Umuda Giden Yol

Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin bahçesindeydim. Ne yazık ki boş oturmayı sevmeyen babam, evde gereksiz bir tadilat işiyle uğraşırken düşüp sağ kolunu kırmıştı. Acılar içinde kıvranan babamı apar topar buraya getirmiş ve acildeki doktorlara emanet etmiştim. Ben de onu beklerken uzun zamandır okumayı planladığım bir kitaba odaklanmaya çabalıyordum. Ancak hem sıcak, hem insanlar, hem de kafamdaki bin bir türlü düşünce buna pek olanak sağlamıyordu. Bir süre sonra kitabı yarım yamalak okuyarak harcamamak için kapatmak zorunda kaldım.

Bunların hepsi harika hikâyelere konu olabilecek insanlar olsa da, bir yeraltı edebiyatı yazarı olmak istiyorsam daha sıra dışı ve depresif bir hedef seçmeliydim. Böyle bir hedefi bulmam da çok uzun sürmedi. Tüm hastaneye odaklanmış olan zihnim, az kalsın burnumun dibindeki muazzam hedefi gözden kaçıracaktı.

Kavurucu güneş olmasına rağmen her tarafı sökül ve yırtık pis bir kazak ile tozdan ve kirden gri renge dönüşmüş, kalın, beyaz pantolon giymiş, yalınayak bir adamdı. Kaba ve hilal şeklinde kesilmiş bıyıklarının altında derin izler taşıyan ve günlerdir tıraş olmadığı belli olan bir suratı vardı. Bu adamın sokaklarda yaşayan bir kötü kader sahibi olduğunu anlamak için çok da düşünmeye gerek yoktu. Hastanenin bahçesinde hayatını sürdürmeye çalışan onlarca insandan onu ayıran ve ilgimi çeken bir an olsun bozulmayan yüzündeki mutlu ifadesiydi. Hiç durmadan sırıtıyor, üzerine giydiği, ona en azından üç beden büyük gelen şişme yeleği eliyle düzeltip, ayna niyetine kullandığı binanın pencerelerinin önünde podyumdaymışçasına dimdik ileri geri yürüyor ve kendi kendine konuşuyordu.

Onu izlerken zihin motorlarım kontrolden çıktı ve yanmaya başladı. Bu hisse bayılıyordum, sürekli bu hissi arıyordum. Sanki dünya dev bir Dostoyevski romanına dönüşüyordu. Tüm algılarım beynime sözcükler olarak işleniyordu. Nietzsche’nin doğum sancıları da böyle olmalıydı. Bu adamı mutlaka tanıyıp yazmalıydım.

Yazarlığın yanında reklamcı da olan birine göre sıradan insanlarla tanışmak ve sohbet etmek çok kolay olsa da sokaklarda yaşayan ve akli dengesi bozuk bir adamla nasıl tanışacağım konusunda aklıma hiçbir fikir gelmiyordu. Ayrıca tüm dünyayı kırıp geçiren salgın hastalığı da hesaba katmalı ve adamla uzaktan uzağa konuşmalıydım. Amacım basitti; adamla kısa ve samimi bir sohbet ile yeni bir hikâyede işime yarayacak bilgileri sezdirmeden çekip almak. Adama yazar olduğumu söylemek istemiyordum. Bu onda ünlü olma hayaliyle yalan uydurmaya sebep olabilirdi. Ben sadece babasını hastaneye getirmiş işsiz bir reklamcıydım.

Biraz düşündükten sonra planım hazırdı. Hastanenin bahçesinde yaşayan evsiz birisi en çok neye ihtiyaç duyabilirdi? Yemeğini ve suyunu hastaneden tedarik edebileceğine göre geriye tek bir ihtiyaç kalıyordu: Sigara! Adama sigara ikram ederek sohbet başlatmak fikri akla yatkındı, fakat gidip büfeden sigara satın almalıydım.

Aceleyle hastanenin hemen girişindeki büfeden en ucuzundan bir paket sigara satın aldım. Bu markadaki sigaraların, sigaradan çok filtresiz fabrika bacasına benzediğimi bilsem de para aşkım beni buna itmişti.

Planımın tuzak kurma aşamasındaydım. Salgın dolayısıyla taktığım maskemi çıkartarak bir sigara yaktım ve içime çekmeden, adama doğru üfleyerek, keyifle içmeye başladım. Filtresiz fabrika bacasını içime çekmeden içmeme rağmen tüm bedenimi saldığı zehir ile allak bullak etmesine karşı koyamıyordum. Bedenim sarsılmaya ve titremeye başladı. Acilen öksürüp bu zehri bedenimden atmalıydım. Tam öksüreceğim esnada zihnim bana sormadan frene bastı. Salgın hastalık etrafta dolaşırken, şiddetli öksürmem benim de enfekte olduğumun düşünmesine sebep olabilirdi. Bu da İzmir’in en tehlikeli ve gergin bölgesinde linç edilmemi sağlayabilirdi. İrademin sınırlarını zorlayarak, içimde patlamaya can atan volkanı bastırmaya çabaladım. Sıcağın da bir yandan işkence etmesiyle tüm bedenim kaskatı kesildi. Zihnim tam transa girmişti ki birden bir ses duydum. Birisi az yakınımda, “İyi misin, yeğenim?” diye soruyordu.

Daha fazla dayanamadım ve bombayı patlattım. Bir an tüm iç organlarımı ağzımdan fışkırtacağım korkusuna kapılsam da şiddetli birkaç öksürüğün ardından, hafif boğaz yanması haricinde, kendime gelmiştim. Yavaş yavaş gözlerimi açtım. Karşımda ellerindeki tırpanlar, baltalar, sopalar, meşaleler ve bunlara benzer ilkel aletlerle cadı avına çıkmış insanları beklerken, sadece uzaktan bana bakan hedefimi ve ayaklarına sürtünen kocaman bir sokak köpeğini gördüm. Planıma uygun ilerlemese de avıma yakınlaşmayı başarmıştım. Bana bakıp sararmış ve eksik dişlerini göstere göstere gülüyordu. Koskoca geleceğin John Fante’si paketi on beş lira olan bir paket sigara yüzünden küçük düşmüş, aşağılanmıştı. Fakat tüm bunların edebiyata iz bırakma yolunda yapılan ufak fedakârlıklar olduğu düşüncesi baskın geldi ve olayı sineye çektim. Hatta duyguları bir kenara bırakıp saf ve hafiften yarım akıllı delikanlıyı oynamak, samimiyet anlamında daha fazla işime yarayacaktı.

Yalancı gülümsemem ile adama karşılık verdim. “Bunlar da zehir gibiymiş. İçer misin?” diyerek sohbeti başlattım ve paketten bir sigara uzattım. Hemen sigarayı aldı ve üç dört adım öteme kaçarak cebinden çıkarttığı kırık bir çakmak ile yaktı. “Sağ olasın, yeğenim!” dedi ve sigaradan güçlü bir nefes çekerek ciğerlerini iyice kirletti.

Uzun süre o sigarasını içti, ben de sessizce onu izledim. Ortada doğmaya can atan bir sohbet sancıları vardı, ama iki taraf da ilk adımı atmıyordu. Neyse ki adam dayanamadı ve ‘’Hayırdır? Neden düştün buraya?” sorusuyla sohbetin kapılarını sonuna kadar açtı.

“Babamı getirdim. Kolunu kırmış. Şimdi acilde” diye cevapladım. Cevabımı dinledikten sonra uzun uzun uzaklara bakarak daldı. Sanki söylediklerime çare ararmış gibi bir hali vardı. Bu kadar ölçüp biçtikten sonra ağzından sadece “Olur öyle. Çok geçmiş olsun. Çok da takmamak gerek” sözleri çıktı. Açıkçası ondan daha bilgece sözler bekliyordum. Hafiften sokaklarda yaşayan bilge filozof havası vardı ama beni fazlasıyla yanılttı. Belki de yanlış hedef seçmiştim. Bu adam bas baya düz birisiydi!

Yine de bir yola girdiysem, sonuna kadar ilerlemeliydim. Mantığım da bu adamdan kaliteli konu çıkmayacağının sinyallerini gönderse de duygularım sohbeti devam etme kararı aldı. “Sen neden buradasın, dayı?” sorusuyla uzun ve sıkıcı bir yola girdiğimi hissediyordum.
Adam bana baktı ve kahkaha atmaya başladı. “Buraya gelmişken gözlerine de baktır. Burada yaşıyorum. Görmüyor musun?” dedi ve eliyle sigara paketini gösterdi.

Bir sigara daha ikram ettim. Sigarasını yakarken ağzından sihirli kelimeler dökülmeye başladı:
“Ben de bir zamanlar doktor olmak istiyordum!”

İşte bunu söylemesini beklemiyordum. Ona karşı kaybettiğim ilgim tekrar alevlendi. Şaşırmıştım! Safça boydan boya adamı süzdüm. Ne yalan söyleyeyim; bu yaptığım rol icabı değil, tamamıyla içgüdüsel bir hareketti. Yaptığımdan rahatsız olacak ki kafasını başka yöne çevirdi ve bir süre sigarasını uzaklara bakarak içti. Bir an olsun kendimi, herkesin sıkıldığı sanatsal Türk filmlerinde hissetsem de adam sessizliği bozarak buna son verdi:

“Bakma öyle aval aval! Bir çay ısmarla da harareti alsın!” dedikten sonra saçma bir kahkaha atarak tüm ciddiyeti mahvetti. Ama hem isteği hem de kahkaha sayesinde aramızdaki samimiyetin tamamen kurulduğuna ve artık istediğim bilgileri elde edebileceğime emindim. Koşarak çay almaya gidiyorum ki arkamdan seslendi:

“Birde yanında yemeye bisküvi filan al!”

Adamın derdi bitmiyordu. Neyse ki uzun zamandır yeni hikâye yazmamıştım ve ona ihtiyacım vardı. Bu sebeple sessizce ne isterse almalı, gerekirse tüm harçlığımı adama yedirmeliydim. Edebiyat tüm fedakârlıklara değerdi!

Ona çay ve bisküvi, kendime de kahve alarak eski yerime geri döndüm. Ben gelene kadar yeni dostlar edinmiş olsa da beni görür görmez, yanındakileri kovarak, yanıma geldi ve ona aldıklarımı elimden kaptı. Babam her an hastaneden taburcu olabilirdi; bundan dolayı boş sohbetleri bırakarak acilen istediğim bilgileri elde etmeliydim. İlk önemli sorumu sordum:
“Neden doktor olmadın?”

Bu soruya hazırlıklıymışçasına, “Hayallerime kavuşmak bana haram da ondan!” diyerek aniden cevapladı. Böyle bir cevabı veren adam kesinlikle yazılmayı hak ediyordu. Adamı bekletmeden “Neden öyle dedin?” sorusunu yönelttim.

Kolumdaki saati göstererek, “Uzun hikâye. Vaktin var mı?” dedi. Bu soruyla beraber gözlerim parlamaya başladı. Yeni ve kaliteli bir hikâye konusu kokuyordu. Konuşmadan kafamı olumlu anlamda salladım. İşaret ve orta parmağını ağzına götürerek sigara istediğini gösterdi. Bu sefer tek sigarayla uğraşmadan tüm paketi verip mahcup olmasın diye zaten beni öksürttüğünü söyledim. Teşekkür bile etmeden paketi heyecanla açtı ve bir tane yaktı. Kocaman bir dumanı havaya üfleyerek sonunda beklediğim hikâyeyi anlatmaya başladı:

“İster şanssızlık, ister kötü kader, ister tesadüf, isterse abartı de! Bu anlattıklarımı yaşadıktan sonra insanların ne dediğini umursamıyorum.

Fakir bir ailede doğdum. Ne yazık ki biz bahtsızlar, her zaman doğmadan hayatın yükünü çekmeye başlarız. İnşaatlarda amelelik yapan bir babam, fabrikalarda çalışan bir anam ve benden beş yaş büyük serseri bir abim vardı.” Cümlesini bitirir bitirmez gözleri doldu ve yeni bir sigara yakarak konuşmasını daha içten bir sesle sürdürdü:

“Vardı diyorum, çünkü hepsi öldü. Neyse fakir bir ailede kıt kanaat geçiniyorduk. Babamın en büyük çabası benim okumamdı. Sadece benim diyorum. Abim olacak adam serserinin ve hayırsızın önde gideniydi. Babam tüm kurtuluş yolunu bende görüyor, sürekli beni daha fazla derse teşvik ediyordu. İşte hayattan yediğim ilk tokat da bu dönemde oldu.

Herkesin bisikleti olduğu dönemde benim yoktu. Bu da beni çok üzüyor, geceleri sürekli ağlamama sebep oluyordu. Bu konuyu korka korka babama anlattım. Paramız olmadığından bana kızmasını, hatta beni dövmesini bekliyordum. Ama canım babam tam tersi gülümseyerek bu durumu anlayışla karşıladı. Eğer sene sonunda tüm derslerimden yüksek not alırsam, en pahalısından alacaktı. Ben de kendimi daha fazla derslere verdim ve değil yüksek not getirmek, okul birincisi oldum.

O aralar tüm dünyam bisiklet sahibi olmaktı. Bu duyguyu anlatamam. Zaten anlatsam da anlayamazsın. Neyse, karneyi aldığım gün uçarak eve gittim; daha doğrusu mutluluğa kavuşmaya. Fakat evdeki manzara mutluluktan çok uzaktaydı!

Babam inşaatta, beşinci kattan düşmüş. Ölmemiş ama sigortası olmadığından ölüme terk edilmiş! Evde öylece baygın yatıyordu. Ona son kez sarıldım ve başında ağladım. Sonra da gözlerimizin önünde ruhunu teslim etti.”

Bunları dinlerken kanım çekilmişti. İtiraf etmek gerekirse rahat ve huzurlu bir çocukluk geçirmiştim; bu sebeple adamı tam olarak anlamam ve yüksek derecede empati kurmam mümkün değildi. Buna rağmen duyduklarım zihnime bıçak kesikleri atıyordu. Hikâye sandığımdan da harika gidiyordu. Dinlemeye devam ettim:

“Sigortasız olması yüzünden ölmekten başka çare sunulmayan babamın o hâli günlerce, hatta haftalarca durmadan kâbusum oldum. Halen daha bazen olur. Neyse…

O zamanlar kararımı vermiştim. Parası, sigortası olmayanlara da şifa dağıtacak bir doktor olacaktım! Yemeden, içmeden, uykudan kesildim; saatlerce, günlerce durmadan ders çalışıyordum. Gerçi yemekten, içmeden ve uykudan kesilmemin bir anlamı yoktu. Babamın ölümünden sonra evin tüm yükü anneme kalmıştı. Zavallı kadının eline üç kuruş para bile geçmiyordu. Geçene de hayırsız abim el koyuyor ve kahvehanede kumar oynayarak sürekli kaybediyordu. Parasızlıktan ve yemeksizlikten günlerce çöpten milletin artıklarını yediğimi hatırlarım. Zor günlerdi…

Çöplerden bulduğum kâğıtlara yaza yaza liseye kadar geldim. İçine kapanık, derslerden başka dersi olmayan bir çocuktum; ama liseye geçmemle beraber gözlerim sonuna kadar açıldı. Hayatı, renkleri ve özellikle de karşı cinsi görme isteğiyle doldum. Görmek, tanımak, hissetmek, yaşamak…
Derslerimi ihmal etmeden ve olmayan paramın elverdiği ölçüde gezmeye ve eğlenmeye başladım. Kısacık hayatımda ilk defa keyif aldığımı hissediyordum. Tam da o sıralarda sokağımıza benimle aynı yaşlarda kızı olan bir aile taşındı. Bu hadiseyle beraber taşınmalarına yardım etmek amacıyla evlerine gittiğimde, aşkın da tuzağına ilk defa düşmüş oldum.

Sarı saçları, mavi gözleri ve beyaz teniyle ne kadar da güzeldi! Tek ben değil, tüm mahalle ona âşık olmuştu! Peşine takılanlar mı, arabasıyla evinin önünde dolananlar mı, onun uğruna karısını boşayacağını söyleyenler mi ararsın? Her çeşit insan aşkından kendini kaybetmişti. Ama o kimseye yüz vermezdi. Onun yüzünden kaç kişi canına kıydı, uyuşturucuya başladı veya kendini jiletledi tahmin bile edemezsin!

Bana soracak olursan, onun uğruna hiçbir şey yapamadım. Aşkından deli divane olsam da öyle uzaktan uzağa kendi ateşimde kavruldum. Nasıl ve hangi yüzle yapabilirdim ki? Cepte yok, üstte başta yok! Yine de ürkek ve aşk dolu bakışlarımla tüm içimdekileri gösteriyordum. O da bunun farkındaydı ama bana iğrenerek ve alayla bakıyordu. Yine de mutluydum. Seviyordum!
Aylar geçti, kendi ateşim yüzünden yanıp kül oldum. Aylarca bir kere olsun yüzüme bakmadı, yağmurlu bir sonbahar gününe kadar. Okuldan çıkıp eve dönüyordum ki birinin bana seslendiğini duydum. Başta sesi tanıyamasam da arka döndüğüm zaman ıslak elbiseleri ve tüm güzelliği ile onu gördüm. Ne kadar heyecanlandıysam artık dilim tutuldu ve konuşma kabiliyetimi kaybettim. Benim şemsiyem vardı, onun yoktu. Hiçbir söz söylemeden koluma girdi ve eski şemsiyemin altında sessizce sokağımıza doğru yürümeye başladık.

Tüm yol hiç konuşmadık. Sokağımıza vardığımızda koynundan ıslanmış bir mektup çıkartıp verdi ve gizlice yanağımdan öperek yanımdan uzaklaştı.”

Adam çok fazla duygulanmıştı. Peş peşe iki tane sigara yaktı. Ben de boş durmayarak onun çayını ve kendi kahvemi yeniledim. Geldiğim zaman anlatmaya hazırdı. Çayından bir yudum aldı ve kaldığı yere geri döndü:

“Mutluluk, heyecan, merak… Yaşadığım duyguyu sana tarif edemem. Etsem de anlayacağını sanmıyorum. Eve girer girmez, hafif ıslanmış elbiselerimi daha değiştirmeden, mektubu okudum. Islanması yüzünden ellerimde dağılan mektup, bana tekrar hayat ve ruh bahşedecek kadar kuvvetliydi! O da bana âşıkmış! Ama babasından korktuğu için gizlemiş! Mektubu defalarca kez okudum. Adeta okumuyor da yaşıyordum! Sabaha kadar onlarca kâğıt israf ederek cevap yazdım. O güne kadar böyle bir tecrübe edinmemiştim. Aşk ve sevgi konusunda fazla cahil ve toydum. Fakat insan sevince ve yüreğinden geçenleri yazınca, en baba aşk şairine bile taş çıkartıyor. Öyle bir aşk mektubu yazmıştım ki okuyanın gözünden yaşları sel olup akıtacak tesirdeydi. Böyle okula gitmeden ona mektubumu vererek hayatımda yeni bir sayfa açtım!

Aylarca hiç buluşmadan sadece mektuplaştık. Ne yazık ki babasından çok korkuyordu, bu da buluşmamızı olanaksız hale getiriyordu. Açıkçası benim de bu durum işime gelmiyor değildi. Cebimde ekmek alacak param dahi yoktu. Hal böyle olunca, bu kadar güzel bir kızla buluşsak bile nereye gidebilirdik?

Elini tutamadan, gözlerine bakamadan, sesini duyamadan ve kokusunu içime çekemeden aşkını iliklerimi kadar yaşıyordum. Tek avuntum, elbet bir gün buluşacak olmamızdı. Her mektupta o günden bahsediyor, sürekli farklı planlar yapıyorduk. Ne okul, ne de ev… Sadece alımda o ve buluşacağımız gün vardı! Ta ki soğuk bir gece yarısı evimizin kapısı sert ve hızlıca yumruklanana kadar…

Gecenin bu saatinde evimize gelenler iki tane sivil kıyafetli ve sert bakışlı polisti. Abimi almaya gelmişlerdi. Başta kavgaya karışmış veya karanlık yollardan para kazanmaya çalışmış sandım. Ne yazık ki iki de değilmiş. Ne yazık ki diyorum çünkü öyle bir halt yemiş ki benim canıma kıysa daha iyiydi!

Nasıl söylesem, anlatsam bilmiyorum. Şu an bile dilim varmıyor, aklıma geldikçe kusacak, bayılacak gibi oluyorum!”

Adam gerçekten de bir an sendeledi ve yere çöktü. Ona destek olacaktım ama salgın hastalıktan korkuyordum. Zaten İzmir’in en önemli devlet hastanesinin bahçesindeydi. Ufak bir yardım çağrısı ile yüzlerce sağlık personeli başımıza toplanabilirdi.

Adam çöktüğü yerde düşüncelere daldı. Acaba ne olmuştu? Merakım zihnimi kemiriyordu. Neyse ki kısa sürede adam kendini toparladı ve devam etti:

“İnsan bedeni bir defa ölür. Peki ya ruhu? Bunun cevabını sana asla veremem. Çünkü babamın ölümüyle ilk kez ölen ruhum, abimin suçunu öğrenmem ile ikinci kez, bu sefer daha fazla acı çekerek ölmüştü! Abim, aynı anne ve babadan olan kanım, aşkından öldüğüm kızı hamile bırakmıştı! Kız reşit olmadığından da hapse girecekti. Ama bana en büyük darbeyi indiren, kızın bana attığı tüm mektupların ve bana hislerinin yalan, daha doğrusu yakalanma riskine karşı abimin beni harcamak amacıyla kurmuş olduğu bir tuzak olmasıydı. Kendi öz abim, sevdiğim kızla rahat beraber olabilmek için beni hapislerde süründürmeye hazırmış! İşte hayat bu kadar vicdansız bir yer!

Bu olaydan sonra, abim on sene hüküm yedi. Ben de okulu bırakmak zorunda kaldım. Çünkü beynim artık yerinde değildi. Tek yaptığım sabahlara kadar durmadan ağlamaktı. Annem de bazen bana eşlik ediyordu. Gözleri yaşları kadın, önce kocasının ölümü, sonra da oğlunun böyle biri çıkmasıyla iyice çökmüş, işi gücü bırakmıştı. Evimize kuru ekmek girmez olmuştu. Şanslıydık ki açlığa alışkındık.

Bir gece kâbusumda ne gördüm, nasıl gördüm hatırlamıyorum ama bir gece terler içinde uyandım ve odamdaki ufak aynamı bir yumrukta parçalayarak bileklerimi kestim. Ama şanssızdım! Annem gürültüye uyanmış ve dertler ile açlıktan küçücük kalmış kadın, analık kuvvetiyle beni kucaklayarak hastaneye yetiştirmişti.

Haftalarca hastanede ve aylarca da tımarhanede yattım. Kısmetim vardı ki beni tedavi eden doktor tüm masraflarımı karşılamıştı. Onun da yardımseverliği ve annemin benim yaşamam uğruna yaptığı fedakârlıklar ile tekrar hayata bağlandım.

Tımarhaneden taburcu olur olmaz bir bakkalda çıkarak olarak iş buldum ve liseyi açıktan okumaya karar verdim. Hem anneme bakacak hem de doktor olacaktım. Annem ile çalışıp ne olursa olsun hayatta kalacaktık. Ben doktor olduktan sonra da rahat bir dünyaya sahip olacaktık.
Annemden aldığım güç ile yıllarca kendimi dünyaya kapattım. Gözüm sadece işimi ve derslerimi görüyordu. Bunun sonucunda da kimseye el açmadan, kendi yağımızda kavrulduk ve yüksek azmim sayesinde yaşadığım şehirdeki bir üniversitede tıbbı kazandım. Kazandığımı açıklayan mektup eve geldiği gün, sevincimden sokağında ortasında göbek attım!

Üniversite yıllarım, irademin sonuna kadar sınandığı zamanlardı. Açlık, yorgunluk, parasızlık ve sayısız dert daha… Okulum çok ağırdı, bu da düzenli bir işte çalışmamı engelliyordu. Annem de iyice çökmüş ve yaşlanmıştı; yavaştan evin tüm sorumluluğunu alma zamanım geliyordu. Tüm günüm okulda, geceleri de sağda solda bulduğum bekçilik veya bulaşıkçılık işleriyle geçiyordu. Buna rağmen elime geçen para ile okul masraflarımın yarısını bile karşılayamıyordum. Borçla, arkadaşlarıma yalvararak el açmalarımla okulu sürdürmeye çabalıyordum. Tüm zorluklar beni daha çok kamçılıyordu. Aç yattığım gecelerde derslerimi daha iyi öğreniyordum. Çünkü biliyordum ki her bilgi kırıntısı benim hayatımı kurtaracak değerli hazinenin parçasıydı.

Hikâyemi buradan sonra mutlu anılarla devam ettirmeyi çok isterdim. Ama hem hâlimi görüyorsun hem de kaderle aramın pekiyi olmadığını çoktan anlamışsındır!

Doktorluk rüyamdan uyanmak zorunda kaldığımda mezun olmama son bir yıl kalmıştı. Bir sabah, daha güneş doğmadan, eve iki polis ve bir tabut geldi. Tahmin edeceğin üzere tabutta abim vardı. Çıkmasına az bir süre kala içeride rahat durmamış ve bir gece uyurken defalarca kez şişlenmişti.
Abimin ölmesi umurumda değildi. Ben onu zaten kafamda öldürmüştüm. Bu dünyada önemli olan tek insan annemdi. O da haberi duyar duymaz kollarıma yığıldı.

Önce ilk müdahaleyi ben yaptım, sonra da hemen acile götürdüm. Kalbi bu habere dayanamamıştı. Abim yaşamayı hak etmeyen berbat biri olsa da ana yüreği işte…

Annem, kalp krizini sağ olarak atlatmıştı atlatmasına ama bu kriz beynine, daha doğrusu beyin sapına zarar vermişti. Kalan hayatını boynundan aşağısı tutmayan bir felçli olarak geçirecekti. Bu da demek oluyordu ki hayatı boyunca tam bakıma ve daima ilaca ihtiyacı olacaktı.

Önüme iki seçenek koyuldu; ya hayallerimi seçip, tüm ömrünü bana adamış olan annemi yüz üstü bırakacaktım ya da sadece annemle ilgilenip, kalan hayatımı tamamen feda edecektim.
Tahmin edeceğin üzere annemi tercih ettim ve okulu bırakıp bir fabrikada gece bekçiliği yapmaya başladım.”

Anlattıklarını zihnimde canlandırmaya uğraştıkça sanki eski bir Türk filmi izliyordum. Böyle bir hayat ve bu kadar talihsizlik ancak izleyiciyi ağlatmak amacıyla yazılmış bir filmde mümkün olabilirdi. Her konuda yorum yapabilen, herkes tarafından çok çalışıyor olarak övülen çenem sonunda çaresizce kapanmıştı. Bu konu benim düşüncemin ve hayal dünyamın sınırlarının çok ötesindeydi.

Buraya kadar anlattıkları sıradan bir insanın defalarca kez canına kıymasına sebep olabilecekken, adam halen daha hikâyeyi sürdürüyordu. Tüm duygularım zihnime sormadan adama kilitlendi:
“Söz konusu annem olunca para nerede, ben de oradaydım. Ama sakın yanlış anlama, asla karanlık yollara sapmadım. Ben daha çok kas gücü gerektiren ufak tefek işlerle ilgilendim. Bazen inşaatlarda kum çektim, bazen hamallık yaptım, bazen garson oldum. Her zaman hayatta kalmanın yolunu buldum. Çünkü ben ölürsem, annem de ölecekti.

Hiç hesapta yokken bir gün çok uzaktan akrabalarımız misafirliğe geldi. Benim yaşlarımda kızları da onlarla beraberdi. Sıradan insanlardı. Kız da hiç ilgimi çekmedi. Zaten sadece hayatta kalmak uğruna yaşıyordum.

Sonraki günler, o akrabalarımız bize sık sık oturmaya gelmeye başladı. Özellikle kızları haftada en az üç defa yemek yapıp getiriyordu. Bunları sadece iyilik amacıyla yaptığını sanıyordum. Annemin son arzu olarak, benim mürüvvetimi görmek ve torun sahibi olmak istemesiyle tüm bunların ne anlama geldiğini anladım; kısa zamanda da bana düşeni yaptım.

Kısa zamanda annemden mutlusu yoktu. Çünkü artık evde gelini vardı. Ben de evlilik çatısının altına girmiştim. Sıradan bir kadın olsa da hem saygısıyla hem de hamaratlığı, karıma hayran olmam için yeterliydi. Hafif tombul, kısa boylu, ilkokul mezunu, verilen bir işe asla etmeyen ve yorulmak nedir bilmeyen biriydi.

Evliliğimizin yedinci ayında hem iyi hem de kötü haber aldık. İyi haber karım hamileydi, kötü haber ise annemin günleri sayılıydı. Yakın zamanda hayat birini alıp yenisi verecekti. Bu duruma ne sevinebiliyor, ne de üzülebiliyordum.

Ne yazık ki doğuma kısa süre kala annemi ellerimle toprağa gömdüm. Açıkçası ölümü beni şaşırtmadı ve çok aşırı üzmedi. Aylardır bunu bekliyorduk. Ayrıca yaşadığı her gün anneme ıstırap veriyordu. Bir anlamda bu acılı hayattan kendini kurtardı. Ama yine de torununu görmesini çok isterdim. Saçma olsa da belki de onu hayata döndürebilirdi.

Annemi kaybetmemle tüm hayatımın merkezi karım ve karnındaki umudumuz oldu. Çocuğumuzun cinsiyeti erkekti ve ona babamın adını koymayı planlıyordum. Bu da beni çok heyecanlandırıyordu. Düşünsene, babam torununun bedeninde tekrar hayat bulacaktı! Kanım yavaş yavaş kaynıyor, hayata daha sağlam sarılmak istiyordum!

Mutluluk nedir? Ona nasıl sahip olabiliriz? Anlık mıdır, planlayarak mı elde edilir? Bu sorulara asla cevap veremeyeceğim. Bana o şans verilmedi!

Anladığın üzere karımı ve oğlumu da kaybettim. Doğum esnasında çocuğun kordon bağı boğazına dolanmış. Sezaryen ile bebek kurtarılmaya çalışılırken, her şey yanlış gitmiş ve hem karım hem de oğlum masada kalmış.

Doktor acı haberi verdiği zaman nedense hiç tepki vermedim, içimden gelmedi. Duygusuz ve ruhsuz bir canavara dönüşmüştüm. Sessizce hastaneden çıktım.

Bahçede hava günlük güneşlikti. Herkes eşi, annesi, babası, kardeşi, çocuğu ve sevdikleri ile umuda giden yolu arıyordu. İnsanların yüzlerinde tüm duyguları gözlemlemek ve onlarla beraber yaşamak mümkündü. İnsanlar halen daha masumdu, herkesi duyguları ve hayat amaçları vardı; en önemlisi de sevdikleri insanlara sahiptiler. Ben ise tüm bunları yitirmiştim. Yalnız, duygusuz ve amaçsızdım. Ama şu vardı ki insanları, hayatı ve umudu böyle uzaktan izlemek hoşuma gitmişti. Dert ve tasa yoktu. Dünyaya karışmadan ve müdahale etmeden sadece uzaktan izliyordum.
Böyle hayatta nasıl var olacağımı buldum ve buraya, hastane bahçesine yerleştim. Yıllardır da buradayım. Şunu anladım ki hayat, ona karışmadan daha güzelmiş! Ben de gerçek mutluluğu böyle buldum!”

Hikâyenin bitmesiyle gözlerim patlayacak kadar doldu. Kendimi gerçekten zor tutuyordum. Kafamda bir sürü soru birikmişti, ama şu an sormanın sırası değildi. Hikâye bedenime zehir salgılayarak beni uyuşturmuştu. Adam da kendinden geçmişti. Şoku atlatmak için çay ve kahve almaya gittim.

Koşar adımlarla gittim, geldim. Ama ben geldiğimde adam yoktu. Lavaboya gitmiş olmalıydı. Yine de emin olmam gerekiyordu; onu kaybedemezdim. Az ileride işiyle meşgul olan yaşlı bir temizlik personeli görüp adamı sormaya yanına gittim.

Yaşlı personel, sorumla beraber tüm boyumu baştan ayaklara kadar süzdü, ölçtü ve biçti; sonra da sessizce işine devam ederek, “Ne yapacaksın o deliyi?” diye sordu.

Bu kadar çok hayatın tokadını yemiş biri hakkında deli diye bahsetmesi hoşuma gitmese de hikâyenin etkisiyle oldukça duygusal hâldeydim ve bu halde tartışamazdım. Kibarca bana hayat hikâyesini anlattığını ve sorularım olduğunu açıkladım. Adamı tanıdığına göre hikâyeyi de kesinlikle biliyor olmalıydı.

Temizlik personeli gülmeye başladı ve yüzüme alayla bakarak, “Seni de mi kandırdı?” diye sordu.
Kandırmak mı? Neler oluyordu? Tüm bu hikâye yalan olamazdı! Kimse beni kandıramazdı! Buna rağmen anında zihnime şüphe tohumları ekildi. “Neden bahsediyorsun?” diyebildim.
Temizlik personeli fazlasıyla keyiflenmişti. Ne yazık ki gerçeği anlatmaya başladı:

“Bu manyak, işsiz güçsüzün teki! Yıllar önce neyi var neyi yoksa kumarda kaybetmiş. Sonra da sözde insanları gözlemleyip kitap yazacağım ve zengin olacağım diye burayı masken edindi. Tabii ki kitap yazacağından değil! Burada bedava yemek yiyor, yatıyor, ısınıyor ve yaşıyor. En önemlisi de senin gibi insanları bulup yaşam hikâyem diye palavralar anlatıp onlara tost, çay, sigara filan ısmarlatıyor. Bir gün mühendis oluyor, başka gün öğretmen, vali, futbolcu, müzisyen… Ama adamda kafa var. Her zaman farklı uydurmalarla bu numarayı yediriyor!”

Demek gerçekten de kandırılmıştım. Kandırılmaktan öte yazacağım bu güzel hikâyenin başka bir yazar tarafından ayaküstü yazılıp bana satılması üzücüydü. Ayrıca kumar sevdası ve kitap yazıp zengin olma hayali, bana hiç de yabancı gelen düşünceler değildi. Belki de geleceğimi görmüştüm. Fakat ne yaparsam yapayım ben böyle olmayacaktım! Umarım…