Metres

METRES

      

Saati, yelkovanın ve akrebin üst üste gelmesiyle anlık ama güçlü bir şekilde çaldı. Masasının üzerinde birbiriyle kavuşturduğu kollarının üstüne kafasını koyduğu için kulağının dibinde çalan bu ses irkilmesine sebep olmuş, onu daldığı düşüncelerden uyandırmıştı. Kafasını ağır ağır kaldırıp önce saatine, sonra da etrafına baktı. Yaklaşık dört saattir adını bilmediği bir barda sulandırılmış içkilerle zaman öldürüyordu.

Düşüncelere dalmasından önce mekân boştu, şimdi ise neredeyse tüm masalar dolmuştu. Kendisine en yakın olan sağındaki masada yalnız bir kadın oturuyordu. Kadına göz ucuyla baktı. Saçlarını sarıya boyamış, renkli gözlü, ağır dekolte ve kısacık etekten oluşan bir elbise giymiş sıradan biriydi. Bardaki tüm erkekleri kendisine hayran bırakabilecek çekicilikteki bu kadın, onun hiç ilgisini çekmiyordu. Fakat kendisi kadının ilgisini çekmiş olacak ki, kadın ona doğru bakmaya başladı. Ne de olsa yakışıklı bir erkekti. Uzun bir boya, altın tonuna yakın buğday renginde tene, geniş omuzlara, düz bir karına, kemikli bir çeneye, kahverengi gözlere ve gür, siyah saçlara sahipti. Ayrıca giydiği takım elbisesi de üzerine tam oturmuştu. Sadece bu kadına değil, bardaki hatta şehirdeki tüm kadınlara sahip olabilecek erkeksiliğe ve güce sahipti. Muhteşem görüntüsünün yanında dolu bir cüzdanı ve mesleği olan avukatlığın sayesinde de laf yapan bir ağza da sahipti. İstediği kadını, istediği an elde edebilirdi. Ama hiçbirini istemiyordu. Bu yaşına kadar da istememişti.

Eşcinsel değildi, erkeklik organında ve hormonlarında da bir sorun yoktu. Hatta evli ve bir çocuk babasıydı. Şehrin en güzel kadınlarından biriyle evlenmişti. Herkesin kıskandığı ve beğendiği bir eşe sahipti. Kendisinden başka herkesin… Maalesef ki karısına âşık olamıyor, onu eş olarak sevemiyordu. Evlendiği ilk günden beri bunu karısına göstermemek için çabalıyordu. Evliliğinin amacı sadece dikkat çekmemekti. Sürekli maskelerin altında yaşıyordu. Karısının gözünde mükemmel bir eş, herkesin gözünde de dünyanın en iyi aile babasıydı. Bugüne kadar kimseye maskelerin altındaki gerçek yüzünü göstermemiş, lafını bile etmemişti. Yıllardır bunu kendi içinde, karanlık kapılar arkasında yaşıyordu. Başka birine âşıktı. Çocukluğundan, ergenliğinden, olgunlaştığı dönemden beri, hayatının tamamında o kişiye âşıktı. Ama bu kimsenin bilmemesi gereken, bilse de anlayamayacağı ve ne tepki vereceklerini kestiremediği bir durumdu. Belki de dünyada böyle bir aşka sahip başka bir insan dahi yoktu. Tüm bunları düşünmek onu bu aşktan soğutmak bir kenara, daha da şevkini kabartıyordu. Bu gece de karısına, sık sık olduğu gibi iş seyahatine gideceğini söyleyip buraya gelmişti. Burada da iyice kafasını boşalttıktan sonra aşkının, yani metresinin yanına gidecekti.

Önünde duran yarım bardak içkisini tek seferde içip masadan kalktı. Artık vakit gelmişti. Metresine kavuşmak için daha fazla bekleyemezdi. Hesabını ödedikten sonra ağır ama kararlı adamlarla, dimdik bir şekilde yürüyerek bardan ayrıldı. Çok fazla içmişti ama kendisini sarhoş hissetmiyordu. Sadece hafif bir baş dönmesi ve dert ile tasayı umursamayan ruh hali vardı, tam da istediği gibi. Tüm dünya gözünden silinmiş, sahip olduğu hayatı unutmuştu. Aklında yalnızca metresi kalmıştı.

Arabasından seyahat için hazırladığı ufak çantasını alarak ilk gördüğü taksiyi çağırdı. Arabanın arkasına iyice kuruldu ve taksicinin de izniyle bir sigara yaktı. Yolculuklardan nefret ederdi, hele ki arabayı kendi kullanmıyorsa. Ama şu anki yolculuk ona çok büyük keyif vermeye başlamıştı. Taksimetrenin her yükselişi yüreğini biraz daha hoplatıyordu. Her yükseliş, tekerleğin her devri, sollanan her araba, durulan her ışık onu metresine biraz daha yaklaştırıyordu.

Yarım saatlik bir yolculuğun ardından, çift katlı ve bahçeli evlerin olduğu, şehrin biraz dışında kalan bir sokağa geldi. Metresi için açtığı ufak ve şirin ev buradaydı. Özellikle bu sokağı seçmişti. Çünkü sahipleri, buradaki evlerini genel olarak yazlık veya kendisi gibi garsoniyer olarak kullanıyordu. Burada dikkat çekmesi imkânsızdı. Şehrin ileri gelen avukatlarından olduğu için her yerde bir tanıdıkla karşılaşıp dikkat çekme olasılığı yüksekti. Ayrıca yakında politikaya atılmayı düşünüyordu. Atacağı her adımı dikkatli bir şekilde seçmesi şarttı.

Evin kapısını sessizce açıp içeri girdi. Evin içerisi çok karanlıktı ve toz kokuyordu. Yaklaşık bir aydır metresiyle görüşmemişti. Ev de son görüşmeden beri, tozlar hariç, bıraktıkları gibiydi. Evin ufak olmasından dolayı ışığı açmaya gerek duymadı. Küçük evde banyo ve yatak odasını bulmak kolay bir işti. Ayrıca alkol aldığı zamanlarda gözleri çok hassaslaşıyor, en ufak ışıkta bile rahatsız oluyordu.

Hemen kendini banyoya attı. Tüm kıyafetlerini bir çırpıda çıkartıp buz gibi suyla duş aldı. Bedeninin her yanını en ufak kirden bile arındırmıştı. Duştan sonra, sabah kesmiş olmasına rağmen tekrar uzayan ve yüzünü pürüzlü yapan sakallarını kesti, kızaran yüzüne en erkeksi tıraş sonrası losyondan sürdü. İlk çıktıkları günden beri nefret ettiği sakallarından kurtulmak onu rahatlatmış, mutlu etmişti.

Sıra saçlarındaydı. Banyonun ufak ve tozlu camında saç kurutma makinesi ile saçlarına şekil verip iyice taradı ve jöle sürdü. Tek bir düzensiz saç teline bile tahammülü yoktu. Dakikalarca bu işlemle uğraştı ama sonunda istediği saç şekline kavuşmuştu. Yurtdışından satın aldığı pahalı parfümünü de sıkmasıyla metresine hazırdı. Bedeni, saçları, yüzü, gözleri, kokusu muazzamdı. Bir kadını şevkten ve aştan bayıltabilecek cazibesine cazibe katmıştı. Yunan tanrılarından bile üstün hissediyordu. Dünyanın en yakışıklı, en karizmatik, en etkileyici, en güçlü erkeğiydi. Kadınını aşktan kudurtacak, kölesi haline getirecekti. Hiç vakit kaybetmeden, lavanta rengindeki bornozunu sırtına geçirip yatak odasına geçti.

Burnunun ucunu göremediği karanlıktaki odayı aylardır kimse kullanmamış olmasına rağmen hoş kokular sarmıştı. Bu kokuları tanıyordu. Kendisinin ve metresinin aşk, hormon ve mutluluklarından oluşan tatlı esansıydı. Dakikalar sonra bu kokular artacak, odanın sıcaklığı tavan yapacaktı. Odadaki ufak, kırmızı ışık yayan gece lambasını yaktı. Ufak bir gardırobun, geniş bir yatağın ve parlak taşlı çerçeveye sahip olan büyük bir boy aynasının dışında odada eşya yoktu. Fakat bu üç eşya ihtişamları ve değerleriyle koca bir eve bedeldi.

Bornozunu sırtından atıp geniş ve rahat yatağa uzandı. Gözlerini kapatıp derin derin nefes almaya başladı. Neredeyse odadaki tüm oksijeni yavaş ama güçlü bir şekilde içine çekip, diyaframını doldurabildiği kadar dolduruyor, o şekilde biraz bekleyip ağır ağır nefes veriyordu. Dakikalarca bu işlemi yaptıktan sonra tüm bedeninin uyuştuğunu ve gevşediğini hissetti. Artık bu dünyada değildi. Tüm dünyevi sahip olduklarını bırakıp farklı bir diyara yol almıştı. Kendini harika hissediyordu. Heyecanı ve şevki de son seviyeye ulaşmıştı. Daha fazla bekleyemezdi. Metresine tüm bedeni ve zihniyle hazırdı!

Ağır bir hareketle ayağa kalktı ve bornozunu tek bir çırpıda bedeninden sıyırıp yere attı. Bedeni adeta hafif ışığı üzerine çekiyor, teni ayın altındaki bir hazine gibi parlıyordu. Mutluydu, hem de çok. Yavaş yavaş aynanın önüne geçti. İşte sonunda metresine kavuşmuştu! Delice, divanece, çılgınca, ölesiye kendisine âşıktı! Şu gözleri, şu boyu, şu şekilli bedeni, saçları, teni, gülüşü, bakışları… Sahip olduğu her şey onu deli ediyor, tüm bedenine elektrik şokları yayıyordu!

Hayatı boyunca kendisine âşıktı ve âşık olmaya devam edecekti. Dünyada hiç kimse gözüne kendisi kadar mükemmel gelmiyordu. Fakat bu sıradan bir kendini beğenmişlik değildi. Tüm mesele doğuştan gelen farklılığında yatıyordu. Çünkü o diğer insanlar gibi değildi. Bedeni aynı anda hem kadın hem de erkek cinsiyetlerine sahipti. Bedeninde her iki cinsiyetin de hormonları ve kıvılcımları dolanıyordu. Tıp dilinde o bir hermafroditti!

Daha küçük yaşlardan itibaren farklı bir çocuk olduğunu anlamış, erkek cinsel organına sahipken adet dönemleri geçirmeye başlamıştı. Başta korkmuş, sonradan ise kimseyle paylaşmadan bu durumla yaşamaya alışmıştı. Yaşı ilerledikten sonra da neler olduğunu anlamak için çok güvendiği bir doktora gitmiş ve erkek cinsel organına sahipken içinde bir kadın rahmi taşıdığını öğrenmişti.

Çocukluğundan beri hiç kimse gözüne güzel ve çekici gelmiyordu. Dünyadaki tek güzel ve kutsal varlık kendisiydi. Farklılığından dolayı kendi kendine büyüleniyordu. Kadın tarafı erkek tarafını, erkek tarafı da kadın tarafını deli gibi arzuluyordu. Gününün büyük bir çoğunluğunu ayna karşısında geçirip kendine bakmayı alışkanlık haline getirmişti. Yanında da daima ufak bir ayna taşıyordu. Sevgilisi, âşık olduğu insan her zaman, her yerde yanındaydı. Onunla bir ömür geçirmek, tüm duyguları beraber yaşamak, aynı anda ölmek… Tüm bunları bilmek aşkını delicesine kabartıyordu.

Gerçek bir kadın hormonlarıyla ve arzularıyla, aynadaki erkek haline doya doya baktı. Tüyleri kabarmış, içindeki kelebekler her tarafında dolaşmaya havalanmıştı. Huylanmasına daha fazla dayanamadı ve kendi bedenine dokunmaya ve okşamaya başladı. İmkânı olsaydı, kendi kendini öpecekti. Fakat sıradan insan yapısı, muhteşem aşkını dilediğince yaşamasına elvermiyordu. Buna aldırmadı. Bakmak ve okşamakta hayli hayli yeterdi. Sevgilisiyle doya doya sevişti. Dünyada milyonlarca mutlu ve âşık çift olmasına rağmen kimse onun kadar mutlu olamazdı. Farklı bir insandı, hem de çok farklı… Fakat bu farklılığı ona gerçek aşkı getirmişti. Sıradan bir insanın asla tadamayacağını düşündüğü gerçek aşkı…