(Ayas Udu)
10.12.2018
Babamın yadigârı olan eski saatime baktım ve saatin sabaha karşı 04.21 olduğunu fark ettim. Tüm İzmir’in uyuduğu bu saatte, ben ne yapıyordum? Her zaman merak ettiğim Bornova Sokağı’ndaki, kapısı olmayan, yer yer dökülmüş kırmızı duvarlı, en az yüz yıllık bir evde; boyu benden en az 30 cm, kilosu en az 25 kg daha fazla olan bir travestinin kahve falına bakıyordum. Sandığınız gibi; cinselliği karısına ‘’kaktırmak’’ olarak gören, en az beş çocuk babası, travesti sever bir kamyon şoförü veya şehrin göbeğindeki gecekondu mahallelerinde takılan, tek övündüğü başarısı lisedeki kimya hocasını dövüp okuldan kovulmak ve tek cinsel deneyimi de kız lisesi çıkışlarında külüstür motorunun önünü kaldırmak olan, travestiler ile hayata adım atan tiplerden de değilim. Sadece yıllardır süregelen uykusuz gecelerimde sıkıntımı bastırması için, kendi bulduğum oyunumun tek oyuncusuyum. O halde şimdi ailesinin koyduğu isim Bedri ama iş icabı kullandığı isim Bedriye olan travesti dostumu bırakıp size oyunumdan bahsetmek isterim:
Aslına bakarsanız, kolay bir oyun. Zaman geçirebileceğim en son arkadaşım da uykuya dalınca yalnızlığımı unutmak, sıkıntıdan kurtulmak ve gündüz cesaret edemediğim aktiviteleri yapmak için gözlerimi kapatıp aklıma ilk gelen fikri gerçekleştiriyorum. Kendime herhangi bir sınır koymadan (polis veya son zamanlarda ortaya çıkan bekçilere dikkat!) sabaha kadar, dilediğimce vakit öldürüyorum. Örnek vermek gerekirse; Buca’daki Mevlana heykeline tırmanmak, Karşıyaka ve Bostanlı sahilleri arasında bulunan ve uzaya giden bir yolu andıran İnsan Hakları Anıtı’nın üzerine bisikletle çıkmaya çalışmak (Genelde ufak tefek yaralanmalara sebep oluyor.), İnciraltı’ndaki müzeye çevrilmiş denizaltının üzerinden denize atlamak gibi. Tabi, bu oyunu oynamak isterseniz, benim gibi bazı niteliklere sahip olmanız gerekir: Öncelikle en önemli niteliğiniz, insomnia veya diğer adıyla uykusuzluk hastalığı olmalı. Ufak yaşlarda geceleri sık sık uyanmamla başlayan ve artık hiç uyuyamamama sebep bu hastalık; bana verilen bir hediye mi, yoksa üzerimdeki bir lanet mi anlamış değilim. Tek bildiğim, hayatımın temelini oluşturduğu… Tüm şehir uyurken ben, kulağa çılgınca gelen fikirlerimi gerçekleştirip ve oyunumu oynayıp, sabah hiçbir şey olmamış gibi sıkıcı reklam ajansıma gidebiliyorum. İnsanlar ‘’Gece rahat uyuyabildin mi?’’ diye sorduklarında gönül rahatlığıyla ve enerjik bir şekilde elimle başparmağımı gösterebiliyorum. Uyku yoksa, sorun da yok. Diğer sahip olmanız gereken nitelikler ise; polisten kaçabilmek için güçlü ve hızlı bacaklar, korkusuz ve her an her şeyi kabullenebilecek bir olgunluk ve son olarak da meraklı bir zihin. Bütün bunları bana yaptıran şey, kitaplarla ve internetle yetinmeyen, o korkunç meraklı zihnim… Şimdi oyunumu öğrendiğinize ve kafanızda yanlış bir şekilde oluşmuş olan imajımı düzelttiğime göre Bedri veya Bedriye’nin (Siz ne derseniz deyin, ben kısaca Bediş diyeceğim) evine dönebiliriz.
Bediş’in baş harfi H, altı harfli, gelecekti kısmeti hakkında yalanlar attığım esnada esnemeye başladığını gördüm. Bana, artık yorulduğunu ve uyumak istediğini, söyledi. Açıkçası, ikinci sınıf bir ev yapı malzemesi şirketine haftalarca uğraşıp yazdığım reklam senaryosundan gelen primin tamamını, benimle sohbet etmesi için, bayıldığım bir travestinin, ‘’Sabaha kadar seni dinlerim, serserim.’’ deyip güneşin doğmasına daha çok varken uyumak istemesi beni kızdırmıştı. Ama fiziksel şartlarımızı düşündüğümde, tek kolu ile beni rahatça haklayabileceğine karar verip uyumasına izin verdim.
Bediş, peruğu ile yüzünü örtüp üçlü koltuğa kıvrıldı ve anında horlamaya başladı. O horlarken ona bakmamaya çalışıyordum. Çünkü üzerini değiştirmeden, iş elbiseleri olan, ağır dekolte askılı, çok dar ve kısa kot etek, jartiyer ve kırmızı topuklu ile uyuyakalmıştı. Benim de oturduğum açıdan bakıldığında eteğinin altı görülüyor, cinsel hayatıma zarar verebilecek güçte kötü bir manzaraya sebep oluyordu. İşbaşı yapmam için daha çok erken olduğundan burada beklemeye karar verdim. Dışarısı çok soğuktu, günlerdir durmadan yağan yağmur devam ediyor ve Karataş’taki evime gitmeye üşeniyordum.
Genel olarak meraklı biri olsam da bu evin içinde ne var ne yok merak etmemiş, gelir gelmez Bediş ile sohbete dalmıştım. Şimdi ise oturduğum odanın ne kadar ilginç ‘’cisim ve eşyalara’’ sahip olduğunu fark ettim. İlk ilgimi çeken, kapının üzerinde asılı olan ‘’Karınca Suresi’’ oldu. Demek ki travesti evi de olsa işletmesine Allah’tan bereket diliyordu. İkinci olarak dikkatimi çeken, duvarda asılan olan ‘’Önünde burayı sadece Hanımeller bisküvilerinin (Türkiye’deki ünlü bir gıda firmasının, çok tüketilen bisküvilerinin ürün ismi.) ambalajının çizili olduğu baksırdı. ‘’Belki de Bediş’in ilk müşterisinin bıraktığı ufak bir armağandır.’’ diye düşünürken hemen yanında asılı olan ‘’çerçevelenmiş 50 lira’’ görünce akıl yürütmemin doğru olduğu kanısına vardım. Odada daha birçok değişik eşya vardı: balondan farkı olmayan ucuz kondomlar, neredeyse hepsi bitik kozmetik ürünleri, fakir olduğundan mı yoksa Retro sevdiği için mi kullandığına karar veremediğim tüplü televizyon, gazeteler, aşk ve erotizm üzerine kitaplar, arkadaşlarıyla çekilmiş (günlük kıyafetleriyle ve makyajsız) fotoğraflar, Müjde Ar filmleri, Kibariye posteri…
Odayı incelemeyi bitirdikten sonra yapacak bir şey bulamayınca, soğuğa ve yağmura aldırmadan, dışarı çıkıp zaman öldürmeye karar verdim. Tam ayağa kalkıyordum ki dış kapı yumruklanıp ‘’Aç ulan kapıyı, orospu!’’ haykırışları gelmeye başladı. Bediş aniden uyanıp ‘’Allahhhh! Haydar geldi! Şimdi boku yedik!’’ dedi. Haydar’ın kim olduğunu ve neden geldiği hiç ilgimi çekmiyordu; sadece bir an önce buradan gitmek istiyordum. ‘’Seni burada görürse, ikimizi de öldürür. İçeride olduğunu sanıyordum; demek ki çıkmış, hayvan. Artık çalışmamı istemiyordu’’ dedi. Bu sözleri duyduktan sonra Sherlock Holmes’a dönüşerek; travestiye âşık olup evlenmek isteyen, sevgilisinin çalışmasını istemeyen fakat sevgilisi o içerdeyken çalışan ve sevgilisini bir adamla basan, uzun boylu, kuvvetli, yağız, korkusuz, Anadolu delikanlısı gözlerimin önüne geldi. Bu hikâyede beni ilgilendiren kısım ise ‘’sevgilisi ile bastığı adamın’’ benim olmamdı. İzmir’in az tirajlı yerel gazetelerinin yarın üçüncü sayfada bulunan, ufak kutucuk haberlerini şimdiden okuyabiliyordum: ‘’Genç reklamcı, aşk kurbanı oldu! Ayas Udu isimli genç reklamcı, evine gittiği travestinin sevgilisi tarafından ölümüne dövülerek rahmetli oldu. Şahıs, agnostik olduğu için ailesi tarafından cesedi yakılarak, külleri Bostanlı Kordon’undan denize döküldü. Bu duruma çevreciler büyük tepki gösterdi.’’ Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nde peşinize takılıp, dakikalarca hiç sıkılmadan aynı şeyleri anlatan, inatçı çevrecileri kızdırmak istemezdim. Bu sebeple buradan bir an önce kaçmalıydım!
Bediş, sırtını kapıya dayamış ve aşığının kapıyı kırmasına engel olmaya çalışıyordu. Bu haliyle kale kapısını korumaya çalışan, devasa askerlere benziyordu. Ona tek kelime etmeden odaların içerisinde saklanabileceğim veya kaçabileceğim bir yer aradım. Şanslıyım ki mutfakta bulunan balkondan atlayabileceğimi fark ettim. Fakat ikinci katta olduğumuzdan sakat kalma veya ölme riskim vardı. Travesti aşığı bir manyak tarafından öldürülmektense bu riski almaya karar verdim. Hemen balkondan boşluğa atlayarak soğuk ve yağmurlu Bornova Sokağı’nın karanlığında koşmaya başladım.
Ajansımın açılmasını beklerken fırından yeni çıkmış, sıcacık boyoz yedim ve çay içtim. Uykusuzluk hastalığımın başıma açtığı, ne yazık ki, ilk dert bu değildi. Kadıfekale’de gaspa uğramış, polisler tarafından defalarca kovalanmış, soğuk havada denize gireceğim diye zatürre olmuş, tırmandığım yerlerden düşmüş ve başıma birçok farklı korkunç olay gelmişti. Şimdi bana sorabilirsiniz ki neden bunları yapıyorsun? Madem hastasın git evinde, sabahı bekle! Ama işte öyle olmuyordu. Senelerce uykusuz gecelerimde; binlerce kitap okumuş, yüzlerce hikâye yazmış, sayısız film izlemiş ve aklınıza gelebilecek her türlü risksiz aktiviteyi yapmıştım. Hepsinden sıkıldım. ‘’Tedavi niye olmuyorsun?’’ sorusunu sorduğunuzu duyar gibiyim. Aslına bakarsanız, bu soruyu defalarca kez kendime sordum ve yaşadığım hayattan memnun olduğumu düşünüyordum. Fakat artık başıma gelebilecek korkunç sonların farkındayım. Özellikle kapının
yumruklandığı an, birazcık da olsa, evimdeki sıcacık yatağımda uyumak istediğimi fark ettim. Yıllarca rahat bir uyku yüzü görmediğim için uykuyu, rüyaları, kâbusları, karabasanları, uyuyakalıp patrondan azar yemeyi özlüyorum.
Boyoz yediğim esnada, Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nde işine yetişmeye çalışan ve uykudan gözleri açılmayan insanları izledikçe hepsini kıskandım. Kahvaltımı bitirdikten sonra hesabı öderken cüzdanımdaki bir kart dikkatimi çekti. Aylar önce, iş icabı, cüzdanıma koyduğum bu kartı daha önce hiç fark etmemiştim. Ajansımıza sosyal medya reklamlarını yaptıran Psikiyatrist Uzman Doktor Handan Soylu’nun telefonuydu. İlk defa ajansta beraber toplantı yaptığımız gün ona, şakayla karışık, ufak sorunumdan bahsetmiştim ve bana kartını vermişti. Kartı inceleyerek ajansıma doğru yol aldım. Yağmur dinmiş ve etraf canlanmıştı. Tedaviye ilk adımı atmak için bundan daha iyi bir zaman olamaz diyerek aramaya karar verdim.
(Işın Uduk)
09/10.12.2018
Beyaz tavşanı ucu bucağı olmayan, yemyeşil bir çayırda takip ederken alarmımın iğrenç sesiyle uyandım. Saatime baktığımda 21.00 olduğunu ve yemek zamanımın geldiğini anladım. Tüm dünyamı oluşturan yatağımdan kalkarken içimde buruk bir hüzün olsa da tekrar gerçek dünya dönmek beni neşelendirmişti. Her ne kadar rüya görmeye bayılsam da günümün, neredeyse, 16 saatini yatakta geçirmek keyfimi kaçırıyordu. Buna rağmen, ne yazık ki, kendimi bundan alıkoyamıyordum.
Yataktan kalkıp, odamdaki makyaj aynamda kendime bakınca içimden çığlık atmak geldi. Şişmiş gözlerim, morarmış gözaltlarım, uykuya bağlı sivilceleri azmış suratım, yağlı saçlarım, hareketsizlikten düşmüş omuzlarım, kamburlaşmış ve ağrıyan belim, solmuş cildim… Aman tanrım! Bu ben miydim? Bir kez daha uykuya lanetler okudum. Sayısını unuttuğum kez fazla uyumaya son vereceğim yeminimi, tekrar ve tekrar, ettikten sonra mutfağa geçtim.
Eğer yalnız yaşayan bekâr bir kadınsanız ve yemek yapacak vaktiniz yoksa veya üşeniyorsanız, en iyi tercih salata yapıp yemektir. Ama aylarca yedikten sonra insanın içi dışı Amazon Ormanları’na dönüşebilir. Bu sebeple, bu akşamlık menümdeki ana yemeği spagetti olarak belirledim. Kaynamış suyun buharı ve fokurtusu, spagettileri karıştırırken suyun içindeki ahenkli hareketleri, tencereyi karıştırdığım kolumun yorulması beni adeta yemini bozup uykuya davet ediyordu. Ama bu sefer kararlıydım; uyumayacaktım!
Spagettimi yedikten sonra normal insanlar gibi dışarı çıkıp Gazi Kadınlar Sokağı’na gitmeye karar verdim. Belki de İzmir insanının neşesi ve ışıltılı ortamları beni tekrar dünyaya bağlayabilirdi. Ama havanın soğuk ve yağmurlu oluşu, tam olarak ‘’uyku havası’’ tanımına giriyor ve beni yatağa davet ediyordu. Dışarı çıkmaktan vazgeçtim. Ev içinde farklı bir aktivite ile uykuyla savaşımdan galip ayrılabileceğimden emindim.
Savaşa nereden başlayacağımı biliyordum. Yatakta yatarken okuduğum blog sayfaları ve takip ettiğim sosyal medya ünlüleri bana bu konuda yardımcı oldu. Onların önerilerine kulak vererek soğuk suyla duş almaya karar verdim. Soğuk suyla duş almanın faydaları; kan akışınız hızlanır, kaslarınız kasılır, nefesiniz derinleşir, ciğerlerinizi açarak daha fazla kaliteli oksijen almanızı sağlar; bütün bunlar yorgunluk ve uyku hissini atarak sizi canlandırır. Tam olarak aradığım şey buydu! Fakat teoride işime yarayacak bu uygulama, pratikte biraz sıkıntılı oldu. Çünkü soğuk su damlaları tenime değdikçe titreme ve irkilme yaşıyordum. Bu sebeple biraz hileye başvurdum; suyun sıcaklığını çok az arttırdım. Az sonra, çok az daha ve çok az daha… Derken, kaynar suyla duş alarak tekrar gözlerimin kapanmasına neden oldum. Sıcak suyun faydaları; kaslarınızı gevşetir, gözeneklerinizi açar, terlemeyi azaltır, tansiyonunuzu düşürür; bütün bunlar sizi rahatlatıp kaliteli uyku çekmenizi sağlar. Lanet olsun! Kararlıydım; yatağa girmeyecektim!
Birazcık da olsa dışarıdan aldığım takviye maddeler işime yarayabilirdi. Koyu bir Türk Kahvesi ve içerisinde bulunan kafein, şu an ihtiyacım olan desteklerdi. Ağır ağır pişirdiğim kahvemin içine birde yurtdışından satın aldığım (Türkiye’de satışı yasaktır.) ‘’Vivarin’’ marka kafein hapını katarak tembel hayvanı bile çitaya çevirecek karışımı hazırladım. Bir dikişte içtiğim karışımım boğazımdan geçip mideme doğru ilerlerken damarlarımdaki canlanmayı hissettim. Yaklaşık 10 dakika boyunca kendimi çok iyi hissetsem de aşırı kahve ve kafein hapı tüketimimden dolayı aniden etkisi geçti, bu da bana aşırı uyku isteği ve yorgunluk olarak geri döndü. En büyük desteğim bana çok büyük kazık atmıştı. Ama yılmayacaktım, hepinize karşı bu savaşı kazanacaktım.
Belki de uyuma isteğimin sebebi, can sıkıntısıydı. Eğer can sıkıntısını yenebilirsem, uyuma isteğimi de yok edebilirdim. Hemen televizyonun başına geçtim. Bu saatlerde güzel ve sürükleyici Hollywood filmlerinin gösterildiğine emindim. Kanalları karıştırdıkça ekranın altından geçen reklam şeridi sinirlerimi bozdu. Çünkü o iğrenç ayaklı televizyonun içindeki göz adam ‘’İyi uykular çocuklar.’’ diyerek, ruhu uyuma isteğiyle dolup taşan bir bebek olan beni de uykuya davet ediyordu. Hemen televizyonu kapattım ve kapanma noktasına gelen gözlerimi kızartana kadar ovaladım. Vaktimin kısıtlı olduğunun farkındaydım. Bu yüzden elimi çabuk tutup farklı bir aktivite arayışına başladım.
Kitaplığım dikkatimi çekti. Kıbrıs Şehitleri’ndeki, yıllardır ayakta kalabilen, tek kitapçının ne zaman önünden geçsem merak edip içeri girdiğim ve satın aldığım yüzlerce kitap vardı. Daha okuma fırsatı bulamadığım bu kitapların içerisindekilerin uyuma isteğimi bitirip beni sürükleyeceğine inanıyordum. Elime ilk olarak Dostoyevski’nin Yeraltında Notlar kitabını aldım. Ama bu kitap fazla derin cümleler içerdiği için uykumu getirebilirdi. Onu bırakıp elime Fransız edebiyatının ustalarından Balzac’ın Vadideki Zambak kitabını aldım. Aslında içerisindekiler ilgimi çekse de fazla duygusal olduğu için ağlayabilir ve gözlerimi yorabilirdim. Onu da yerine koydum. Son olarak elime Türkiye modern edebiyatını temsil eden, kendine kişisel gelişim uzmanı diyen sosyal medya ünlüsü bir kadının yazdığı kitabı aldım. Bu kitabı neden ve hangi mantıkla satın aldığımı hatırlamıyordum. Fakat uykumu kaçırabilecek güçte olduğunu biliyordum. Ama daha ilk sayfayı açmamla bu kitabı okumaktansa uyumak veya direkt intihar etmenin daha mantıklı olabileceğini düşünerek kitabı, ait olduğu yere, çöpe attım. Kitabı domates ve salatalık kabuklarının arasına atarken arkasından ‘’Sen gittin ya ben çok güzelleştim’’ dedim. İçimi, bir nebze olsun, huzur kapladı ve uykum daha çok geldi.
Uykuyu yenmeye çalışırken denemelerim ile dolaylı yoldan uykuya karşı zafer kazanmak üzereydim. Nasıl diye diye sorarsanız? Saat 23.49’du. Yaklaşık üç saattir uyumayarak son zamanlarımın rekorunu kırmıştım. Biraz daha dayanırsam normal bir insana dönüşebilirdim. Tam o esnada en yakın arkadaşım (İsmi önemli olmayan, her hafta sevgilisinden ayrılıp ağlayan, depresif kızlardan biri.) aradı. Yine sevgilisinden ayrılmıştı. Haftalardır görüşmemiş ve konuşmamış olmamamıza rağmen doğrudan konuya girdi. Haliyle ağlamaya başladı. İçimi gıcık eden ince sesiyle anlattığı boş ve basit aşk hikâyesi saatlerdir ayakta tuttuğum göz kapaklarıma son darbeyi indirmişti. Hayali hasta olan dayımdan haber vermek üzere annemin aradığını bahane ederek telefonu kapattım. Koşarak yatağıma girdim. Uykuya dalmadan önce, sosyal medya hesaplarımı karıştırırken dikkatimi Psikiyatrist Uzman Doktor Handan Soylu’nun reklamı çekti. Biraz incelediğim de belki sorunuma çare bulur diye sabah aramaya karar verdim. Numarasını kaydettikten sonra, saat 00.00’da yeni günü selamlayarak Harikalar Diyarı’na geri döndüm.
(Handan Soylu)
13.12.2018
Ses bir, iki, üç… Merhaba sevgili psikiyatri meraklıları! Sizlere bir günümü ses kaydına alarak paylaşacağım. Hazırsanız başlıyorum:
06.00 Yataktan kalkış vakti. Eğer başarılı bir psikiyatrist olmak istiyorsanız, zaman sizin her şeyinizdir! Her gün aynı saatte kalkıp, güneş bile doğmadan, yağmurlu ve soğuk İzmir sokaklarında koşuya çıkmalısınız. Tıpkı benim şu an yaptığım gibi!
Günde onlarca gelen ruh ve sinir bozukluğundan şikâyetçi hastanızla sağlıklı iletişim kurmanız için gereken en önemli özellik, sağlam bir ruh halidir. Bunun en iyi yolu da bedeninizi ve ruhunuzu eğitmek. Yoksa siz de doktorluk olabilirsiniz. Yaz, kış, soğuk, sıcak, yağmur, çamur, aşırı güneş, hastalık, bitkinlik… Sizi yıldırmamalı. Sabah koşusu, hem bedeninizi forma sokarken hem de beyninize meditasyon etkisi yapar. Beni örnek alabilirsiniz.
06.45 Koşu sonrası, hem vücuttan ter ile atılan toksinlerden, hem de beyninizdeki yorgunluk hissinden kurtulmanın en iyi yolu şok banyosudur. Sıcak suyu açıyoruz ve derimizin haşlanmasına ramak kalaya kadar sabrediyoruz. Ardından musluğu hiç bekletmeden soğuk tarafa doğru çevirdiğimizde hem bedenimiz hem de beynimiz anlık şok yaşıyor. Titriyoruz, üşüyoruz ama pes etmiyoruz. Hypothermia geçireceğimizi anladığımız an duştan çıkıyoruz. Kurulandığımızda kendimizi harika hissediyoruz.
07.00 Kahvaltı masasına gitmeden önce kendimize aynada bakmak, hem kusurlarımıza son müdahaleyi yapmak için, hem de gözlerimizin içine bakarak ruhumuza dokunmak için büyük bir fırsattır. Bu fırsatı sakın tepmeyin! Sarı saçlarımı atkuyruğu yaptım, gömleğimi kusursuzca ilikledim (Hafif dekolte olması, kimi zaman erkek ve lezbiyen hastalarımın dikkatini dağıtabiliyor.), eteğimi diz altında tutmaya özen gösterdim, makyajımı çok aşırıya kaçmadan yaptım ve kalın çerçeveli, modern gözlüğümü takarak güne güçlü bir giriş yaptım.
07.15 Sağlam bedene ve ruha hazır olmak için kahvaltıda yemeniz gerekenler: Depresyonu önlediği kanıtlanan folikasit ve serotonin salınımını güçlendiren triptofan maddelerinin bolca bulunduğu kuşkonmaz. Antioksidan nörolojik koruma sağlayan likopen maddesinin güçlü kaynağı çeri domatesi. İçerdiği kimyasallar sayesinde depresyonu önleyebilen bal. Sütten bile fazla kalsiyum bulunduran ve nöronların çalışmasına yardımcı olan yoğurt. Son olarak da en büyük mutluluk kaynaklarından biri olduğu kanıtlanmış siyah çikolata. Bu kahvaltı ile bir insanın ruh hastası olmasına imkân yok! Kahvaltımın üzerine sıkı bir antioksidan olan yeşil çayımı yudumlarken insanların nasıl hâlâ hasta kalabildiklerine hayret ettim. Neyse ki güne başlayıp sorunlara çare olmaya hazırım!
07.30 Sabah bu saatlerde Evka 3 ve Bornova arasındaki, Ege Üniversitesi Kampüsü’nün önünden geçen yolu kullanamayın. Gerginlikten ruh sağlığınız, kavga etme ihtimaliyle beden sağlığınız bozulabilir. Arkaya Mozart’ın 40. Senfonisi açarak rahatlamaya çalışıyorum.
08.00 İzmir’in sıkıcı trafiğinden kurtulup, nihayet, her zamanki gibi, tam zamanında muayenehaneme ulaştım. Ama sevgili asistanım görünürlerde yoktu! Eğer ki Klinikum Wahrendorff’tan mezun olup Alman çalışma prensibine sahip bir psikiyatristin yanında çalışıyorsanız asla geç kalmayın. Bu işinize son verilmesi için gayet de yeterli bir sebep olabilir.
09.00 Yeni bir asistan aramakla zaman kaybetmemek için elimdekini kovmadım. Günü ilk hastam ile açtım. Kendisi katisofobi (oturma fobisi) sahibi, orta yaşlı bir adam. Bana tıbbi geçmişini anlatırken, oturamadığı için, odamda ileri geri yürüyor. Onu takip ederken gözlerimin yorulduğunu hissediyorum. Siyah rugan ayakkabıları ile yürürken çıkarttığı ‘’tak, tak’’ sesi kulaklarımı zorluyor. Ama dikkatimi hastalığına vermek zorundayım. Bazen bir doktor olmanın en zor yanlarından birisi budur.
‘’10 sene önce, bir fasılda yediğim etli çiğ köfteler yüzünden hemoroide yakalandım. Ne kadar çok tedavi ve ameliyat geçirsem de iyileşemedim ve çok büyük acılar çektim. Şu anda da buna bağlı olarak oturmaktan korkuyorum. Lütfen yardım edin, doktor hanım.’’ diyerek ağlamaya başladı. Saat 9.58’e kadar hastayı dinledim ve klomipramin yazıp gönderdim.
10.00 Geç kaldığı için kovmadığım asistanımı şimdi kovmaya karar verdim. Çünkü üç gün önce arayan, iki farklı hastaya bugün aynı saatte randevu vermiş. Disiplin, planlı yaşamak ve dikkate ne kadar önem verdiğimi unuttuğunu söyleyerek özür diledi. Akşam kariyer sitelerine asistan aranıyor ilanı vermeye karar verip konuyu kapattım. Hastaları odama davet ettim.
Hastalarımdan hangisini seçeceğime karar vermeden önce, onları size tanıtmak isterim. İlk olarak kadın hastamdan başlıyorum:
Işın Uduk, genç bir kadın. Fiziksel özelliklerinden en dikkat çekicisi olanı; küt model kesilmiş saçlarının yan kısmını mora boyamış olması. Özgür ve bağımsız olmak istediğini gösteriyor. Ayrıca soluk beyaz tenli, gözaltları çok uyumaktan morarmış ve otururken sandalyeye adeta yatıyor. Kişilik özellikleri; inatçı, sessiz, heyecanlı ve güler yüzlü. Rahatsızlığına gelecek olursak, aşırı derecede yorgunluk hissinden ve uyumaktan şikâyetçi. İleri seviye narkolepsi hastası.
İkinci hastamız ise bir erkek:
Ayas Udu, genç bir erkek. Fiziksel özelliklerinden en dikkat çekici olanı; hiç kırpmadığı gözleri. Etrafta olup biten hiçbir şeyi kaçırmamak için algılarını yüksek tutmaya çalışıyor. Ayrıca uykusuzluktan sararmış tene, kurumuş ve kanlı gözlere; modayı takip ettiğini belli eden kıyafetlere ve saç stiline; göçmenlere özgü şiveye sahip. Kişilik özellikleri; hareketli, meraklı, canlı, yaratıcı cümleler
kurabilen, hayal gücü yüksek ve kibar. Aylardır hiç, yıllardır çok düzensiz ve az uyuduğunu iddia ediyor. İleri seviye insomnia hastası.
10.30 İki hastayı da 15’er dakika dinledikten sonra Avrupa’da yaygınlaşan ama Türkiye’de denenmemiş bir metodu denemeye karar verdim. İki hastayı, kabul ederlerse, beraber tedavi edecektim. Çünkü aynaya baktıklarında, ters yanılsama kuralı ile birbirlerini gören iki hasta ile konuşuyorum. Birbirlerine tamamen zıt görünmelerine rağmen aralarında çok büyük benzerlikler var. Hasta-doktor gizlilik kuralını ihlal etmeden, iki hastayı aynı tedavi seanslarına alacağım; zıt ruhları ve dünyaları çarpıştırmayı, bu çarpışma sonucu ise birbirinin ruhunu ve dünyasını keşfeden iki benzer insanı daha hızlı tedavi etmeyi planlıyorum. Adımın şimdiden Türk Tıp Literatürü’ne altın harflerle yazdıracağım. Hayatımın en önemli doktorluk tecrübesi olacak!
(Ayas Udu)
13.12.2018
‘’Hiç uyumadığınızı söylemiştiniz. O halde, uyumadığınız gecelerde neler yaptığınızı bizimle paylaşmak ister misiniz? Örneğin dün gece neler yaptınız?’’ doktorum sorusunu çok ciddi sormuştu. Kendimi Yonca Lodi’nin Anlatma klibindeki derdini anlatmaya çalışan, komik saçlı adam gibi hissettim.
‘’Lütfen bizimle dürüst olun, Ayas Bey. Işın Hanım ile sizi dinlemeyi çok isteriz.’’ Doktor, bana çok zor bir görev vermişti. Girişte randevu kavgası yaptığım, saçlarının yanlarını mora boyamış narkoleptik güzel beni izlerken dün geceyi düşündüm. Sasalı Hayvanat Bahçesi’ne arka kapıdan girip uyuyan hayvanları tek tek uyandırmış ve kuyruğu hariç 25 cm boyundaki erkek bir mirkete, rakip klandan kuyruğu hariç 35 cm boyundaki dişi bir mirketi nasıl tavlayabileceğini anlatmıştım. ‘’Bak evlat! Kadınlar basit canlılardır. İsterse 35 cm boyunda dişi bir mirket olsun, isterse 1.60 boyunda dişi bir insan olsun, isterse de topuklularla beraber 1.85 boyunda dişi bir plaza çalışanı olsun. Tek yapman gereken kendine güvenip cazibeni kullanman. Anlıyorsun musun, beni?’’ tek yaptığı boynunu havaya kaldırmak ve simsiyah gözleriyle, 1 lira istermişçesine, bakmak oldu.
Bütün hikâyeyi hem doktoruma hem de az ileride oturan narkoleptik güzele anlatırsam beni gerçekten deli sanacaklarını anladığım için en mantıklı cevabı verdim. ‘’Mirket belgeseli izledim.’’
Komik ve saçma bir cevap verdim, bu da sahte Katy Perry’nin çok hoşuna gidecek ki kahkaha atmaya başladı. Gözlerimi kısarak tehditkâr bakışlar attım;
ağzının payını verecektim ki doğadaki zehirli hayvanların hepsinin mor renge sahip olduğunu hatırladım. Doğadaki altın kural: mor renkli canlılara yaklaşma!
‘’Bize biraz kendinizden bahseder misiniz? İlk defa kendinizi ne zaman hasta hissettiniz ve bana gelmeye karar verdiniz? Lütfen rahat olun.’’ Handan Hanım, gözlüğünü çıkarıp sapını dudaklarının arasına soktu. Sapyoseksüel olduğum için bu hareketi beni çok etkilemese de içimde biraz şehvet kıpırdanmaları oluştu.
‘’Bakın, Doktor Hanım! Zor zamanlar geçiriyorum, bu yüzden size gelmeye karar verdim.’’ İleride İzmir belediye başkanlığını hedefleyen birine göre gayet güzel ve politik bir cevap vermiştim. Manipülasyon kurallarını uygulayarak hem kendimi acındırıp dikkat çekmiş hem de merak uyandırmıştım. Narkoleptik güzel, şimdi şişmiş ve morarmış gözleriyle ağzımın içine bakıyordu.
Handan Hanım gözlüğünü tekrar taktı. Önündeki kâğıtlara bir takım yazılar yazıp mühürler bastı. ‘’Size, şimdilik, bir kutu Xanax yazıyorum. Günde bir tane uyku öncesi içerseniz yeterli olur.’’ Kararlı bir şekilde kâğıdı bana uzattı. Başımla nazikçe teşekkür etsem de Xanax’ın bende etki etmediğini bildiğim için çok mutlu olmamıştım. Bir kutu Xanax’ı, bir şişe viski ile içip tenis maçı yaptığım gün aklıma geldi. Dört saate yakın maç yapmış olmama rağmen uyku yanımdan bile geçmemişti. Kırmızı reçetemi alıp dinleyici koltuğuna geçtim ve narkoleptik güzeli dinlemek üzere algılarımı açtım.
(Işın Uduk)
13.12.2018
Bugüne kadar akıl hastaları hiç dikkatimi çekmemişti. Günlük hayatta deli veya akıl sağlığı yerinde olmayan biri gördüğüm zaman yolumu değiştirmeyi tercih ederim. Ama şu an benimle beraber tedaviye katılan, mirket sever uykusuz acayip ilgimi çekiyordu. İki, en fazla üç saat uyanık kalabilen biri için aylarca hiç uyumamış birisi keşfedilmeye değer diye düşündüm. Fakat onda beni iten bazı şeyler vardı. ‘’Şeyler’’ diyorum, çünkü bu durumu açıklayamıyorum. Dışarıdan bakıldığı zaman; ortalama boylarda, kilo sorunu olmayan, bakımlı ve temiz, şık giyimli ve kötü olmasa da idare eder saç stiline sahip bir erkekti. Ses tonu, şivesi, mimikleri, duruşu ve doğal karizması da eh işte… Beni iten neydi o zaman?
Uykusuzluğu… Tam olarak buydu! Uykuya ihtiyacı olmadan hayatı dilediğince yaşadığı için onu kıskanıyor, etrafımda olmasını istemiyordum. Nasıl bir insan, rüyanın tadını çıkarmadan ve yatağın sıcaklığını hissetmeden hayatta kalabilir ki?
Handan Hanım, görüşme koltuğuna beni davet ettiğinde insomnia prense – Evet, ona takabileceğim en iyi lakap bu!- sorduğu soruları bana da soracağını az çok tahmin ediyordum; cevabı tek kelime olan sorular…
‘’Sürekli uyuduğunuzu söylediniz. Mesela, bana bir gününüzü anlatır mısınız?’’ doktor hanım soruyu sorarken gözlüğünü çıkarttı, ufak bir bezle camları silmeye başladı.
‘’Sabah kalkıyorum, kahvaltı yapıyorum, tekrar uyuyorum, akşama doğru tekrar uyanıp akşam yemeği yiyorum ve gece uykusuna yatıyorum.’’ Basit ve kendimi en iyi şekilde anlatabileceğim cümleler kurduğuma emindim.
‘’Hiç uyumadığınız zamanlar oluyor mu? Onları nasıl değerlendiriyorsunuz?’’ Gözleriyle morarmış gözaltlarıma keşif bakışları atıyordu.
‘’Hmm… Aslında uyanık olduğum zamanlar oluyor ama bu süreyi de yeni uykuma hazırlanmak amaçlı veya yatağımda telefonuma bakarak, kitap okumaya çalışarak, uykumu getirebilecek aktiviteler ile uğraşarak değerlendiriyorum.’’
Instagram, Twitter, Facebook, TikTok*, Snapchat… En büyük dostlarım…
‘’Depresyonda olduğunuzu görüyorum. Daha öncesinde bir manik döneminiz veya duygusal anlamda sizi yıpratan bir olay oldu mu?’’ Handan Hanım, sorusunu sorduktan sonra, gözlüğünü tekrar takıp önündeki kâğıda notlar almaya başladı.
‘’Hayır, Doktor Hanım! Kendimi bildim bileli hep uyuyorum. Bu sebeple işimden bile ayrılmak zorunda kaldım. Ayrıca pilot olmak istiyorum. Uyuyakalan bir pilotun ne kadar tehlikeli olabileceğini tahmin ediyorsunuzdur de mi?’’ sözlerimi gülerek söylememe rağmen insomnia prens yüzünü ekşitti ve yere baktı. Onu böyle geren neydi? Merak etsem de içime attım. Buraya tedaviye gelmiştim, girişteki tartışmadan sonra, yine tartışıp sinirlenmek istemiyorum. Muhatabım olan Handan Hanım’a baktım. Önündeki kâğıdı imzalıyor ve mühür basıyordu. Onun bu yavaş tavırları uykumu getirmişti. Esnemeye başladım.
Handan Hanım, ayağa kalktı, kâğıdı yani kırmızı reçetemi bana uzattı, dostane bir şekilde gülmeyerek sözlerine başladı: ‘’Size, şimdilik, bir kutu Ritalin yazıyorum. Günde bir tane, uyandıktan sonra, aç karna içersiniz yeterli olur.’’ Ritalin mi? Ben Ritalin’i kahvenin içine şeker niyetine katarken doktorum sadece bir kutu Ritalin’i uygun görmüştü. Kazıklandığımı hissettim, doktora teşekkür edip bana gülümseyen insomnia prensin yüzüne bakmadan odadan çıktım.
(Handan Soylu)
13.12.2018
11.00 Sürekli uyuyan bir kadın ve hiç uyumayan bir erkek… Biri aşırı derecede depresif, diğeri aşırı derecede manik… Biri uykuyu temsil eden ay ışığı ve karanlık, diğeri canlılığı temsil eden güneş ışığı ve aydınlık… Biri Ritalin, diğeri Xanax…
Bugün tanıştığım iki hastam, bana insan ruhunun ve bedeninin gizemli dünyasını bir kez daha gösterdi. Bu mesleği, bu tarz insanları tanıyıp tedavi ettiğim için seviyorum.
İkisinin de iç dünyasını tam olarak bana açmadığının farkındayım. İlk tedavide onları zorlayarak veya hipnoz ile iç dünyalarına girmeye çalışmadım. Onlara yazdığım kırmızı reçeteli ilaçlar ile bir süreliğine de olsa, sıradan insan olmalarını gözlemlemek istiyorum. Eğer tahminlerim doğruysa narkolepsi ve insomnianın ruhlarının bir parçası olduğunu ve parçaları bütünden ayırmaya kalkarsak büyük yıkım olabileceğini düşünüyorum. Ayrıca ikisinin de birbirlerine attıkları meraklı bakışlar gözümden kaçmadı. Elimdeki kişisel verileri doğrultusunda, ikisinin de hayatlarında kimse olmadığını okuyorum. Yine tahminlerim doğruysa ikisi arasında bir yakınlaşma kaçınılmaz olacaktır. Bekleyip göreceğiz.
Not: Asistanımı kovmadım. Üzerine bir maaş ikramiye vereceğim. Yaptığı hata, belki de bana, önemli itibar kazandıracak.
(Ayas Udu)
21/22.12.2018
21 Aralık, Kuzey Yarım Küre’nin kışa girmesi ve en uzun gece… 21 Aralık, Dünya Kooperatifçilik Günü… 21 Aralık, Stalin’in doğum günü… 21 Aralık ilk uzun, sesli ve renkli çizgi film olan ‘’Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler’’in ön gösterimi… Bütün bunlara ek olarak önemsiz bir bilgi: Benim doğum günüm!
Doğum günümün sabahında, deniz manzaralı balkonumdan güneşin doğuşunu izlerken bitpazarından satın aldığım, eski daktiloma ‘’bir şeyler’’
yazmaya çalışıyordum. Bir şeyler diyorum; çünkü günlerdir yaratıcılığım ölmüş ve cümle kurmaktan bile aciz durumdaydım. Deneme, şiir, hikâye, öykü, senaryo, güzel söz, hatta makale yazmayı denedim. Fakat hepsinde sonuç hüsrandı. İtiraf etmek gerekirse bunun sebebi; doktor ile görüşmemizde kısa süreli de olsa tanıdığım narkoleptik güzeldi. Aklımdan bir türlü çıkarıp atamıyordum. Ona âşık değildim, ondan hoşlanmıyordum, ondan nefret ediyordum. Çünkü bugüne kadar sayısız, farklı ve unutulmaz macera deneyimlememe rağmen uzun süredir deneyimlemediğim iki macera onun için sadece basit bir günlük aktiviteydi; uyku ve rüya…
Narkoleptik güzeli bugünlük düşünme seansımı bitirmeye karar verdim ve işe gitmek üzere hazırlıklara başladım. Gömlek ve pantolonumu giyerken gözüm tam karşımda duran muhteşem ‘’zırhıma’’ takıldı. Geçen sene sinemalarda gösterilen Adalet Birliği filmdeki Batman kostümünün kopyası… Filmden sonra kostümün kopyası internete düşer düşmez, yaklaşık 2 maaşım değerindeki banka kredisiyle, aldığım muhteşem zırh…
Satın aldıktan sonraki her günüm, kostümümü giyip sokaklarda gezeceğim ânın hayaliyle geçti. Şimdi o ân gelip çatmıştı; üniversiteden yakın arkadaşlarımın desteği ile bu gece, doğum günümü kutlamak amaçlı, kostüm partisi düzenlemiştik. Günlerdir geceleri sokağa çıkmamış, eve kapanıp Batman’in tüm filmlerini ve animasyonlarını gözden geçirmiş ve geceye hazırlanmıştım. Yakında Batman, Gotham’dan çıkıp İzmir şehrini kurtarmaya gelecekti! Lewis Wilson, Robert Lowery, Adam West, Michael Keaton, Val Kilmer, George Clooney, Christian Bale ve Ben Affleck; hepinize meydan okuyorum! Bugüne kadar Batman’in kutsal kostümünü giyen oyuncular oldunuz; fakat artık tarihe gömülüp unutulacaksınız! Çünkü kutsal kostümü artık Ayas Udu giyecek! Geceyi düşündükçe kanım kaynamaya başlamıştı. Fazla gaza gelmeden, düşününce: ‘’En kötü ihtimal, George Clooney ve eş cinsel Batman’inden daha iyi bir Batman olsam bana yeter’’ diyerek ajansa doğru yola koyuldum.
Dinci bir mobilya markasının, din üzerinden koltuklarını tanıtan sosyal medya gönderisini yarat ve paylaş… Yeni açılan bir özel hastanenin yaşlı başhekimi ve tıp ile alakası olmayan genç karısının olduğu hastane bilboardunu hazırla… Yeni açılan, bağrı açık, bıyıklı ve dar gömlekli, baba parası yiyicilere özgü bir nargile kafeye isim bul… Kendini, rakibi olan milyonlarca inşaat şirketinden farklı göstermeye çalışan, üç apartmanlık site diken müteahhit için reklam filmi yaz… Bütün bu işler başından beri sıkıcı mıydı, yoksa bugün doğum günüm olduğundan mı sıkıcı geliyordu? Ajansımızın bulunduğu on ikinci kattan İzmir şehrini izledim. Bugün doğum günü olan ve ufaklığından beri hayalini kurduğu Batman’e dönüşecek bir insanın üzerine bu kadar gelmenin ne gereği vardı?
Handan Hanım’ı, ‘’İnsomnianın yanında tükenmişlik sendromuna yakalandım’’ diye aramama ramak kala mesaimi bitirebildim. Sıkıcı ve bunaltıcı İzmir trafiğine sabrederek evime ulaştım. Partiye daha saatler vardı. Ama ben şimdiden hazırlanıp son provalarımı yapmaya karar verdim. Zengin bir köşkte karizmatik İngiliz uşak ile yaşamadığımdan kapıcımız Veysel dayıdan bana yardım etmesi için arayarak ricada bulundum. ‘’Biraz işim var, yeğen. Az sonra gelirim’’ dedi ve telefonu kapattı. Batman’i göreve hazırlaması için seçtiğim Alfred’ın bundan daha önemli olan işinin ne olduğunu biliyordum: Bakkalımız Salim amca ile tavla oynuyordu.
Saatler sonra, Veysel dayının bekâr evimi teşrif etmesiyle hazırlıklara başladık. ‘’Alfred! Gövde zırhını tak, koluma özel bıçaklı bileklikleri geçir, botlarımı giydir, pelerinimi giydir, başlığımı tak… ’’ göğsümü gere gere bedenimi Veysel dayıya emanet ettim. Yaptığı işten ve dediklerimden pek bir şey anlamamıştı ama ‘’Ben askerdeyken paşa yaveriydim. Onu da böyle giydirirdim’’ diyerek anılarını anlatıyor ve mutlu oluyordu. Giyinmem bittikten sonra Veysel dayı izin isteyerek bir sigara yaktı. Ağzında sigarası, eli çenesinde beni baştan aşağıya süzdü. ‘’Yeğen, gücenme ama sen zataniz (satanist demek istiyordu) misin? Bu kıyafetle onlara benzedin. Tövbe tövbe…’’ deyip yüzünü ekşitmişti. Veysel dayım, iyi hoş bir adamsın fakat ben sana nasıl agnostiğim cevabını verip açıklama yapacağım? ‘’Yok dayım! Tiyatroya çıkacağım, ondan böyle giyindim’’ aklıma ilk gelen ve en etkili yalan buydu, sanırım. ‘’He, öyle desene canım. Ben de bir an korktum. Tövbe tövbe… Bu yaşıma kadar namazımı orucumu kaçırmadım, boku bokuna cehenneme gitmeyelim demi? Peki, yeğen! Sorması ayıptır, bu ne kostümü?’’ sorusunu sorduktan sonra merakla sigarasını gövdeme üfledi ve elleriyle zırha tıklatmaya başladı. Muhteşem Adalet Birliği kostümüme, ikinci el araba inceleyen enişte muamelesi yapması pek hoşuma gitmese de kibarca yarasa kostümü olduğunu anlattım. Gülerek tekrar söze başladı: ‘’Bizim köyde yarasaları taşlarla vurur, sopalarla döverek öldürürdük. Dikkat et, yeğen!’’ Medeni anısı ve kibar uyarısı için teşekkür ettim. Veysel dayıyı uğurladım.
Son hazırlıklarımı tamamladıktan sonra gitmeye hazırdım. Batman kostümünün içinde, kışın başlangıcı olan gün olmasına rağmen terliyordum ve hareket etmekte çok zorlanıyordum. Batman, bu kostüm ile nasıl o kadar adamı haklıyor diye kafama yeni bir soru işareti takıldı. Apartmanımdan çıktığımda tüm gözler bana bakıyordu. Maskenin altında kimse beni tanımaz diyerek rahat davransam da önce bakkal Salim amcanın, sonra manav Özcan abinin hiç tereddütsüz bana selam vermesiyle tüm huzurum kaçtı. Bunun üzerine son darbeyi, günlük kıyafetlerle bile adımı unutup bilemeyen, beni tanıyamayan, gözleri bozuk ve yaşlı muhtarımızın ‘’Ayas, bu ne kıyafet, tımarhaneden mi kaçtın?’’ demesiyle yedim. Koşarak bat-mobilime ulaştım. Bat-mobil: Babamın sevgi sıralamasında abimden ve annemden sonra benden önce olan, beyaz
renkteki 2017 model Toyota Corolla’ydı. Pek Bat-Mobil kadar özelliği olmasa da otomatik vites oluşu ve tanımladığım sesim ile basit komutlara uyması hoşuma gidiyordu. ‘’Bat-Mobil! Babamı ara, annemi ara, şuna şu mesajı yaz, Ajda Pekkan- Bambaşka Biri şarkısını aç ama sesi çok açma…’’
Arabamla 100 metre gitmemiştim ki trafik polisi tarafından çevrildim. Beni nasıl olduysa La Casa De Papel dizisindeki soygunculara benzetip ehliyet ve gbt sorgulamasına soktu. Sevgili ve işini en iyi şekilde yapan memur arkadaşa La Casa Da Papel dizisindeki maskenin yarasa değil, Salvador Dali’nin maskesi olduğunu anlatana kadar 1945 yılında Türk Dil Kurumu’nun çıkardığı, değerli ve birinci baskı sözlüğümdeki tüm sözcükleri kullandım. Bugünlerde La Casa De Papel dizisine özenip, maskeyle, soygun yapmaya çalışan gençler hakkındaki haberleri ve anılarını anlattı. Tekel bayi soymaya çalışırken linçe uğrayanlar, çiğ köfteci dükkânına girip pompalıyla kovalananlar, dönerciye soygun düzenleyip döner bıçağının tadına bakanlar… Polis, anılarını büyük bir zevkle anlatırken partiye geç kaldığımı fark ettim ve varlığını bilip bilmediğim tanrıya polisi susturması için dua ettim. Tanrı ‘’Ben buradayım’’ dercesine kulak tırmalayıcı bir sesle ufak çaplı, arkadan geçirme olan bir kaza meydana geldi; polis önce küfür etse de beni bırakıp oraya gitti. Polisten kurtulmanın şerefiyle gazı kökleyecektim ki trafik sayesinde 2 metre bile gidemedim. Sabırla arabaya ‘’Aylin Coşkun-Sinsirella şarkısı çal ama sakın sesi açma, rezil olmayalım’’ komutunu verdim ve Bat-Mobil’in, fazla yayılıp koltuklara zarar vermeden, keyfini çıkarttım.
İşte oradaydım; doğum günü partimin yapılacağı ve Batman olarak göz dolduracağım sahnede! Duruşumu dikleştirdim, omuzlarımı kaldırdım, göğsümü çıkarttım, pelerinimi düzeltip tüm heybetimle bara girecektim ki kapıdaki, Bane’e benzeyen, mekân koruması beni durdurdu. Kendi organize ettiğim partiye, damım olmadığı için giremiyordum! Partiyi düzenleyenin ben olduğumu söyleyip patronunu görmek istesem de Bane kabul etmedi. İkimiz de sinirlenmiştik. Karşılıklı sert bakışların ardından, Bane ile kavga etmeyi düşündüm ama belimdeki fıtık yüzünden, belimin kırılmasını, göze alamadım. Üniversite arkadaşlarımı aramak istedim ama kostümün cebi olmadığı için telefonumu arabamda bırakmıştım. Tam Batman olma umutlarımı tüketip barın kapısından ayrılacaktım ki bir mucize gerçekleşti. Arkamdan bana doğru, siyah lateks kıyafetler içerisinde, elinde kırbacı ve cezbedici maskesiyle Catwoman yaklaşıyordu. Kostümünün hakkını veren, biçimli bir bedeni ve kadınsı yürüyüşü vardı. Adeta ergenliğimde rüyalarıma giren şehvetli çizgi roman kahramanı Catwoman’ın ete kemiğe bürünmüş haliydi. Kostümü tüm bedenini çok güzel sarmıştı, sadece siyah ruj sürdüğü dudakları ve narin çenesiyle siyah oje sürdüğü elleri açıktaydı. Ayrıca bana yaklaştığı zaman içine hapseden kahverengi gözlerini gördüm. Hiçbir şey demeden koluma girdi. Kokusu başımı döndürüyor, arzularımın sınırlarını zorluyordu. Mekân korumasına tatlı bir
gülümseme atıp bara girmemi sağladı. Biz içeri girdiğimizde herkes bize bakıyordu, kusursuz görünüyorduk. Sanki bunların hepsi planlanmış, bu giriş ve bu kadının koluma girmesi en büyük doğum günü hediyemdi. Fakat başımı döndüren ve hormonlarımı tavan yapan bu hadise çok uzun sürmedi. İçeri girmemizle Catwoman’ın yanımdan ayrılıp arkadaşlarının yanına gitmesi bir oldu. Ben de kendi arkadaşlarımın yanına gittiğimde Catwoman’ı sordum. Sonuçta bu benim için düzenlenmiş bir doğum günü partisiydi, Catwoman da mutlaka tanıdığım biriydi.
Arkadaşlarımdan aldığım yanıt beni çok üzmüştü. Parti sadece bana ait değildi. Bar sahibi, barı bu gece iki tane kostümlü doğum günü partisi için ayarlamıştı. Bu yüzden Catwoman tahminen tanıdığım biri değildi. Ama bu gece ne olursa olsun onunla tanışacaktım. Şimdilik arkadaşlarıma gecenin tadını çıkarmaya karar verdim. Batman, Marilyn Monroe, Sinbad, Alice, Matrix’teki Neo, Kral Arthur, Kanuni Sultan Süleyman ile nişanlısı Hürrem ve diğer ne giydiğini kavrayamadığım arkadaşlarım ile hep birlikte tekilalarımızı havaya kaldırıp geceye merhaba dedik. Uykusuzluk hastalığımın en güzel faydalarından biri de ne kadar içersem içeyim asla sarhoş olmamamdı. Bu gece limitlerimi zorlamaya karar verdim.
Gecenin ilerleyen saatlerinde, yeni günün başlamasıyla, çoğu arkadaşım kafayı bulmuştu. Herkes kafayı bulmadan, Sinbad kostümlü arkadaşım organizatörden pastayı getirmesini söyledi. Pastanın gelmesiyle sahneye çıktım. Fakat o da ne! Catwoman da benimle beraber sahneye çıkmıştı. Diğer doğum günü çocuğu da Catwoman olduğunu anlamıştım. Bunun bir şaka olduğunu düşünsem de her şey gerçekti! Tesadüfün belini, ağzını, burnunu kırmıştık! Onunla beraber sahnede yıldızlar saçarken kocaman pastayı beraber üfledik. Dilediğim tek dilek, Catwoman ile tanışmaktı. Alkışlarla sahneden indik ve ikimiz de arkadaşlarımız tarafından kuşatılıp aramıza bariyer çektik. Bu kadar arkadaş varken ona ulaşmam çok zordu. Gözümü ona diktim ve uygun anı kolladım. Batman zamanla konusunda uzmandır. Ben de bu kostümü giyiyorsam bunun hakkını verecektim!
Neredeyse tüm barın sarhoş olması ve kapanma saatinin yaklaşmasıyla Catwoman ile tanışma şansım azalıyordu. Ayrıca dakikalardır Catwoman ve arkadaşlarını görmemiştim. ‘’Acaba mekândan ayrıldılar mı?’’ sorusu moralimi bozuyordu; rahat düşünebilmek için tuvalete gittim. Tuvalete girdiğim zaman müzik sesi son buldu. Tuvaletin sessiz ve ıssız koridorunda yürürken yanımdaki kadınlar tuvaletinde bir mırıldanma sesi duydum. Merak edip kibarca kadınlar tuvaletine girdim. Tuvalet ilk başta boştu ama son kabinde klozet kapağını kapatıp üstüne oturmuş ve uyuyakalmış Catwoman’ı gördüm. Kostümün içinde hem cazibeli hem de masum bir şekilde uyuyordu. Onu orada bırakıp aceleyle tuvaletten çıktım ve arkadaşlarını aradım. Hiçbir arkadaşı kalmamıştı. Kendi
arkadaşlarım da gitmişti. Bar sahibine sorduğumda, hepsini taksiye bindirip gönderdiğini söyledi. Catwoman’ı ona göstermedim. Burada bırakamazdım. Alsancak’taki bar sahiplerine ve çalışanlarına güvenmiyordum. Hemen yanına geri döndüm ve uyandırmaya çalıştım. Uyanmak yerine boynuma sarılmayı tercih etti. Onu kucaklayıp arabama bindirdim ve bana götürdüm. Hiç tanımadığım, yüzünü bile görmediğim, sarhoş bir kadını evime götürüyordum. Bir an babası ‘’asker’’, polis, avukat veya savcı olup bana dava açarlarsa ve tecavüzden içeri girersem ne olur, diye düşündüm. 1.75 boyum, 70 kilogramağırlığım, sakal bıraksam da insanların bebek suratlı olarak tasvir ettiği yüzümle damat koşuğundan sağ çıkamayacağımı biliyordum. Ama başka çarem yoktu. Ben Nuri Alço, Eray Özbal, Coşkun Göğen, Kazım Kartal veya Yıldırım Gencer değildim. Geceleri bazı çılgınlıklar yapsam da tanrıya tam olarak inanmasam da arada sırada kavga etmeyi sevsem de cahil insanlarla dalga geçip üstten baksam da anne ve babamı pek takmasam da yeraltı edebiyatı yazarlığı yapsam da politikaya merak sarsam da Orhan Pamuk hayranı olsam da özümde iyi biriydim. Her sabah sokak köpeklerine ve kedilerine mama veriyordum. Sokak köpeklerini düşünen birisi kötü adam olamazdı!
Hem kostümün yorucu ağırlığı, hem de kucağıma aldığım Catwoman ile apartman merdivenleri cehennemim olmuştu. Catwoman’ı çok nadir kullandığım yatağıma yatırıp üzerini değiştirecektim ki ona dokunmamaya karar verdim. Sonuçta bir kadındı ve bedenine yabancı bir erkeğin, hiçbir koşulda, dokunma hakkı yoktu. Hemen telefonla Veysel dayıyı aradım ve mümkünse eşi olan Feriha teyze ile hemen yanıma gelmesini istedim. İnsanları uyandırdığım için vicdan azabı çeksem de başka çarem yoktu. Onlar gelene kadar üzerimi değiştirdim ve bir demlik filtre kahve hazırladım. İkisi geldiğinde kısaca açıklama yapıp Feriha teyzeye Catwoman’ı giydirmesi için annemin, bendeyken giydiği, pijamalarını verdim; annem ve Catwoman hemen hemen aynı fiziğe sahipti.
10 dakika sonra, Feriha teyze, kızı giydirip iyice örtmüştü. Onlara çok teşekkür ettim ve evdeki zarflardan birine bir miktar bahşiş koyup nazikçe verdim. Veysel dayı ve Feriha teyzenin gitmesiyle ben de geceyi ve içerideki Catwoman’ı düşünmeye başladım. Bugünlerde duygusal olarak farklı hisler içerisindeydim. Narkoleptik güzelden nefret ediyordum ve yüzünü bile görmediğim, yatağımda yatan kadına âşık olmuştum. İçimde birazcık da olsa ilham kıvılcımları parlamaya başladı. Catwoman’ın yanından sessizce geçip odamdaki balkonuma çıktım. Hava çok soğuktu, denizden buz gibi rüzgâr esiyordu ama buna rağmen daktilomun başına geçip yazmaya başladım. Titreyerek yazdığım hiçbir cümle yaratıcı ve etkili değildi; bir şeyler eksikti. Neyin eksik olduğunu düşünürken bulutlar kayboldu ve ayın denize parladığı, en güzel an olan ‘’gümüşservi’’ ortaya çıktı. Manzara büyüleyiciydi. İlk defa bu kadar güzeline şahit oluyordum. Sırf bunun için bu eve taşınmıştım. Doya doya
gözlerimi bile kırpmadan izlemeye başladım. Tüm benliğim ile manzaraya dalmıştım ki içeriden, Catwoman’dan, mırıldanma sesleri geldi. Bunlar tatlı tatlı uyuyan, masum bir insanın mırıldanmalarıydı. Ama ne olur ne olmaz diye, Catwoman’ın durumunu kontrol etmek üzere, içeri girdim. Catwoman, tüm yorganı üzerine çekip yüzünü yastığa gömmüş bir şekilde uyuyordu. Onu izlemek bana heyecan verdi. Tam rahatsız etmekten korktuğum için odadan çıkacaktım ki Catwoman uyku pozisyonunu bana çevirdi. Ay ışığının da tam o esnada tüm saflığı ile yüzüne parlaması sonucu, onun kim olduğunu gördüm. Catwoman, narkoleptik güzeldi!
Tüm hislerimi, duyularımı, zihnimi, hayallerimi, umutlarımı, geçmişimi, acılarımı, zevklerimi, rüyalarımı… Her şeyi görebiliyordum, koklayabiliyordum, tadabiliyordum, hissedebiliyordum, düşünebiliyordum. Onun tatlı mırıldanmaları, düzenli ve nazik nefes alış verişleri, ay ışığında parlayan yüzü ve saçları, gümüşservi manzarası, her yanı saran cezbedici kokusu, odayı ısıtan vücut sıcaklığı… Aşk her yerdeydi. Aşk içimdeydi. Ruhuma kılıç darbeleri vuruyordu. Aşkı görüyor, tadıyor, kokluyor ve yaşıyordum. Bu nasıl bir duyguydu? Neden daha önce bunları yaşamamıştım? Narkoleptik güzel, sanırım sana şu an âşık olmuştum. Kafamın içinde yüksek sesle Füsun Önal-Senden Başka şarkısı çalmaya başladı. Bedenim artık benim değildi. Ruhum artık benim değildi. Ben sadece aşktan ibaret olan uykusuz Mr. Darcy’dim. Bacaklarım beni balkona çıkartıp daktilomun başına oturttu. Ruhum ‘’Yaz!’’ diye emir verdi. En güzel hikâyemi yazmaya başladım.
(Işın Uduk)
21/22.12.2018
Kutup keşfimin en güzel anında (penguenleri sevdiğim an) üşüdüğüm için uyandım. Gece uyurken yorganım üzerimden kayıp düşmüş, pencerem de şiddetli rüzgârdan kendiliğinden açılmıştı. Tüm nesneler ve doğa ‘’Uyan artık Işın!’’ diye baskı yapıyordu. Aslında güzel bir uyku çekmemiştim. Günlerdir sürekli kâbuslar görüyordum. Kâbus dediysem, öcüler veya hayaletler değil; bunlardan daha kötüsü insomnia prens… Rüyalarım boyunca ben uyurken, o hayatın tadını çıkarıp bana gülerek bakıyor, benimle alay ediyordu. İtiraf etmem gerekirse ilk gördüğüm andan itibaren aklımdan çıkmamıştı. Fakat aklımdan çıkmama sebebi, hoşlandığım için veya âşık olduğum için değil; rüyalarda sahip olamadığım anıları yaşadığı için nefret etmemdi.
Gece uyurken şarjım bitmiş ve telefonum kapanmış; telefonumu açmamla bildirim yağmuruna tutulmam bir oldu. Sosyal medya hesaplarım, kısa mesajlar,
cevapsız aramalar çığırından çıkmış, telefonum kitlenmişti. Önce tanıdığım ve sevdiğim birinin başına bir şey geldi korkusu yaşasam da takvime bakmamla mutlu oldum. Bugün doğum günümdü!
Yarı uykulu bir hâlde herkese ‘’Teşekkür ederim, nice beraber senelere, iyi ki varsın…’’ gibi kalıplaşmış cevaplar verdikten sonra tekrar yatağıma girecektim ki adı lazım olmayan en yakın arkadaşım aradı. Başta yine sevgilisinden ayrıldığını ve bunu anlatıp telefonda ağlayacağını sansam da benim için düzenlediği kostüm partisini heyecanla anlattı. ‘’Gece gece sıcacık yatağımı bırakıp oraya mı gideceğim?’’ diye huysuzlandım. ‘’Kızım saçmalama… Senin doğum günün için düzenledik. Sürprizimizi bozma. Hem çok erkek gelecek. Belki kısmet buluruz. Bakarsın Batman de olur.’’ Beni en zayıf noktamdan vurmuştu. Herkesin beyaz atlı prens hayali varken benim Kara Şovalye Batman hayalim vardı. Şöyle boylu poslu, geniş omuzlu, zeki, yakışıklı, güçlü, karizmatik bir Batman’e hayır diyemezdim. The Dark Knight serisinden beri Batman’e âşıktım. Hele ki Ben Affleck’in oynadığı son Batman… Partiye gitmeye karar vermiştim ama bir sorun vardı; ne giyecektim? Partiye çok az bir süre vardı ve hiç hazırlık yapmamıştım. Biraz düşündükten sonra, çözümün zaten hep aklımda olduğunu fark ettim.
Hızlıca büyük boy iki bardak filtre kahve içip üstüne Ritalin yuttum. Dolabımdan, üzerime ne bulduysam geçirdim ve Alsancak sokaklarına indim. Alsancak’ta yaşamanın en güzel yanı, her şeyin elinizin altında olmasıdır. Bu da öyle oldu. Alsancak’ın ara sokaklarındaki, genelde kocasına gece sürprizi yapan ev kadınlarının alışveriş yaptığı ufak butiklerde aradıklarımı hemen buldum. Siyah lateks tayt, siyah lateks gövdeye yapışan ceket, siyah topuklu çizme, siyah süs kırbacı ve en önemlisi seksi kedi maskesi! Doğum günü partime Catwoman olarak gidecektim!
Alışveriş sonrası içimi heyecan basmıştı. Bir an önce partiye gitmek istiyordum. Eve döndüğüm zaman kostümüme uzun uzun baktım. Üzerimde ne kadar da güzel duracaktı. Kendi doğum günümün, kraliçesi olacaktım. En yakın arkadaşımı, kimsenin Catwoman kostümüyle gelmemesi konusunda tembihledim. Bu gece, benim gecemdi! Ayrıca yakın erkek dostlarımdan kimsenin Batman kostümü giyip kafamı karıştırmaması konusunda da uyarılarda bulundum. Eğer ki biraz şansım varsa, hayalimdeki erkek Batman kostümü giyip partiye gelirdi. Parti ve Batman sözcükleri heyecanımı arttırdı. Bu yüzden heyecanlıyken en çok yapmayı sevdiğim şeyi yaptım; uyudum.
Rüyamda defalarca kez belimden saran Batman’i gördüm. Fakat en son rüyamın en güzel yerinde, kapımın ısrarla çalınması sonucu sinirle uyandım. Kapıdaki kim olursa olsun kavga edecektim. Tırnaklarımı çıkarıp tıslayarak kapıya gittim. Gelen en yakın arkadaşımdı. Defalarca kez beni arayıp
ulaşamayınca evime gelmiş. Saate baktığımda akşam olduğunu ve geç kaldığımı gördüm. Pamuk Prenses kostümü giyen (Kendine en uygun kostümü bulmuştu.) arkadaşımın yardımıyla hemen hazırlanmaya başladım. Lateksler üzerime tam oturmuştu ama hem kaşındırıyor hem de rahatsız ediyordu. Bir gecelik katlanacaktım. Açıkta kalan dudaklarıma siyah ruj, çeneme beyaz pudra sürerek zarif bir kedicik oldum. Ayrıca yine açıkta kalan ellerime nemlendirici krem ve bakımlı tırnaklarıma siyah oje sürdüm. Aynada kendime baktığımda yürüyen bir cazibeye dönüştüğümü fark edip mutlu oldum. Ama hem uyuyakaldığımdan hem de hazırlanma sürecim uzun sürdüğünden partiye geç kalmıştım. Arkadaşım son düzenlemeleri yapmak üzere beni bırakıp partinin yapılacağı bara gitti. Ben de son hazırlıkları tamamlayıp yanıma aldığım bir kutu Ritalin ile yola koyuldum.
Alsancak’ın ortasında bu kostüm ile dolaşmak, pek akıllıca bir davranış olmadı. Her yandan abazan erkekler laf atıyor, kedi sesini taklit etmeye çalışıyor ve süt ikram ediyordu. Kıyafetim, bu havada bile, çok terlettiği için paltomu giymemiştim. Ayrıca evim ve bar yürüme mesafesindeydi, buna güvenerek kimse görmeden varırım diye hesap edip yanılmıştım. İğrenç erkeklerin gece rüyasına giren seksi Catwoman olmak istemiyordum. Koşmaya başladım. Daha doğrusu kaçmaya…
Alsancak’taki barların çoğunu barındıran sokağa vardığımda koşmaya kesip kadınsı ve cezbedici havamı takındım. Artık Catwoman’dım! Catwoman olmak ve parti uykumu açıp enerji vermişti. Kendimi muhteşem hissediyordum. Bara yaklaştığımda kalp ritmim hızlandı, gözüm kararmaya başladı. Kapıda Batman’i gördüm! Batman kostümlü bir erkek kapıda beni bekliyordu! Biraz çelimsiz ve kısa boylu olmasına rağmen heybetli muhteşem kostümüyle kapıdaydı. En sevdiğim arkadaşım, mekâna harika bir giriş yapayım diye bir arkadaşımıza veya bana ayarlamaya çalıştığı bir erkeğe Batman kostümü giydirip beni beklemesini söylemiş olmalıydı. Bu beni çok mutlu etmişti. Yanına gittiğimde göz göze geldik. Çok güzel koyuyordu. Ayrıca gözleri çok güzel parlıyordu. Hayat dolu ve canlı… Hiçbir şey söylemeden Batman’in koluna girerek bara giriş yaptım. Batman’in kuvvetli kolları, heybeti, karizması ve sıcaklığı başımı döndürüyordu. Onun yanında bara girerken kendimi gerçek bir prenses olarak hissettim. Hayatımdaki en iyi doğum günü partisiydi!
Mekâna giriş yaptıktan sonra, Batman’in kolundan çıkıp arkadaşlarımın yanına gittim. Batman’in kim olduğunu çok merak ediyordum. Batman de beni bıraktıktan sonra başka bir masaya geçmişti. Hemen en yakın arkadaşıma Batman’in kim olduğunu sordum. Verdiği cevap kafamdan aşağıya kaynar sular dökülmesine sebep olmuştu. Batman, benim için gelmemişti. Barın sahibi, barı aynı anda başka bir kostümlü doğum günü partisi için de kiralamıştı. Bu yüzden hiç tanımadığım birinin kolunda bara girmiştim. Hayatımda hiç bu kadar utanmamıştım. Neyse ki Pamuk Prenses, Kill Bill’deki The Bridge, Red Kit, Naruto,
Kleopatra ile Sezar ve adını bilmediğim birçok farklı köstüm giyen arkadaşlarım bana her şeyi unutturdu, içkilerimizi havaya kaldırıp geceye başladık. Tek bardak alkol bile uykumu aşırı getirdiği için çok içmemeye karar verdim. Sadece tek bir kadeh şampanya içecektim. Öyle olmadı…
Yavaş yavaş sarhoşluğum ve saatin ilerlemesi yüzünden uykumun arttığını hissedebiliyordum. Uzun bir süre sonra ilk defa bu kadar uyanık kalıp gece yarısını geçirmiştim. Bunun farkında olan Pamuk Prenses kostümlü en yakın arkadaşım, organizatörden pastayı getirmesini istedi. Pastanın gelmesiyle alkışlar ve ‘’İyi ki doğdun…’’ şarkılarıyla sahne çıktım. Ama sahnede yalnız değildim. Batman’de sahnedeydi! Diğer doğum günü çocuğu Batman’di. Onunla beraber pastamızı kesip herkese gülücükler dağıttık. Hayatımın en ilginç anlarından biriydi. Hem utanıyor hem de kendimi muhteşem hissediyordum. Batman’de beni cezbeden bir şeyler vardı. Onunla tanışmayı çok isterdim ama bir erkek olarak haddimi bilmeli ve ilk adımı o atmalıydı. Onun atacağı adımı bekleyecektim.
Barın kapanma saati gelip çattığında Batman’in halen daha adım atmamış olması beni çok üzdü. Arkadaşlarım artık partinin bittiğini ve gitmek istediklerini söyledi. Ben de onlara ‘’Siz gidin. Benim evim yakın zaten. Önce lavaboya gideceğim. Beni beklemeyin’’ dedim. Başta ‘’Olmaz öyle…’’ demelerine rağmen sonradan hepsini gönderdim. Lavaboya gidip kendime aynada baktım. Maskenin altındaki gözlerim, uykusuzluktan, kanlanmaya başlamıştı. Uyku dürtüm bir canavar gibi içimden fırlamak istiyordu. Bir an başım döndü ve klozetin kapağını kapatıp üstüne oturdum. Gözlerim kendiliğinde kapandı.
Rüyamda Batman’in kollarındaydım. Arabasını Gotham’ın sokaklarında son sürat kullanıyordu. Beni evine götürdü ve kucaklayıp yatağına yatırdı. Amacı kötü değildi. Bana bakıp kahve içiyor ve beni aşkla izliyordu. Ondan etkilenmemek olanaksızdı.
Bir ara yüzüme parlayan bir ışık yüzünden uyanır gibi oldum ve rüyayla karışık güzel yüzünü gördüm. Yüzü tam belli değildi ama karanlıkta parlayan bir ışık gibiydi. Kokusu başımı döndürüyordu. Bana sarılmasını ve saçlarımı okşayıp uyutmasını çok isterdim. Fakat benim Batman’im kibar ve nazikti. Kendini dizginleyebilirdi. Beni öp ve sarıl diye mırıldandım. Sonra yine dalmışım…
Gözlerimi açtığımda, tam karşımda Ayhan Işık bana gülümsüyordu. Başta korksam da bunun poster olduğunu anladım. Çift kişilik, çok rahat, ortopedik bir yatakta yatıyordum. Üzerimde pamuklu, çok güzel kokan, pembe pijamalar vardı. Kafamı kaldırdığımda çok düzenli, sade ve raflarında kitaplar dolu olan bir odada olduğumu fark ettim. Burnuma çok güzel yemek kokuları, kulağıma da Yeşilçam filmlerinde duyduğum bir şarkı geliyordu. Ayağa kalktığımda, odanın balkonunun deniz manzarasına açıldığını gördüm. Balkonun ortasında eski bir daktilonun ve
eski bir kitabın olduğu masa vardı. Deniz, güneş ışığı ile çok güzel parlıyordu. Denizin kokusu, dinginliği, harika görüntüsü ruhuma huzur vermiş, beynimi berraklaştırmıştı. Manzaraya bakmaya doyamadım. Acaba rüyada mıydım? Rüyada değilsem, ben neredeydim? Dün çok içmiştim ve hiçbir şey hatırlamıyordum. Yoksa… Yoksa geçenlerde uyumak için izlediğim Küçük Emrah ve Oya Aydoğan’ın oynadığı Zavallılar filmindeki gibi içkime ilaç atılıp kötü şeyler mi olmuştu? Ama kendimi hiç de kötü hissetmiyordum. Hatta belki de hayatımda ilk kez bu kadar iyi hisler yaşıyordum.
Odadan sessizce çıktım. Kapıyı açmam ile güzel kokuların ve şarkının suratıma çok hoş çarpması bir oldu. Anladığım kadarıyla birisi Füsun Önal-Ah Nerede şarkısını dinleyip (Ara ara katılıyordu.) yemek yapıyordu. Beyaz duvarlarında eski Yeşilçam filmlerinin posterlerinin asılı olduğu bir koridordaydım: Sevmek Zamanı, Küçük Hanımefendi, Acı Hayat, Vesikalı Yârim… Sesler koridorun sonundan geliyordu. Yavaşça oraya doğru yürüdüm. Solumdaki ilk odanın kapısı açıktı ve içeriye göz gezdirdim. Duvarda kocaman bir projeksiyon perdesinin asılı olduğu, ufak bir sinema salonuydu. Hemen yanındaki odanın da kapısı açıktı. Orası ise kıyafet odası gibiydi. Çok düzenli ve farklı renklerde gömlekler, genelde koyu tonlarda pantolonlar, paltolar, ayakkabılar, parfümler… Kusursuz bir erkeğin sahip olması gereken her şey var gibiydi. Beni kaçıran veya evine getiren adam kendine bakmayı seviyordu. Odaya dikkatli baktığımda, köşesinde onu gördüm! Şu anda içi boş olan Batman kostümü! Demek, dün geceki kısa boylu Batman’in evindeydim. Ama nasıl olmuştu? Hiçbir şey hatırlamıyordum. Birden seslerin geldiği odadan, elinde tabaklarla yüzünü tam göremediğim bir adam çıkıp beni görmeden karşıdaki odaya girdi. Peşinden biraz korku ve heyecanla yavaşça gittim.
Karşımda, kocaman bir kahvaltı masası; onu düzenleyen, sırtı bana dönük bir adam vardı. Masada, klasik bir kahvaltıda olması gereken her şey vardı: çeşit çeşit zeytinler, farklı peynirler, normal ve çeri domatesleri, sebzeler, meyveler, çay, kahve, reçeller, ballar, ekmekler, gevrekler, poğaçalar… Bunun yanı sıra daha önce bir Türk kahvaltısından görmediğim; kruvasanlar, wafflelar, lezzetli görünen omletler, üzerine pasta süsü dökülmüş ekmek dilimleri, göçmen arkadaşlarımın getirdiği ve daha önce yediğim banitzalar, Hollywood filmlerinde gördüğüm donutlar… Kendimi Harikalar Diyarı’ndaymışım gibi hissettim. Tüm bunlar benim için miydi? Sırtı dönük olan Batman, büyük bir ciddiyet ve konsantreyle çalışıyordu; halen daha beni fark etmemişti. Hafif bir öksürükle kendimi belli ettim. Bana doğru döndüğünde çığlık attım. Bu insomnia prensti!
Çığlık atmamla elindeki tabakları yere düşürüp kırması bir oldu. Demek ki Batman en başından beri oydu! Tüm gece hoşlandığım adam, en nefret ettiğim insandı. Fakat şu anda gözüme hiç de kötü biri olarak gelmiyordu. Yerdeki kırılan tabak parçalarını temizlemesine yardım etmek için yanına eğildim. Heyecanla
özürler diliyor ve hızlıca toparlamaya çalışıyordu. Tam yerdeki bir tabak parçasını tutacaktım ki önce o davrandı ve parçanın sivri kenarıyla elini kesti. Ayağa kalkıp bir peçeteyi eline bastırdı. Ben de panik oldum. ‘’Öyle olmaz. Evinde ecza dolabın nerede?’’ diye sordum ve ‘’Uyandığın odanın tam karşısında banyom var, orada’’ dedi. Bunları söylerken canının yandığı yüzünden belliydi. Yüzünün o ifadesi beni telaşlandırdı. Aceleyle banyosuna koştum ve yarayı temizlemek için gerekenleri aldım.
İkimiz de konuşmuyorduk. Üçlü bir koltukta diz dize oturmuş, onun yarasını sarıyordum. Bir an güneş yüzümüze vurdu ve kafamı kaldırdığımda, kahverengi gözlerinin parlaklığını gördüm. Beni adeta içine hapsetmişti. Gördüğüm en güzel rüya bile bunun yanında kâbus kalırdı. Ayrıca elinin sıcaklığı, nefes alış verişinin tatlılığı, beni sessizce izlerken ki masumiyeti, kokusu… Başım dönüyordu, omzunda uyumak istiyordum. Daha önce başımdan beni etkileyen ilişkiler geçmişti ama şu ana kadar hissettiklerimi tarif edemezdim. Sanırım ona âşık oluyordum…
Ayas Udu
22.12.2018 – Sabah
Yaramı temizlemesini izlemek dünyanın en güzel aşk filmiydi; kesik çok derin olmadığı için kadere lanet okudum. Bu filmin bitmemesi için kolumun kopmasına razıydım. Aşk uğruna ‘’Hasret Sancısı’’ filminde bir kolunu feda eden Ferdi Tayfur olmak istiyordum. Elimin pansumanı bittikten sonra; aynı pozisyonda, sessizce oturup hiçbir şey yapmamaya başladık; buzdağının görünen kısmında hiçbir şey yapmıyorduk. Bozdoğanın görünmeyen kısmında ise kafamın içinde yaşayan Sabahattin Ali, Jane Austin ve William Shakespeare el ele vermiş; öykü, roman ve sone karışımından oluşan dünyanın en güzel aşk kitabını yazıyordu.
Oluşan sessizlik ortamını bozmaya karar verdim. Ben halimden memnundum ama canı sıkılıp gitmesinden korkuyordum. Ayrıca saatlerdir ona kahvaltı hazırlamaya çalışıyordum; şu kahvaltının çok az bile tadını bakmazsa yarın yerli ve tirajı düşük gazeteler beni yazardı: ‘’Genç reklamcının muhteşem kahvaltı masası intiharla son buldu! 26 yaşındaki Ayas Udu isimli reklamcı ve yazar adayı genç, sevdiği kadına yaklaşık 4 saat uğraşarak kahvaltı hazırladı. Fakat sevdiği kadın, kahvaltı etmeden kalkıp gittiği için anlık sinir kriziyle kendini denize attı.’’ Yazar olamadan ve narkoleptik güzelin elini tutup Konak Kordon’da bizi yakalamaya çalışan gül satıcısı, avcı-teyzelerden kaçmadan ölmek istemiyordum; sessizliği bozdum: ‘’Işın, adın buydu demi? Acıkmışındır, kahvaltı
yapmak ister misin?’’ Daha önce sadece psikiyatri muayenesinde 30 dakika gördüğüm, kim olduğunu bilmeden barda bırakmamak için evime getirdiğim ve gümüşservi şahitliğinde âşık olduğum kadına harika bir giriş yapmıştım. Tebrikler Don Juan…
Sert bir şekilde suratıma baktı. Tam ağzımı açıp her şeyin açıklamasını yapacaktım ki gülümseyerek ve heyecanla ‘’Olur, Aya’z’!’’ dedi. Bana gülümsemişti ve heyecanını elimi bırakmamasından anlayabiliyordum; bu hayatımın en güzel anlarından biri olabilirdi ama adımı yanlış söylemişti. Uğruna dünyayı yakabileceğim sevdiğim kadın olsa da bu hatayı görmezden gelemezdim ve ‘’Aya’z’ değil, Aya’s’ dedim. Lütfen, dikkat et. Bu konuda hassasım.’’ Sakin ol, Balzac! Şu anda tüm gece, soğuğun altında, acı çekerek uğruna sayfalarca hikâye yazdığın kadını azarlıyorsun. Gerilmiş ipler eşliğinde masaya geçtik. Hatamın farkındaydım, onun da yüzü düşmüştü.
Gece, Işın’ın yüzüne parlayan ay ışığını gördüğümden beri kendimde değildim ve hareketlerimi kontrol edemiyordum. Ama şu an yaptığımın çok saçma olduğunu ve dünyanın en aptal insanının bile yapmayacağı bir tepki olduğunu biliyordum. Sessizce idamını kabullenmiş mahk m gibi suratına baktım; darağacı, elektrikli sandalye, kurşuna dizilmek, giyotin veya celladın baltası… Her şeye razıydım. Fakat o beni kalbimden vurmayı tercih etti. Mahcup bir ifadeyle tabağına baktı ve özür diledi. Onu bu şekilde görmek, benim için Game Thrones dizisindeki ‘’Shame!’’ sahnesinden daha utanç vericiydi. Sevdiğim kadına söylediğim ilk sözlerim, kibirli ve aşağılayıcıydı; fazla Gurur ve Önyargı okumanın, Mr. Darcy’e özenmenin zararlarını yaşıyor ve utanıyordum. Hemen durumu kurtarmak için reklamcılık yeteneklerimden faydalandım: ‘’Bakın Işın Hanım. Şu an gidişatın kötü gittiğinin farkındayım ama sağlıklı iletişim için karşılıklı birbirimizi ve hedef kitlemizi tanımalıyız. Bize biraz daha zaman verin. Her şey güzel olacak.’’
Ağzımı açtıkça onu daha fazla soğuttuğumun farkına vardım. Bu yüzden susup gitmesini bekleyecek ve gittiğinde bitpazarından satın aldığım çakma samuray kılıcım ile harakiri yapacaktım. Ama reklamcı (Bakınız: Don Draper) ağzıyla saçmaladığım ciddi cümleleri dinleyince kahkaha atmaya başladı. Sanırım espri yaptığımı sanmıştı. Ben de içimden, beni kurtardığı için, algısına teşekkür ederek onunla beraber gülmeye başladım.
Işın Uduk
Adını yanlış söylediğim için doğal olarak bana kızmıştı. Bana da insanların ‘’Işık veya Işıl’’ demesine katlanamıyordum. Bu yüzden onu çok iyi anlıyor ve hatamın farkındaydım. Ona karşı mahcup olmuştum. Verdiği tepkide de sonuna
kadar haklıydı. Ama sonrasında benim üzüldüğümü görünce, durumu toparlamak için saçmalamaya başladı. Saçmalaması çok hoşuma gitti. Şu anda gözümde dünyanın en tatlı insanı olabilirdi. Ayrıca bana özel hazırladığı şu kahvaltı sofrası her şeye bedeldi. Keşke hazırladığı her şeyin tadına bakabilseydim, ama hem heyecandan hem yorgunluktan hem de içinde bulunduğum hislerden iştahım kapanmıştı. Bir an önce yatağa girip kendimi dünyaya kapatmak ve derin bir uyku çekmek istiyordum.
Kahvaltı tabağımla oynarken, ciddiyetle, beni izlediğini fark ettim. Onun da iştahı kapalı gibiydi veya benim hazırladıklarını beğenmediğimi düşünüp keyfi kaçmıştı. Biraz ortamı yumuşatmak için dün geceyi sordum. Dün gece neler olmuştu da buraya gelmiştim? Bu soruyu en başında sormam gerekliydi fakat tüm bu olanlar çok hızlı gelişmişti. Tüm ciddiyetle söze başladı:
‘’Öncelikle seni buraya, izinsiz ve rızan dışı, getirdiğim için özür dilerim. Kötü bir amacım yoktu. Dün ikimizin de doğum günüymüş; tesadüfen aynı yerdeki ortak partiyi paylaştık. Senin, inan bana, kim olduğunu evime getirene kadar bilmiyordum. Parti sonunda seni uyuyakalmış bir şekilde lavaboda buldum. Arkadaşlarına haber vermek istedim ama herkes gitmiş; üzerinde telefon da yoktu. Ben de kostümümün cebi olmadığından telefonumu arabada bırakmıştım. Bu yüzden seni orada bırakmak istemedim ve bana getirdim. Yemin ederim ki aramızda yanlış bir şey geçmedi. Zaten üzerini filan da kapıcımızın eşi değiştirdi. Bana inanmazsan ona sorabilirsin. Ayrıca üzerindekiler annemin pijamaları. İnsan annesinin pijamaları giyen birine şehvet duyabilir mi?’’
Açıklamaları mantıklı gelmişti ama anlattıklarından öte anlatım biçimine dikkat etmiştim. Suç işlemiş ve cezadan korkan bir çocuk gibiydi. Hafif kekeleyerek, heyecanla her şeyi anlattı. Her ne kadar onu tanımasam da ona sonuna kadar inandım ve güvendim. Gülümseyerek ‘’Benimle ilgilendiğin için teşekkür ederim. Sana borcumu nasıl ödeyebilirim?’’ dedim.
Ayas Udu
Hayali, İzmir Büyükşehir Belediye başkanı olmak isteyen biri için gayet etkili, akıcı ve karizmatik konuşmuştum. Benden etkilenmişti ki borçlu kaldığını hissediyordu. ‘’Bebeğim, ne borcu? Öyle şey olur mu? Ama illa ki borç ödemek istersen; geri kalan hayatında benim kraliçem, çocuklarımın validesi olabilirsin. Veya kalbindeki dört odacıktan birini bana hediye edebilirsin.’’ Şanslıyım ki düşündüğüm üçüncü sınıf edebiyatçı sözlerini ağzımdan kaçırıp söylememiştim. Ama acilen bir cevap vermem gerekliydi. Öyle bir cevap vermeliydim ki hem havalı hem de cezbedici olmalıydı. Beynimin derinliklerine inip günler önce, gece oyunumda, gittiğim Sasalı Hayvanat Bahçesi’ni düşündüm. Mirkete verdiğim
taktikler nelerdi? Geriye dönelim: ‘’Bak evlat! Kadınlar basit canlılardır. … Tek yapman gereken kendine güvenip cazibeni kullanman. … ‘’
Kendime güvenmeliydim. Kendine güven! Hadi Ayas yaparsın! Sen reklamcısın, alfa erkeksin, yazarsın, yaratıcısın… Geliyor… Muhteşem cevabım hazırdı: ‘’Hmm, ne borcu canım? Kim olsa aynısını yapardı. İnsanlık görevi…’’ En hızlı intihar yöntemi: şırıngayla belli bir dozun üzerindeki kas gevşeticiyi damardan enjekte etmek; kesin ve acısız ölürsünüz. (Sakın evde denemeyin.) Bankamatikten maaşını çekmesine yardım ettiğim teyzelere verdiğim cevabı, şimdi de sevdiğim kadına vermiştim. Gözlerimin önüne elinde ziliyle ‘’Utan! Utan!’’ diye bağıran Hababam Sınıfı’ndaki Hafize Ana geldi; saçlarımı kazıyıp Konak Kordon’unda bana utanç yürüyüşü yaptırıyordu. (Yine, Game Of Thrones ve Shame sahnesi.)
Neyse ki narkoleptik güzelim durumu toparladı ve beni Alsancak’taki evine akşam yemeğine davet etti. ‘’Aşçılığım çok iyi değildir ama elimden geleni yapacağım’’ dedi. Sevdiğim kadın, senin elinden ekmek arası cicada (Çin’de haşlaması ve kızartması yapılan bir çeşit böcek) olsa yerim. Ama tabi ki bunu söyleyemeden ‘’Teşekkür ederim, gelirim tabi’’ dedim ve kocaman bir çikolatalı kruvasını ağzımı, burnumu batırarak yemeğe başladım. Ağzımdaki çikolatayı gülerek peçeteyle temizledi ve keyifli bir sohbete başladık. Onunla konuşmak, güldürmek, gülmek, onu tanımak… En heyecanlı gece oyunumdan bile güzeldi.
Işın Uduk
Ben ve yemek hazırlamak, iki uzak kavram… Aklıma bu saçma fikir nereden gelmişti? Bana üşenmeyip böyle bir sofra hazırlayan birine, salata veya makarna mı yapacaktım? Ama sonradan fark ettim ki; onu akşam yemeğine davet etmiştim, yemekleri ben hazırlayacağım dememiştim. Alsancak, ev yemekleri yapan lokantalarla doluydu. Herhangi birinden lezzetli yemekler satın alabilirdim. Ah şu kadınsal zekâm…
Kahvaltıdan sonra masayı toplamasına yardım edecektim ama beni durdurdu; ‘’Yorucu bir gecenin ardından duş almak istersin diye, kokuna ve tenine uygun şampuan ve duş jeli satın aldım. Ayrıca bunların yanı sıra diş fırçası, yumuşak havlu, üzerine uygun kıyafetler satın aldım. Birde Feriha teyze, Catwoman kostümünü temizleyip getirecek. Şimdi izninle ben masayı toparlayayım, sen de biraz kendine gel.’’ Ses tonu o kadar nazik ve düşünceliydi ki etkilenmemek elde değildi. Benim için bu kahvaltı ve satın aldıkları…
‘’Teşekkür ederim ama ne gerek vardı, bunca şeye? Bir taksiye atlar, eve giderdim’’ dedim. Hayatımın en büyük yalananı söylemiştim. Şu an eve gitmek değil, senin omuzlarında uyumak istiyordum! Tahmin edemeyeceğim bir cevap
verdi: ‘’Olur mu, öyle şey? Sen bu eve giren en değerli misafirsin! Seni rahat ettirmek en büyük görevim! Ayrıca, sakın yanlış anlama, uyumak istersen birazdan güneş ışınları odamı çok güzel vuracak. Bu havalarda uyumak için çok güzel bir fırsat.’’ Psikiyatristin yanında tanıştığım ve demin ki çekingen, saçmalamaya müsait çocuk adeta ‘’Christian Grey’e’’ dönüşmüştü ve tüm dünyamı yok edebilecek bir meteor gibi hızla üzerime geliyordu. Benim de ondan kaçmaya niyetim yoktu ama bir kadın olarak ağırdan alıp naz yapmam gerekliydi, kadınlığın yazılı olmayan kuralları vardı. Tam kendimi naza çekecektim ki tekrar yüzüne güneş vurdu. Güneş ışığının altında parlaması çok hoşuma gitmiş, yıllardır uykulu bedenime canlılık katmıştı. Burada kalmaya karar verdim. Banyonun yerini gösterip masayı toplamaya gitti.
Ayas Udu
Akşam onun evine yemeğe gidecektim. Aynaya baktığımda artık utangaç ve çekingen tip Ayas Udu değil, genç kadınların sevgilisi ‘’Christian Troy’’ vardı. Kadınların üzerindeki etkili tesirimden dolayı lisede Chuck Bass, üniversitede James Bond lakaplarına sahip olmuştum. Bu lakapların hakkını veriyordum.
Masayı toparlarken eski sevgililerim ve onlarla yaşadığım ilişkiler aklıma geldi. Hepsi çok güzel ve iyi kadınlardı ama hiçbiri Işın’ın bana, geceden beridir, hissettirdiği duyguları yaşatmamıştı. Belki de yeni yeni aşkın yangınında kavrulduğum için öyle geliyordu, bilemem. Fakat şu an çok mutluydum ve Işın ile bir ömür boyu mutlu olmak için elimden geleni yapacaktım.
Tabakları makineye yerleştirdim, masayı güzelce sildim, evi havalandırdım. Güzel bir taş plak ile kendimi ödüllendirmeye karar verdim. Ama bu ödüle tek başıma sahip olmak istemiyordum. Işın’ın duş alması bitmiş olacak ki sesi gelmiyordu. Ona ne tarz müzikler dinlemek istediğini sormak için üzerini değiştirdiği -benim- odama gittim. Kapıyı kibarca tıklattığımda ses gelmedi, biraz daha sert tıklattım ve sesimi yükselterek ‘’İyi misin?’’ diye sordum; yine ses seda yoktu. Endişelenerek odaya girdim. Şanslıyım ki kapıyı kilitlememişti. Yüreğim ağzıma geldiği anda gördüğüm sahne beni büyüledi. Ona satın aldığım pembe havluya sarılmış, mışıl mışıl uyuyordu. Duştan sonra saçlarını kurutup üzerini değiştirmeden uyuyakalmıştı. O kadar güzel, tatlı ve zarifti ki sanki gerçek bir kadın değil de yatağa çizilmiş bir portreydi. Ona bakmak, onu hissetmek, onu yaşamak… Tekrar bedenim ve ruhum kontrolden çıktı. Işın’ın üstünü örterek balkona çıktım ve ruhumun emriyle yeni bir şeyler yazmaya başladım.
22.12.2018 (Akşam)
Işın Uduk
Gözlerimi açtığımda hava kararmıştı. Çok üşüyordum. Sonradan fark ettim ki üzerimde hiçbir şey yoktu. Ne büyük rezillikti! Bekâr bir erkeğin evinde çıplak uyuyakalmıştım. Umarım Ayas beni bu halde görmemiştir, tanrım lütfen… Fakat kendimi ilginç hissediyordum. Uzun bir süre sonra ilk defa uykumu almıştım ve dinçtim. Bu duyguyu özlemiştim.
Utançla üzerime Ayas’ın hediye ettiği mor kazak ve kot pantolonu giydim. Aldıkları sanki benim için dikilmişti. Sadece bakışlarıyla ölçülerimi nasıl bilebilmişti? Aynada dağılmış saçlarımı düzelttikten sonra kahvaltı yaptığımız odaya gittim. Karnım çok acıkmıştı ve aklımda unuttuğum bir şey hakkında soru işaretleri vardı. Acaba ne unutmuştum? Durun bir dakika! Ayas’ı bu akşam yemeğe davet etmiştim ve akşama kadar davet ettiğim adamın evinde uyuyakalmıştım. Kendimi çok mahcup hissediyordum.
Odaya girdiğimde gözlerime inanamadım. Kızarmış tavuk, salatalar, balıklar, çeşitli mezeler ve şarap vardı. Ayas da masanın yanındaki koltukta sessizce kitap okuyordu. Beni görünce gözlerini kitaptan kaldırdı ve kibarca ‘’Günaydın. Veya iyi akşamlar’’ diyerek gülümsedi. Ne diyeceğimi bilemedim. Ağzımdan sadece kekeleyerek ‘’Bütün… bunlar… benim için mi?’’ çıktı. Ayas biraz yüzünü buruşturup masaya bakarak: ‘’Çok özür dilerim ama seni uyandırmaya kıyamadım. Ayrıca sanırım duştan çıktığın gibi uyuyakalmışın. Bu yüzden odaya girmek pek doğru değildi. Yabancı bir erkeğin seni o şekilde görmesi pek hoşuna gitmezdi. Ve yemek hazırladığım için de özür dilerim. Seni bekledim. Sen uyanmayınca da senin yerine ben hazırladım’’ yine çok naif ve zarifti. Christian Grey veya -benim bulduğum- insomnia prens lakaplarını hak ediyordu. Aklıma bir soru takıldı ve bekletmeden sordum: ‘’Bütün bunları sen mi hazırladın?’’ Eliyle beni masaya davet etti ve ‘’Eh elimden gelen her şeyi yaptım. Aslına bakarsan bunları hazırlayan ben değilim. Ruhum…’’ dedi. Ruh kelimesini kullanması hoşuma gitmişti. Oldum olası ruhlara ilgim vardı. Tanrıyla pek ilgili biri olmasam da ruhlara ve reenkarnasyona inanıyordum. Onunla kahvaltıda biraz sohbet etmiştik ama genel geçer konulardan ve havadan sudan konuşmuştuk. Şimdi ise onu tanımaya bu güzel yemekler eşliğinde, en sevdiğim konudan başlayabilir, düşüncelerini öğrenebilirdim. Yemek servisinden sonra söze başladım:
‘’Az önce bütün bu güzel yemekleri ruhum hazırladı, dedin. Daha birbirimizi yeni tanımaya başlamışken biraz saçma olacak ama ruhlara inanıyor musun?’’
Şaşırarak ve gülümseyerek cevap verdi: ‘’Nereden çıktı bu?’’
‘’Biliyorsun uyumayı çok seviyorum. Bu yüzden son zamanlarda çok fazla sosyal bir hayatım yok. Ben de rüyalarımda ruhumun dünyayı dolaştığına
inanıyorum. Ayrıca öldükten sonra da ruhumun başka bir bedende tekrar dünyaya geleceğine inanıyorum.’’
Şarabından bir yudum aldı. Konuşmaya hazırlanan bir politikacı gibi öksürerek söze girdi: ‘’Hazır birbirimizi tanıyorken seninle açık konuşacağım ki ruhlara ve tanrıya inanmıyorum. Ama ateist değilim. Ben bilime ve doğaya hayranım. Bu sebeple bilimin açıklayamadığı veya çürütemediği her şey benim için bilinmezdir. Bir agnostiğim. Bunun yanı sıra doğaya ve hayvanlara duyduğum hayranlıktan dolayı panteizmi tanımaya çalışıyorum.’’
Çok akıllıca ve bilgece konuşmuştu. Söyledikleri ve açık sözlülüğü hoşuma gitmişti. Türkiye’de yaşayan çoğu insanın aksine ilk tanıştığı kişiye dini inançlarını çok rahat bir şekilde açıklamıştı. Onunla tartışmak ve bilgi alış verişi yapmak güzel olabilirdi. Sohbeti sürdürdüm:
‘’Peki, ruha hiç mi inanmıyorsun? Ölünce nereye gideceğiz? Veya yoktan mı var olduk? Önceki hayatımız yok mu?’’
Ayağa kalktı ve ‘’Hemen geliyorum’’ diyerek odadan çıktı. Çok şaşırmıştım. Önce bana kızdığını veya sohbetten sıkıldığını sandım. Ama çok kısa bir sürede, elinde bir kitapla geri döndü. Kitabı bana uzattı. Jack London – Yıldız Gezgini kitabının birinci baskısıydı. Kitabı göstererek ‘’Bu kitap senin inancını konu almış, çok güzel bir roman. Sana hediye etmek isterim’’ dedi ve yerine geri döndü. Tekrar söze başladı: ‘’Benim için ruh demek duygularım ve aklım demektir. Yoktan var olmadık. Biz düşünceden oluşarak dünyaya geldik. Atalarımızın düşünceleriyle doğduk ve büyüyoruz. Bu dünyadan da göç ettiğimizde ruhumuzla değil, düşüncelerimizle farklı bedenlerde yaşayacağız.’’ Hafif gülümseyerek ‘’Tabi, dediğin gibi reenkarnasyon gerçekse de şu anda Leonardo Da Vinci ve Friedrich Nietzche’nin ruhunu yaşatıyor olmayı çok isterdim.’’
Bana verdiği kitap için teşekkür ettim ve sayfalara dokunup okumaya başladım. Güzel bir kitaba benziyordu. Ayrıca Ayas’ın konuşmasından etkilenmiştim. Zaten daktilosu ve kitapları da ilgimi çekmişti. Reklamcı olduğunu hatırlıyordum ama reklamcılıktan daha ötesi de var gibiydi. Gerçekten hayranlık uyandıran biriydi. Onu daha yakından tanımak için sabırsızlanıyordum. Onu soru yağmuruna tuttum.
Ayas Udu
Okyanusta hazine arayan korsan, çölde vaha arayan bedevi, Türkiye’de sohbet edebileceği insan arayan Ayas Udu… İtiraf etmek gerekirse bugüne kadar karşıma sohbet edebileceğim bir kadın veya daha da kötüsü bir insan çıkmadı. Maalesef sığ ve yüzeysel düşünen insanların kapladığı bir ülkede yaşıyorum.
İnsanlarımız kitap okumuyor, sanatı boş görüyor, kendini geliştirmek için uğraşmıyor, yabancı dil öğrenmek için çabalamıyor, kendi ana dilinde bile yazı yazamıyor ve doğru konuşamıyor, dogmatik düşüncelerden kurtulamıyor, kendileri gibi düşünmeyen insanlara hoşgörülü yaklaşmıyordu. Türk insanı uyuşukluk ve merak duygusunun çarpıtılıp boş yerlere yoğunlaşması üzerine yaşıyordu. Bugün … ünlüsü ne giydi? … ünlüsü kiminle sevgili? Evlenme programlarında kim kimden elektrik aldı? Bir şaklaban tarafından ıssız adaya yerleştirilen onlarca mal, bu hafta aralarından kimi eledi? İnsanımız tüm merak duygusunu bunlarla köreltiyordu.
Şanslıyım ki dün gece, Catwoman kostümünün içinden Işın adında değerli bir kitap çıktı. Sürekli uyumasına neden olan bir hastalığa sahip olmasına rağmen kendini iyi yetiştirmiş ve açık, kaliteli, içerisi dolu düşüncelere sahipti. Ona, onu tanımadan âşık olmuştum. Ama bu akşam ki sohbetimiz bile, onun tabiriyle ruhumun, benim tabirimle mantığımın ne kadar doğru tercih yaptığının kanıtıydı. Kısacık sohbetimizden büyük bir keyif almıştım; hayatım boyunca bu sohbeti tekrarlamaya hazırdım.
Gece yarısına kadar sohbet ettik, yemek yedik ve şarap içtik. Artık saatin geç olduğunun ikimizde farkındaydık. Onun burada benimle kalmasını çok istiyordum; ama zaten hiç tanımadığı bir erkeğin evinde yeterince uzun kalmıştı. Bu yüzden kalkmak istediğinde ona mâni olamazdım. Tavırlarından, konuşmasından ve bakışlarından bugünün tekrarlanacağına, hatta sonsuza kadar süreceğinden emindim. Şu iğrenç evlenme programlarında söylendiği gibi ‘’Karşılılık yüksek voltaj elektrik alıyorduk.’’
Saat 23.00 gibi uykusunun geldiğini ve kalkmak istediğini söyledi. Feriha teyzeden temizlenmiş kostümünü alıp onu arabayla evine kadar ben bıraktım. Bu gece sözde yemekleri o hazırlayacaktı. Gülerek bunu hatırlattım ve özür mahiyetinde beni evine, kahve içmeye, davet etti. Heyecanla evine çıktık.
Dürüst biri olarak evini çok dağınık bulduğumu itiraf etmeliyim. Ama sürekli uyuyan bir kadın olduğundan, bu kabul edilebilirdi. Uykusuz kaldığım zamanlarda algımın genişlemesini artırmak için temizlik ve düzen takıntısı oluşturmuştum. Eğer rahat bir çalışma ortamı istiyorsanız, temiz ve düzen içerisindeki bir odada bulunmalısınız. Bu yüzden en ufak dağınıklık ve pislik beni rahatsız ediyordu. Bu konunun üzerinde çok durmadım, ilerde onun evini severek toparladım. Bana kahve yapıp ikram etti. Koltuklarda karşılıklı oturmayı beklerken yanıma oturmuştu. Diz dize, göz göze, nefes alış verişlerimizin sıcaklığı ile kahve içiyorduk. Konuşmamıza gerek yoktu. Çünkü bakışlarımız ve gözlerimizdeki derinlik her şeyi anlatıyordu. Tüm aşkı, tüm hayatı, tüm mutluluğu, tüm hayalleri, tüm zıtlıkları… Çok uyumaktan morarmış gözler ile uykusuzluktan kanlanmış gözler birbirine hayranlıkla bakıyordu. Bu bir irade savaşıydı. Aşk
savaşıydı. İrademin kuvvetli olduğunu düşünürken yanılmışım. Dayanamayarak hiçbir söz söylemeden kahvesini ve kendi kahvemi kenara koyarak dudağımı dudağına yaklaştırdım ve tüm iyi duygularımı bir öpücükle ona aktardım. Tutkulu, âşık, heyecanlı, çocuksu bir öpücük…
Aramızda bedensel olarak daha fazlası olmadı. Ama ruhsal olarak çok ileri gitmiştik. Şu anda aklımı ve benliğimi kaybediyordum. Sevdiğim kadın, üçlü bir koltuğun üzerinde kucağımda uyuyakalmıştı. Belki de rüyasında beni görüyordu. Belki de ruhlarımız, beraber dünyayı dolaşıyordu.
Işın Uduk
23.12.2018
Beyaz ve büyük bir odada yalnızdım. Hiçbir şey duymuyor, koklamıyor ve hissetmiyordum. Sadece beyazlığı ve hiçliği görüyordum. Odanın diğer köşesine yürümeye başladım. Yürüdüğüm köşeyi görmeme rağmen ona ulaşamıyordum. Saatlerce yürüdüm, koştum, yoruldum, dinlendim, yürüdüm, koştum, yoruldum, dinlendim, yürüdüm… Bacaklarımda derman, ruhumda umut kalmamıştı. Odanın diğer köşesine asla ulaşamayacağıma ikna olmuştum. Sonra onu gördüm; Ayas’ı. Üzerime doğru yürüyordu. O geldikçe peşini sonsuz bir karanlık takip ediyordu. Üzerinde siyah bir takım elbise ve koyu kırmızı bir kravat vardı. Dizlerimin üzerine çöktüm, onu izledim. Yanıma geldi ve elini uzattı. Arkama dönüp baktım, her taraf beyazdı. Önümde ise Ayas ve karanlık vardı. Ayas’ın elini tuttum. Beni kaldırıp kollarının arasına aldı ve sarılmamız ile beyaz ve karanlık birbirine karışmaya başladı. Beni öptü, her taraf gri oldu. Gri rengi açıldı ve Harikalar Diyar’ına dönüştü. Kuşlar cıvıldıyor, çiçekler açıyor, ağaçlar yeşilleniyor, nehirler akıyor, diğer hayvanlar geziniyordu. Dünyama baharı getirmişti. İçimdeki fırtınaları dindirmişti. Gözlerimi bu güzel rüyayla Pazar sabahına açtım.
Son hatırladığım, dün gece Ayas’ın elimdeki kahveye kenara koyup bana sarılması ve öpmesiydi. Sonrası ise beyaz rüya… Saate baktım ve daha 08.00 olduğunu gördüm. Gece uyuyakaldığım saati düşünürsek, yaklaşık, sekiz saat uyumuştum ve şu anda kendimi harika hissediyordum. Uzun yıllar sonra, ilk kez dün, Ayas’ın evindeki öğle uykusunda, şimdi de kendi evimdeki gece uykumdan bu kadar canlı uyanmıştım. Yirmi saat uykunun veremediği dinçliği, bana göre, kısacık bir gece uykusu vermişti. Ayrıca uyuyakaldığım yerin salonum olduğunu hatırladım ama şu anda odadaydım. Gece ben uyuyakalınca Ayas beni buraya yatırıp gitmiş olmalıydı. Oysaki tüm gece onun kollarında uyuduğumu hissediyordum. Onun kokusu, onun sıcaklığı odamın her yanını sarmıştı. Ayas’ı merak edip telefonuma baktım. Telefonumu doğum günümden beri yanıma
almadığım için açmamıştım. Bir sürü bildirim ve cevapsız arama biriktiğini gördüm. Fakat hiçbiri umurumda değildi. Ayas’ı aramam lazımdı. Rehberime girdiğimde kendimi aptal gibi hissettim. Ayas’ın telefonunu almamıştım…
Telefonunu almadığım için kendime ve telefonumu almadığı için Ayas’a kızdım. Şimdi ona nasıl ulaşacaktım? Bir iki defa gördüğüm bu beyefendinin asla yanımdan ayrılmasını ve beni bırakmasını istemiyordum. Ona ihtiyacım vardı. Ruhuma enerji ve güç vermiş, beni tekrar ayağa kaldırmıştı. Evinin yerini hatırlıyor gibiydim. Hemen hazırlanıp evine gidecektim. Koşarak banyoya gittim. Banyomun kapısının üzerinde bir mektup zarfı vardı. Arkasında ‘’Işın’a’’ yazıyordu. Bu mektubu Ayas bırakmıştı! Heyecanla zarfı açıp mektubu okumaya başladım:
‘’Tüm gece seni kollarımda uyutmanın haklı mutluluğunu yaşıyorum. Bütün gece boyunca o kadar güzel uyuyordun ki hayatımın en güzel uykusuz gecesini yaşadım. Sen kollarımdayken, kollarımın uyuşması bana ödül gibi geldi. Genel olarak kendi nefes alışverişimi dinleyerek meditasyon yaparım. Ama dün gece, senin nefes alışverişlerini dinleyerek meditasyon yaptım ve hiç bu kadar huzurlu olmamıştım! Şimdi bu mektubu okuyorsan ben sabah koşusuna gidiyorum. Uyandığında 0555 579 66 43 ☺ numarasından beni ara. Seni Pazar kahvaltısına veya akşam yemeğine ☺ götürüp arkadaşlarımla tanıştırmak istiyorum. Bunun için erken olduğunun farkındayım ama kaybedecek bir dakikam bile yok… Ayas Udu ‘’
Ayas’ın bıraktığı mektup beni çok mutlu etti. Ama arkadaşlarıyla tanıştırma fikri… Bu fikre pek kanım ısınmamıştı. Daha aramızdakilere isim bile koymamıştık. Bu ne acelecilikti? Sanırım, üç gün sonra evlenme teklif edecekti. Fakat şu an uyanık bir rüyadaydım ve bu rüyanın bozulmaması için ona biraz anlayış gösterip dediğini kabul edecektim. Hemen telefona sarılıp onu aradım. Sesi nefes nefese geliyordu. Dediği hiçbir şeyi anlamadım.
Ayas Udu
Son üç kilometre… Dayan, Ayas! Birazdan kendi rekorumu kıracağım ve Usain Bolt’a meydan okuyacağım. Tüm son gücüm ve konsantrem ile Kültürpark koşu pistinde tozu dumana katıyordum ki telefonum çaldı. Aylardır üzerinde çalıştığım rekorumu egale etmeme saniyeler kala beni arayıp engelleyen kişiye en ağır küfürleri edecektim. Ama arayan tanımadığım bir numaraydı. Pazar sabahı, saat 08.00’de beni farklı numaralar ile arayan müşterilere alışkındım. Onlara gönül rahatlığı ile küfür ediyor ve daha sonrasında konuştuğunun ben olmadığını söylüyordum. Sonuçta bu özel telefonumdu ve mesai saatleri dışındaydım. Telefonu büyük bir sinirle açtım ve ‘’Ne var? Ne arıyorsun, Pazar
sabahı, işiniz gücünüz yok mu, kardeşim? Çocuk uyuyor!’’ dedim. Masum ve nazik bir ses beni anlamadığını söylüyordu. Tam ağzımı açıp anlamadığı için de küfür edecektim ki dilimi en yakın ağaçtaki arı kovanına sokmaya karar verdim. Veya bu dili ancak kesersem akıllanırdım. Arayan Işın’dı! Ama saat 08.00’di. Onun akşama doğru ancak uyanacağını tahmin ediyordum. Sesi çok canlıydı. Kahvaltı teklifimi kabul ediyordu. Bir saat içinde hazır olabileceğini söyledi ve telefonu kapattık. Bu haberi beni çok mutlu etti ve sevdiğim kadın için ilk fedakârlığımı (Rekorumu kırmaktan vazgeçmiştim.) yaptım. Antrenmanımı yarıda kesip evin yolunu tuttum. Onu, en sevdiğim dostlarım ile tanıştıracaktım. Bakalım benim kadar onları sevebilecek miydi?
Derim soyulana kadar bedenimi keseledim, şampuanı içinden köpük çıkartana kadar kullanıp tükettim (Sonrasında içine su doldurup tekrar kullandım. Pratik Türk zekâsı…), sinek aracının arkasına parfüm takıp dumanın içinden geçtikten sonra en güzel kıyafetlerimi giyip kahvaltıya hazırlandım. Sıradan bir Pazar kahvaltı olmasına rağmen hem yeni kız arkadaşıma (adını daha koymamıştık ama hissediyordum) hem de haftada bir gördüğüm dostlarıma güzel görünmeliydim. Dostlarım için önceden hazırladığım yemekleri alıp arabaya atladım ve Işın’ın evine doğru yola koyuldum. ‘’Bat-Mobil! Füsun Önal – Senden Başka şarkısını aç, yavrum. Sesi kökle! Âşık oldum! Ayrıca kendine çeki düzen ver, birazdan yengen gelecek!’’ Bu sözümden sonra araba biraz sarsıldı. Beni anlayıp alınmıştı! ‘’Tamam, tamam… Senin her halin çok güzel…’’ Gazı kökledim. Ama Konak trafiğinde olduğum için otuz kilometre hızın üzerine çıkamadan kökledim.
Alsancak’ın ara sokaklarında park yeri bulamadığımdan dolayı babamın en gözde evladını, sakallı ve kıllı değnekçilere emanet ettikten sonra Işın’ın evine çıktım. Zilini çaldığım an açtı ve karşıma bir melek olarak çıktı. Benim siyah paltoma karşılık, aynı tasarımın kadınlara özgü olanından gri bir palto giymişti. Saçlarının yanlarını ufak tel toka ile tutturmuş, mor saçlarını çok güzel ortaya çıkarmıştı. Yüzünde hafif bir makyaj vardı. Belinden tutup onu öpmeyi düşünsem de kendimi zor tuttum. Ama o beklemediğim bir şekilde boynuma sarılıp yanaklarımı öpücüğe boğdu. Gülerek ‘’Sakallarımın battığını’’ söyledi. Fatih Abi (Kuaförüm), beni duyuyorsan sana kaç defa sakallarımı kes dememe rağmen ‘’Sana yakışmıyor’’ diyerek kesmedin; abimsin, saygıda kusur etmem ama şimdilik bir şey demiyorum, şimdilik…
Işın ile arabaya doğru yürüdük. Açık pembe oje sürülmüş zarif ellerini tutup tutmamak konusunda ikilimde kalmıştım. Aramızdakilerin aşktan başka açıklaması yoktu ama daha isim koymamıştık. Flört dönemlerinden nefret ediyorum; beynimi ikilime sokuyor, bana saçma hareketler yaptırıyordu. Elini tutamadan arabaya vardık. Küçük Hanımefendi’nin Şoförü filmdeki Ayhan Işık edasıyla kapısını açtım ve teşekkürlere boğuldum. Yolculuğumuz başlıyordu.
Gittiğimiz yer biraz uzakta olduğu için istediği şarkıyı açabileceğini söyledim, ikimizin de ortak seveceği şarkılar açmak istedi. Bebeğim, benim için en güzel şarkı senin güzel ses tonun ve çocuğumun sana ‘’Anne’’ diye seslenişi… Üçüncü sınıf edebiyatçıya dönüşüm başlıyordu. Hata raporu, sistem kapatıldı, tekrar başlatılacak…
Arkadaşlarımı ve gittiğimiz yeri çok merak ediyor, sürekli soru soruyordu. Ama sürprizi bozmak istemiyordum. ‘’Arkadaşlarıma benzeyen tiplerle daha önce tanıştığını düşünmüyorum. Başta sana biraz garip gelseler de onları tanıdıkça çok seveceğine eminim’’ dedim ve gülümsedim. Sessizce, meraklı gözlerle bana baktı. Otobandan, Ankara Yolu’nu kullanarak Bayındır’a doğru ilerledik ve yaklaşık yirmi dakikada hedefe ulaştık: Nypmh Oteli; Eski ve tarihi bir konak olan bu otel, restorasyon ile tekrar hayat bulmuştu (Reklamcı içgüdülerim; reklam yapmadan duramıyorum.). Işın’ı doğayla iç içe olan bir yere getirmiştim. Otelin içerisinden nehir akıyor ve ağaçlarda sincaplarla kuşlar dans ediyordu. Kapıdaki görevli Reşat amcaya selam verdikten sonra içeri girdik. Otelin sahibi olan Kemal amcanın arabası yoktu. Bu hafta kahvaltıda bize eşlik edemeyeceğine üzüldüm. Onun kadar bilgili, kültürlü ve kibar bir beyefendiyi daha önce tanımamıştım.
Arabadan indikten sonra Işın, lokanta tabelasının gösterdiği yöne doğru ilerliyordu ki onu durdurdum ve elinden tutup aksi yöne götürdüm. Şans eseri kendime fırsat yaratmış ve zarif ellerinden tutmuştum. İçimden ‘’Elimi çekersem de tutmaya devam ederse de ayıp olur’’ ikilemini yaşıyordum, ah şu flört dönemi… Ama o elimi daha sıkı kavradı ve elini avucuma iyice yerleştirdi. Gözlerine bakarak gülümsedim.
Otelin arkasındaki artık kullanılmayan bir ahırın önünde geldik. Kafasından yanlış bir geçirmesinden korkuyordum. ‘’Burada mı kahvaltı yapacağız? Ayrıca arkadaşların nerede?’’ diyerek kuşkulu sorular yöneltti. Gülümseyerek ‘’Bir dakika çağırayım. Onları gördüğünde sakın korkma’’ dedim ve ıslık çaldım. Islık çalmamla üzerimize bir duman bulutu yaklaştı; duman bulutu bizi içine alarak her tarafımızı salyaya buladı. Arkadaşlarım; terkedilmiş, sahipsiz ve evsiz köpeklerdi!
Işın Uduk
Arabadan indiğim an doğanın ruhunu içimde hissettim. Temiz havayı doya doya çektim. Anladığım kadarıyla Ayas’ın sık sık geldiği bir yere gelmiştik. Bu otelin adını daha önce hiç duymamıştım ama harika bir yere benziyordu. Açlığın verdiği hisle, Ayas’ın arabadan inmesini beklemeden, lokanta yazan yere doğru
yöneldim. Ayas, elimden tutup beni diğer yöne doğru yöneltti. Lokanta yazan yerin tersi yönüne gitmemizden daha önemli olan, elimi tutmasıydı! Heyecandan titremeye ve terlemeye başladım. Aramızdakilerin adı olmamasına rağmen Ayas Bey çok hızlı davranmış ve aklımı okumuştu. Elimi yaramaz bir kız gibi iyice avucuna yerleştirdim ve beni yönlendirmesine izin verdim.
Beni getirdiği yer, eski ve harap bir ahırdı! Beni buraya neden getirmişti? Aklıma kötü şeyler gelmiyor, fakat merak ediyordum. Arkadaşlarını ve buraya neden geldiğimizi sordum. ‘’Bir dakika çağırayım. Onları gördüğünde sakın korkma’’ diyerek ıslık çaldı. Neden korkmayacaktım? Sonrası ise salya ve köpek tüyü oldu…
Farklı cinslerde, dillerini çıkarmış, kuyruksallayan, temiz ve mutlu bir düzine köpek vardı. Başta heyecandan korksam da onları çok sevdim. Onları seviyor, kafalarını okşuyor, oyunlar oynuyordum. Ayas, arabaya köpeklerin yemeklerini ve bize getirdiği kahvaltılıkları almaya gitti. Gitmeden önce beni köpeklerle tanıştırmıştı. Mesela pug cinsindeki ufaklığın adı, Pakkun’du. Pakkun’un bir dakika bile yanından ayrılmayan kocaman buldoğun adı Buru’ydu. Sarışın, tüyleri parlayan dişi goldenın adı Bisküvi’ydi. Bisküvi’nin eşi olan erkek labradorun adı Akino’ydu. Onun harici kangal kırması kocaman kardeşler vardı ve isimleri sırayla; Urushi, Shiba, Ühei ve Guruko’ydu. Bu köpeklerin hepsini, Ayas sokaktan bulmuş ve burada büyütmüştü. Bu garip isimleri de (Yazar notu: Naruto Animesi’ne selamlar) onlara, o vermişti. Hepsi çok tatlıydı ve aralarında büyük bir dostluk olduğu her hallerinden belliydi. Ayas’ın gelmesiyle kocaman bir aile gibi Pazar kahvaltısı yapıyorduk. Ayas, ikimiz için kruvasan ve jambonlu sandviç; köpekler içinse kuru mama, konserve et, süt ve lokantalardan topladığı bozulmamış yemekleri getirmişti.
Yemeklerimizi afiyetle yedikten sonra köpeklere bir baba edasıyla bakan Ayas’ı izledim. Onu ilk gördüğüm gün ve doktor randevusu için tartıştığımızda ne kadar bencil ve kaba olduğunu düşünmüştüm. Oysaki şu an karşımda sorumluluk sahibi, altın kalpli, merhametli bir baba figürü vardı. Beni yine çok şaşırtmıştı. Benim gözümde Bruce Wayne’den bile iyiliksever bir insandı. Ona bir kez daha hayran oldum. Güneşten parlayan yüzüne doya doya baktım. Beni fark edecek ki dönüp gülümsedi ve yanıma geldi. Bu sefer öpme sırası bendeydi. Dudaklarımı ona yaklaştırdım, tam öpecektim ki üzerime yaramaz Pakkun atladı. Pakkun’u kucağımızı alıp çocuğumuz gibi doya doya sevdik. Bana köpeklerle beraber otelin yanındaki ormanda bir gezinti teklif etti. Severek kabul ettim.
Temiz hava ve sessiz doğa eşliğinde köpekleri izledik. Sağa sola koşturuyorlar, arada bir üzerimize atlıyorlardı. Onlarla burada olmak, ânın tadını çıkarmak ne kadar da güzel bir duyguydu! Ayrıca neredeyse hiç uykum yoktu.
Hayatı yaşamak ve özgürleşmek istiyordum. Artık uyumayacak ve bana güç veren bu adam ile rüyalarımı gerçek kılacaktım.
Ayas Udu
Köpek dostlarımla hemen kaynaşması beni çok mutlu etmişti. Doğaya ve hayvanlara beslediğim sevginin sınırı yoktur. Bu sebeple sevdiğim kadının ve hayatımın geri kalanında bana eşlik etmesini istediğim insanın da benimle aynı görüşte olmasını çok isterdim. Bugün Işın’ı buraya bundan getirdim; onun hayvanlar ve doğaya karşı hislerini yakından gözlemek için. Yaptığım doğru muydu? Bilmiyorum. Ama görüyorum ki doğayı ve hayvanları, belki de, benden de çok seviyordu! Onun böyle mutlu ve canlı bir şekilde olması beni dünyanın en mutlu erkeği yaptı. Onu gerçekten ama gerçekten çok seviyordum. O halde arka plana Guzin ile Baha’dan Ateş Böceğim şarkısını alalım ve eğlenceye başlayalım!
El ele koşuyorduk, birbirimizi kovalıyor ve yakalandığımız zaman sarılıyorduk. Liseli âşıklar, Yeşilçam âşıkları, konveksiyonda çalışan kız ile konveksiyonun önünde bekleyen garip kıyafetli ve saç şekilli erkeğin aşkı, evlenme programında çalışıp şov yapmaya çalışan zekâ düşüğü bireylerin aşkı… Hepsini gölgede bırakmıştık. En güzel aşk bizimdi!
Saatler boyunca deliler gibi eğlendikten sonra çok yorulmuştuk. Otele döndüğümüzde, Kemal amcanın geldiğini fark ettim. Beni görünce çok mutlu oldu. Onu hemen ‘’sevgilim’’ ile tanıştırdım, ikisi hemen kaynaşıp beni unutmuştu. Kemal amca, genel kültürü ve bilgelik dolu sözleriyle kendini dinlettiriyor, bize harika hikâyeler anlatıyordu. Benden elli yaş büyük, kültürlü, zengin ve karizmatik olmasaydı onu kıskanabilirdim. Ama bu şartlar altında pek şansım yoktu. Kemal amca, ben çekiliyorum, kız senindir… Birinin Işın’ı elimde almasını düşünmek… Şakası bile korkunçtu… Neyse ki şu an aşk dolu gözlerle bana bakıyor ve ruhuma kendisini enjekte ediyordu. Ömrümüz boyunca beraber olacağımızı hissediyordum.
Kemal amca, bizim için ızgara yaptırtıp akşama kadar misafir etti. Akşama kadar sohbet ettik, rakı içtiler (Şoför olduğum için ben içmedim) ve şarkılar söyledik. Kemal amca bu gece otelde kalmamız konusunda ısrar etse de gece için Işın’a çok güzel bir sürprizim daha vardı. Işın’a bu sürprizden bahsedip masadan kalktık ve Kemal amcaya ‘’tekrar geleceğiz’’ sözü vererek otelden ayrıldık. Işın alkolünde etkisiyle arabada uyuyakaldı. Ben de olabildiğince arabayı yavaş ve sakin kullanmaya çalıştım. ‘’Bat-mobil! Sakın ses çıkarma!’’ Daha sonradan fark ettim ki Işın bugün hiç uyumamıştı. Günler önce doktorun narkolepsi teşhisi koyduğu hasta bu olamazdı. Işın gayet de keyifli ve hayat doluydu. Onu böyle
gördüğüm için çok mutlu oldum ve karanlıkta İzmir şehrini önüme alarak sürüş keyfi yaşadım.
Işın Uduk
24.12.2018
Ayas’ın tatlı sesiyle uyandım. Arabada kısacık kestirmiştim. Ama bu kestirmem hastalığım yüzünden değil, rakı yüzündendi. Bunu hissedebiliyordum. Şu an kendimi harika hissediyordum. Ayas bana bir sürprizi daha olduğunu söylemişti. Merakla onu sordum. ‘’Saat şu anda 00.15. Bir saat süren var. Hazırlan ve seni alacağım’’ dedi. Çok gizemli konuşuyordu. Yanağından öptüm ve arabadan indim. Karanlık sokaklarda kayboldu, arkasından izledim.
Hemen eve çıkıp duş aldım. Saçlarımı sabahkine benzer yanlardan tutturarak yaptım. Üzerime mat renkte siyah bir elbise giydim. Siyah oje, kırmızı ruj ve birazcık pudra ile geceye hazırdım. Doğum günümü saymazsak, uzun süredir eğlenmeye bu kadar istekli olmamıştım. Ayas’ın gelmesini sabırsızlıkla bekledim.
Ayas Udu
‘’Bat-mobil! Yiğit’i (Doğum günümdeki Sinbad) ara!’’ Telefon açıldığında arka planda müzik gürültüsü ve sarhoş ağzıyla konuşan Yiğit’i duydum. ‘’Her şey hazır mı, kanka? Sorun istemiyorum’’ dedim. ‘’Oğlum, biz hazırız da sen becerebilecek misin? Bak öyle kolay değil, rezil etmeyesin bizi’’ ses tonunda hafif bir alaycılık vardı. ‘’Görürsün sen. Rahat ol ve bana güven’’ dedim ve telefonu kapattım. Gerçekten becerebilecek miydim? Kendime fazla güvenmiştim ama biraz kuşkum vardı. Eve gider gitmez duşa girdim. Arka plana ‘’Britney Spears – Womanizer’’ şarkısını alabilir miyim? Şarkımı açtıysam hazırlanmaya başlayabilirdim.
Yüz temizleyici jel hazır… Sıcak su ile tüm bedeni haşlama hazır… Yazılışı ve okunuşu farklı olan isme sahip markanın (Yves Roches) şampuanı ve duş jeli hazır… Tüm bedenin iyice köpüklenmesi hazır… Soğuk su ile durulama, biraz üşüdüm, hazır… Saçların kurutulması hazır… Parfüm hazır… Havalı gömlek ve pantolon hazır… Kemer hazır… Cüzdan hazır… Geceye hazırdım.
Tüm cazibem ve karizmam ile Işın’ı almaya gittim. Fakat kendimi garip hissediyordum. Bu gece için heyecanlıydım ama sorun bu değildi. Şu an hissettiğim duyguyu senelerdir hissetmemiştim. Işın’ı almadan önce kahve almaya karar verdim. Çünkü uykum vardı!
Işın Uduk
Ayas’ın gelmesiyle koşarak kapıyı açtım. Elinde bir buket çiçek ve kahve vardı. Benim uykumun geleceğini düşünüp kahve almıştı. Ayrıca tek içmeyeyim diye kendisine de almıştı. Ne düşünceli erkekti!
Kahvelerimizi içtikten sonra yola çıktık. Ayas’ın götüreceği yer, evime yakın olduğundan yürümeyi tercih ettik. Yürümek hatta koşmak istiyordum. İçimde patlamaya hazır bir volkan vardı. Ayas benim ilacımdı, enerjimdi, ruhumdu.
Alsancak’ta kol kola yürürken, yaklaşık iki metre boylarında, geniş omuzlu bir kadın üzerimize doğru geliyordu. Dikkatli baktığımda onun bir kadın değil, travesti olduğunu fark ettim. Yanımıza gelip ‘’Ayas, seni kötü çocuk! Geçen gece neden beni bırakıp kaçtın, bakayım? Canımı zor kurtardım valla’’ dedi. Ayas’ın kolunu bırakıp ‘’Kim bu? Ayas! Ne oluyor?’’ diye bağırmaya başladım. Ayas paniklemiş, konuşamıyordu. ‘’Kız, dur bir! Hemen cadılaşma! Merak etme yemedik sevgilini! Bu senin yakışıklı ara sıra geceleri konuşacak kimseyi bulamadığından bana gelirdi, dertleşmeye. Biraz manyaktır ama iyi çocuktur. Kıymetini bil, yolarım saçlarını! Birde oğlunuz olursa adını Bedri, kızınız olursa adını Bedriye koyacaksınız. Valla gelip boşarım sizi, alırım elinden yakışıklıyı ona göre!’’ travesti komik ses tonu ve eğlenceli anlatımıyla açıklama yapıp gitmişti. Ayas halen daha şoktaydı. Tekrar koluna girip ‘’Kimdi o?’’ diye sordum. ‘’O giden Bediş’ti. Uykusuz olduğum gecelerde can sıkıntısına acayip bir oyun oynuyordum. Oradan arkadaşım. Boş ver şimdi onu! Sen bu geceye odaklan. Yalnız kahve çok güzelmiş, bir tane daha mı içsek?’’ dedi ve yine kahve aldık. Yüzü biraz sararmış, göz çukurları morarmıştı. Hasta gibi durduğunun farkındaydım ama bozuntuya vermedim. Benden bir şeyler saklıyordu.
Yine birer bardak kahveden sonra kafein, kalbimi çok hızlandırmıştı. Buna bağlı olarak kanım kaynıyor ve enerjimi atmak istiyordum. Şanslıyım ki Ayas beni bir bara getirmişti. Bar çok kalabalıktı ve kapıda posterleri olan bir grup rock müzik türünde canlı performans sergiliyordu. Gecenin ilerleyen saati olduğundan, herkes kendinden geçmiş, çılgınca eğleniyor ve içki içiyordu. Ayas bana bir bardak içinde votka olan vişne suyu, kendisine ise bir duble viski aldı. Viskiyi tek dikişte içti ve yüzünü ekşitti. Çok heyecanlı ve kaygılı durup etrafına bakıyordu. Sanki insanlardan korkuyor ve kaçmak istiyordu. Kulağına yüksek
sesle ‘’Neden garip davranıyorsun?’’ diye bağırdım. O da ‘’Görürsün sevgilim’’ dedi. Bana ilk kez ‘’sevgilim’’ demişti! Elimden tuttu ve kalabalığı yara yara sahnenin önüne gittik. Gitar çalan esmer çocuk, Ayas’ı görünce gülümsedi ve göz kırptı. Ayas’ta bana bakarak göz kırptı. Kalbim çok hızlı atmaya başladı. Beni bekleyen çok güzel bir sürpriz vardı, hissediyordum.
Birden grup şarkısını kesti ve gitar çalan çocuk ‘’Çok sevdiğim, üniversiteden bir arkadaşım, kız arkadaşına sürpriz yapmak istiyor. İzin veriyor musunuz?’’ diye bağırdı. Tüm bar alkışlarla ‘’Evet’’ diye karşılık verdi. Kalbim yerinde çıkacaktı. Gitarist çocuk tüm barı susturup sözlerine devam etti: ‘’Kendisine, üniversitede çapkınlığından ve süslenmeyi sevmesinden dolayı James Bond derdik ama gördüğünüz üzere akıllanıp romantik erkek olmuş. Karşılarınızda Ayas Udu!’’
Ayas Udu
Sevdiğim kadına baktım ve mikrofona ‘’Senin için!’’ diye haykırdım. Baterist Mertcan sendeyiz! Mertcan, bass drum kick ile ritim tutmaya başladı. Coşkuyla Yiğit’e baktım. Yiğit de gitarı ile giriş yaptı ve şarkımıza başladık. Kanım kaynıyor, ateşim çıkıyor, terliyordum ama başaracaktım. Arctic Monkeys – Do I Wanna Know şarkısını, sevdiğim kadın için, tüm bu kalabalığı karşısında söyleyecektim. Mikrofonu elime aldım ve sözlere başladım:
‘’Have you got color in your cheeks’ / Do you ever get the feeling that you can’t shift the tide / That sticks around like something’s in your teeth / And some aces up your sleeve / I had no idea that you’re in deep / I dreamt about you near me every night this week / How many secrets can you keep’ / ‘Cause there’s this tune I found that makes me think of you somehow / When I play it on repeat / Until I fall asleep / Spilling drinks on my settee… ‘’ Yavaş yavaş herkesi havayı sokmuştum ki ben de havaya girdim. Sanki Alex Turner’dan ders almışçasına rahat bir şekilde söyleyip her fırsatta Işın’a çapkın bakışlar atıyordum. Alkışlar eşliğinde şarkıya devam ettim: ‘’If this feeling flows both ways / Was sorta hoping that you’d stay / That the nights were mainly made for saying things that you can’t say tomorrow day / Crawlin’ back to you… ‘’ Işın’ın yanına gittim ve elinden tutup sahneye çektim. Bir elimle belinden sararak şarkıya devam ettim: ‘’ Ever thought of calling when you’ve had a few? / ‘Cause I always do / Maybe I’m too busy being yours to fall for somebody new / Now I’ve thought it through / Crawling back to you… ‘’ Işın heyecandan titriyor, ben ise kalabalığın verdiği coşkuyla kendimden geçiyordum. Şarkının sonunda Işın’ı sahnede alkışlarla öptüm. Herkesin ‘’Bir daha! Bir daha… ‘’ tezahüratlarını dinledikçe başarılı olduğumu anlıyordum. Hayatımın en çılgın deneyimini gerçekleştirmiştim. Işın için her şeyi yapabilirdim. Gözlerinin içi parlıyor, sahnede utançla yere bakıyordu. Alkışlarla sahneden
indik ve kalabalık arasında insanların tebriklerini kabul ettik. Kendimi rock yıldızı ve ünlü bir vokal olarak hissediyordum. Buradan Alex Turner’a sesleniyorum. Yerinde gözüm var dostum!
Şarkı ve heyecan beni yormuş olacak ki başıma çok şiddetli ağrı girdi. Göz kapaklarım kendiliğinden kapanıyordu. Işın’a belli etmeden koşarak lavaboya gittim. Başım ağrıyor ve midem bulanıyordu. Aynada kendime baktığımda yüzümün korkunç derecede sarardığını ve gözlerimin çöktüğünü gördüm. Uyku dürtüm çok kuvvetli artmıştı. Klozet kapağını kapatmayı ve üstüne oturup uyumayı düşünsem de bu geceyi mahvedemezdim. Yüzümü olabildiğince soğuk suyla yıkayıp içeri geri döndüm. Aklıma, ortaokuldayken beni ağlatan, Batman: Knightfall çizgi roman serisi geldi. Kendi kendime ‘’Feel so bad. I want to die…’’ dedim ve Işın’ın yanına geri döndüm.
Işın Uduk
Bu olanlara inanamıyordum! Her şeyin bir rüya veya şaka olmasından korkuyordum. Ayas ne yapmıştı! En sevdiğim şarkıyı nasıl tahmin edip herkesin içinde, bu kadar güzel, söyleyebilmişti? Ona bu şarkıyı sevdiğimi hiç söylememiştim. Milyonlarca şarkı arasından nasıl tercih ettiğini aklım almıyordu. Onu çok seviyordum. Hayatımın en mutlu ânını yaşamıştım. Ama garip olan durum vardı. Ayas şarkıdan sonra koşarak lavaboya gitmişti. Ayas iyi değildi. Bunu anlamamak için aptal olmam gerekiyordu. Bu eğlenceli ortamı bırakmak istemiyordum, sabaha kadar eğlenmek istiyordum. Fakat Ayas benim için daha önemliydi. O gelince eve gitmek istediğimi söyleyecektim.
Ayas döndüğünde hâli beni çok üzdü. Ayakta zor durduğu yüz ifadesinden belliydi. Ona yalan söylemek zorunda kaldım: ‘’Artık yoruldum, gidebilir miyiz? Uykum da geldi.’’ Başta kabul etmese de ikna etmeyi başardım. Beni evime bıraktı. Bu halde araba kullanmasını istemiyordum. Bende kalabileceğini söylesem de yarın işe gideceğini söyledi. ‘’O zaman biraz burada dinlen, sonra gidersin’’ dedim. Onunla üçlü koltuğa oturduk. Başını dizlerimin üzerine koyup yattı. Durumu için özürler diliyordu. ‘’Seni sevmek, bana ilaç gibi geldi’’ diyerek dizlerimde uyuyakaldı.
Bu haliyle çok tatlı görünüyordu. Yeni doğmuş bir bebek gibi mışıl mışıl uyuyordu. Ben de saçlarını okşuyordum. Onunla beraber bu şekilde uyumayı denesem de kahvelerden ve heyecandan olacaktı ki hiç uykum yoktu. Saçlarını ve sakallarını okşamaya devam ettim. Minicik bir kedi gibi yüzünde tatlı bir gülümseme oluştu ve uykusunda konuşmaya başladı. Bana gözleri kapalı ‘’Senin sayende cennete inanmaya başladım’’ dedi. Söylediğine çok şaşırmıştım.
‘’Sahiden mi?’’ tepkisini verebildim. ‘’Evet, benim için cennet senin olduğun her yer…’’ dedi ve uykuya devam etti.
(Ayas Udu)
05.02.2019
Üzerimize devasa bir meteor gelirken Işın’a sarıldım, öptüm. Gözlerimize bakıp birbirimize göz kırptık. Kalkanını ve kılıcını hazırladı, ben de pelerinimi düzelttim. Meteora doğru ışık hızında uçarak, birlikte, çok güçlü bir darbe vurduk. Meteor önce çatladı, sonra toza dönüştü. Dünyaya milyonuncu kez kurtarmıştık. Bazen Batman ve Catwoman olarak, bazen Gambit ve Rogue olarak, bazen Mr&Mrs Smith olarak, bazen de şu an olduğu gibi Superman ve Wonder Woman olarak…
Rüyalarımın ardı arkası gelmiyor, sonu olmuyordu. Uyumaktan çok sıkılmıştım ama ayağa kalkabilecek gücüm yoktu. Sadece yatağa hapsolmuş bir şekilde tüm gün uyuyordum. Hayatımdaki tek heyecan, sırt üstü yatmak mı yoksa cenin pozisyonunda yatmak mı, arasında kararsız kalmaktı. Işın sayesinde rüya kontrolünü öğrenmiştim. Uyurken canım sıkılmıyordu.
Ama artık geçmişteki hayatıma dönmek istiyordum. Aynada kendime baktığımda; korkunç bir surat, beden, en kötüsü de zihin görüyordum. Neredeyse bir aydır evden çıkmamıştım. Sürekli yatmaktan kilo almış, yüzüm sivilcelerin istilasına uğramış, dişlerim sararmış ve kuaföre gidemediğimden dolayı mağara adamına dönmüştüm. Gözlerimin yorgunluğundan ve başımın ağrısından kitap okuyamıyor, yazı yazamıyor, televizyon bile izleyemiyordum. Bu durumu değiştirmek için çok çabaladım. Eve farklı farklı tatlarda sert kahveler satın aldım, enerji artırıcı meditasyonlar yaptım (hepsinde uyuyakalmıştım), Işın’a beni tekrar hayata döndürmesi için tam yetki vermiştim. Ama nafile…
Beni bu duruma getiren neydi? Dürüst olmak gerekirse her şey, Işın’a Arctic Monkeys – Do I Wanna Know şarkısını söylediğim gece başlamıştı. Işın’ın dizlerinde uyuyakalmış ve yeni hayatımın temel taşlarını atmıştım. Sonraki gün uyanamadığımdan dolayı işe gitmemiş ve mazerette bildirmediğim için binlerce lira kazandırdığım reklam ajansından tek kalemde kovulmuştum. Başarısızlığım ve sorumsuzluğum beni çok üzmüştü. Bunun üzerine, moral olsun diye, Işın ile Bayındır’a, köpeklerin yanına giderken direksiyonda uyuyakalmış ve bir arabaya arkadan bindirmiştim. Büyük bir kaza değildi ama sekizde sekiz kusurlu olduğumdan ehliyetim gitmiş ve babamın en değerli varlığına büyük hasar
verdiğim için babam anahtarı alıp çok kızmıştı. Sonrasında ise her şeyi unutmak için kendimi daha çok uykuya verdim. Uyudukça uyudum, rüya gördükçe gördüm. Işıktan karanlığa geçmiştim. Özgür beynim bir hapishaneye kapatılmış ve kurtulamıyordu.
İşsiz olduğum bir ay boyunca tüm birikimimi harcamıştım. Eski yazdığım hikâyeleri dergilere satmak istesem de istediğim fiyatı kimse vermiyordu. Dibe doğru sürükleniyordum. Ev kiramı ödeyemez hale gelmiştim. Hastalığımın öğrenilmemesi için kimseden yardım isteyemiyordum. Sadece Işın yanımda oluyordu. Onu çok seviyordum ama ona rüyalarım harici zaman ayıramıyordum. Oysaki her şey ne kadar güzel başlamıştı. Şimdi ise yalnızca bana yemek getirdiği veya bende kaldığı zamanlarda görüşebiliyorduk. Onda da genelde ben uyuyor, o da benim yanımda kitap okuyor ya da yabancı dil öğreniyor oluyordu. Onun gözlerine bakmayalı, onu öpmeyeli ne kadar da çok olmuştu.
Bütün bunlardan kurtulmak istiyordum. Aklıma bir fikir geliyordu. Ama bunun için Işın’a ihtiyacım vardı. Işın’ı aradım, telefonu kapalıydı. O da bu aralar uyuyamadığından bahsetmişti. Benim uyuyamadığım gecelerde neler yaptığımı sorgulamış ve oyunumu öğrenmişti. Oyunumu oynamaya cesaret edebileceğini düşünmüyordum. Fakat bir şeyler karıştırdığı kesindi. Işın’a ‘’Acil beni ara!’’ mesajı yazıp gönderdim ve Star Lord ile Gamora olacağımız rüyaya giriş yaptım.
(Işın Uduk)
06.02.2019
‘’Ay kız yavaş! Senin de elin ne kabaymış!’’ dizlerimin üzerinde yatan, kaşlarını iple aldığım, iki metrelik bir travestiden ‘’ellerim kaba’’ olduğu için azar işitmiştim. Biraz daha nazik olarak işime devam etmeye çalışsam da kaşları çok sert olduğu için kaba davranmak zorunda kalıyordum. Saat 03.35’e geliyordu. Tüm şehir uyurken ben ne yapıyordum? Bornova Sokağı’nda sürekli önünden geçip fark etmediğim ve merak da etmediğim, kapısı olmayan, yer yer dökülmüş kırmızı duvarlı, en az yüz yıllık bir evde, kafamda bigudilerle Bediş’in kaşlarını alıyordum. Bunu neden mi yapıyordum? Çünkü Ayas’ın uykusuz kaldığı gecelerde oynadığı bir oyunu, şimdi ben oynuyordum. Dün gece Sasalı Hayvanat Bahçesi’nde dişi mirketlere, erkekleri süründürmek üzerine ders vermiş; ondan önce de motorla Çeşme otobanında rekor denemesinde bulunmuştum. Bütün bunları yapmaktan hoşlanmasam da beynim sürekli çalışmak isteyen buharlı bir tren gibiydi. Sürekli bir şeyler yapmak istiyordum. Kısa bir sürede piyano çalmayı ve iki farklı yabancı dil öğrendim; Ayas’ın evindeki kitapların çoğunu okudum. Ama hiçbiri bana uykunun verdiği keyfi vermiyordu. Uyumak ve rüyalar görmek istiyordum. Peki, beni bu duruma getiren neydi?
İtiraf etmek gerekirse her şey Ayas’ın evinde uyuyakaldığım öğlen başladı. O günden sonra yavaş yavaş uykuya ihtiyacım azaldı. Ve birden hiç uyumamaya başladım. Tekrar uyumak için meditasyonlar yaptım, Balçova’daki kaplıcalara gittim, çaylar içtim, çingene bir büyücüye büyü bile yaptırdım. Ama nafile… Uykunun yanından bile geçemiyordum. Ayrıca beynimin çok hızlandığı ve sürekli düşünmek, bir şeyler yapmak istediğini fark ettim. Bu sebeple başta kendimi geliştirmeye başlasam da sonrasında Ayas’dan öğrendiğim oyunu, Ayas’ın haberi yokken oynamaya başladım. Şimdi ise bu durumdan çok mutsuzdum. Benim gibi genç bir kızın polislerden ve kötü insanlardan kaçmaması, travestilerin evinde bulunmaması gerekiyordu. Ama kendimi heyecandan alıkoyamıyordum.
Bediş’in kaşlarını almıştım. Bana kahve hazırladı ve karşılıklı içmeye başladık. ‘’Senin ki ne yapıyor, kız? Hiç görünmüyor’’ diye sordu. ‘’Hiç sorma Bediş! Tüm gün uyuyor, uyandıramıyorum’’ dedim. Bediş meraklı gözlerle bana baktı. ‘’Allah Allah! Ayas mı uyuyor? O manyak nasıl uyur? Uyuyamadığı için sabaha kadar bır bır bır konuşup kafamı şişiriyordu’’ dedi. Ayas’ın artık sürekli uyuduğunu ve benim sürekli uykumdan sürekli uykusuzluğa geçiş yaptığımı anlattım. Heyecanla beni izliyordu ki çok şiddetli bir şekilde kapı yumruklanmaya başlandı. ‘’Ay bu o!’’ dedi. ‘’Kim?’’ diye sordum. ‘’Haydar! Benim ki… Geçen ay, Ayas buradayken de gelmişti. Senin cesur sevgilin beni bırakıp kaçmıştı, hatta… Zar zor kurtulmuştum. Yine geldi, hayvan! Benimle evlenmek istiyor!’’ çok korkmuştu. Ayağa kalktım ve kapıya doğru yöneldim. Ona haddini bildirecektim. Hiçbir erkek, iki genç kızı bu saatte rahatsız edemezdi! Bediş’in arkamdan ‘’Dur gitme, kız!’’ diye haykırışlarına aldanmadan kapıyı açtım. Kapıdaki 1.50 boylarında, gözlüklü, kel ve üzerine üç beden büyük gelen bir ceket giymiş, pısırık duruşlu bir adamdı. Ayas’ın bundan korktuğuna inanamamıştım. ‘’Ne vuruyorsun kapıya! Defol git! Polis çağırırım, bak! Bir daha da buraya gelme!’’ diye bağırdım ve kapıyı suratına kapattım. Adamın koşarak merdivenlerden indiğini duydum. Bediş bana teşekkürlerini sundu. Onu kurtarmıştım ama ben ne yapıyordum? Ben bu değildim. Ben tanımadığım bir travestinin evinden, travestinin platonik aşkını kovalayacak biri değildim. Hemen oradan ayrılıp Ayas’ı aramaya karar verdim. Aklımda bir fikir vardı.
Karanlıkta, sarhoşların arasından evime giderken telefonumun kapalı olduğunu fark ettim. Şarjım bitmiş olmalıydı. Hemen evime gidip telefonumu şarja taktım ve Ayas’ın beni defalarca kez aradığını ve mesaj attığını gördüm. Ayas’ı geri aradığımda açmadı. Yine uyumuş olmalıydı. Onunla konuşmanın vakti gelmişti. İnternetten dünyanın en zor dili olan İzlandaca’yı öğreten bir yayın açtım ve sabahı bekledim.
(Handan Soylu)
08.02.2019
Ses 1, 2, 3… Merhaba, sevgili psikiyatri meraklıları… Bugün sizlere daha önce narkolepsi ve insomnia teşhisi koyduğum hastaların, tekrar bana gelmesini ve değişimlerini anlatacağım.
11.00 Aylar önce ilaç yazıp gönderdiğim, iki hasta, birbirine âşık olup enkaza dönüşmüş. Tahmin ettiğim gibi birbirlerinden etkilenip sevgili olmuşlar fakat aşkın beyin üzerindeki etkileri onlarda kötü tesir etmiş. Aşkın beyin üzerindeki etkileri:
- Âşık olunması durumunda kişinin; dopamin, serotonin ve noradrenalin gibi hormonların aktif ve dengeli şekilde salgılanmasıyla, bedensel ve zihinsel anlamda farklı bir deneyime adım atılır.
- Aşkın kalıcı hale gelmesini sevgi ve bağlılık hormonu oksitosin sağlar. Aşk hissi zihni işgal ettiğinde beynin çalışma sistemi değişebilir. Beyin tarama (MRI) sırasında deneklerin âşık oldukları kişilerin fotoğraflarını gördükleri yahut onlarla ilgili düşündükleri sırada, beyinlerinin insula bölgesinin iç kısımları, singüler korteksin ön bölümü, hippocampus gibi bölgelerinde değişiklikler meydana geldiği gözlemlenir.
- Aşk esnasında salgılanan hormonlar saçlara ve cilde parlaklık, gözlere canlılık ve kişiye pozitif yaşam enerjisi verir.
Bütün bunlar âşıkları pozitif ve güçlü insanlara çevirirken iki hastam üzerinde negatif etki yaratmış. Sürekli uyuyan Işın Uduk, şu an yerinde duramıyor ve insomnia hastalığına yakalanmış. Hiç uyumayan Ayas Udu ise, şu an elinde iki litrelik kahve kartonuyla dolaşıyor, ayakta duramıyor; narkolepsi hastalığına yakalanmış. Onlara acı gerçeği söyledim: Birbirleriyle duygusal olarak tepkimeye girdiklerinde, birbirlerinin bedenlerine ve ruhlarını yok ediyorlar. Tıp literatüründe milyarda, hatta trilyonda bir görülen bir durum. Bu ikisinin katiyen bir arada durmaması gerekiyor. Tıp bu konuda çaresiz.
Acıyla yüzüme baktılar. Birbirlerini ne kadar çok sevdikleri yüzlerinden belliydi. Bu durumlar yüzünden mesleğimden nefret ediyorum. Ama başka çarem yok. Onlara geçici olarak bir rahatlama sağlaması için; erkeğe Ritalin, kadına Xanax yazdım. Düşünüp karar vermeleri gerekiyor. Erkek olanın ruhunun insomniaya, kadın olanın ruhunun ise narkolepsiye ihtiyacı var. Hastalarını iyileştirmeye yeminli bir doktor olarak, ilk kez, iki hastamın tekrar hasta olmasını diliyorum. Yaptığım etik değil. Bu yüzden lisansımı kaybedebilirim. Hoşça kalın sevgili psikiyatri meraklıları…
Not: Acı gerçeği söylemek için iki hastamı aynı saatlerde çağırmama rağmen asistanım ikisini de farklı saatte çağırmış. Bu yüzden onu kovmaya karar verdim.
Ayas Udu
14.02.2019
14 Şubat… Aziz Valentine’in ölüm yıl dönümü… Sevgililer günü… Biz reklamcıların en sevdiği satış zamanı… Fakat bundan da öte Işın ile düğünümüzün olduğu gün… Evet, Işın ile evlenmeye karar vermiştik. Ama evliliğimiz normal insanlar gibi olmayacaktı. Günlerdir bunu konuşuyorduk. İkimiz de bunun için hazırdık, bunu yapmak zorundaydık. Işın’ı aradım ve hazırsa, ona en sevdiği şarkıyı söylediğim, bara çağardım. Hazır olduğunu ve geleceğini söyledi. Ben de hazırlanmaya başladım.
Duşa girdim. Kendi kendime saçlarımı kestim. Tıraş oldum. Ütüsüz ve kirli kıyafetlerimin arasından en giyilebilecek olanı seçtim. Berbat ve rezil bir halde düğünüme hazırdım. Cebimde taksiye verecek param ve bacaklarımda yürüyecek derman yoktu. Veysel dayıdan beni götürmesi için rica ettim. Bana artık hastalıklı ve ucube gözüyle bakıyordu. Hemen kabul etti. Yola koyulduk.
Bara vardığımızda istediğim gibi kimse yoktu. Yiğit’ten rica etmiş ve barı bir saatliğine kiralamıştım. Parasını sonra verecektim. Düğün masamıza oturdum ve Işın’ı bekledim. Göz kapaklarım kapanıyordu.
Işın Uduk
İnsomnia hastalığına yakalandığımdan beri ‘’kusursuzluk takıntım’’ oluşmuştu. Bu sebeple hazırlanmam saatleri buldu. Ayas’ın evlenme teklifini kabul etmiştim ama bunu yapmaya hazır mıydım? Bilmiyorum… Ayas’ı çok seviyordum. Başka bir çaremiz de yoktu. Ona âşık olduktan sonra dönüştüğüm
kişiden nefret etmiştim. Ben kusurlarıyla ve rüyalarıyla mutlu olan bir kadındım. Bu takıntılı ve yapmacık hayat bana göre değildi. Ben özgür olmak istiyordum. Ayas ile aldığımız evlilik kararını gerçekleştirdikten sonra her şey çok güzel olacaktı.
Hazırlanmam tamamlandıktan sonra bara gittim. Ayas bir masada uyuyakalmıştı. Saçları, üstü başı, yüzü korkunç durumdaydı. Sokakta onu gören birisi, evsiz veya deli olduğunu düşünebilirdi. Gerçi yakında evsiz kalacaktı ve ikimiz de akıllı sayılmazdık. Ayas’ın yanına gittim ve yağlanmış yanaklarını öptüm. Biraz kötü kokuyordu ve ağzından salyayalar akmıştı ama her şeye rağmen ona çok âşıktım. Birazdan resmen kocam olacaktı.
Ayas, yavaş yavaş gözlerini açtı. Bana ‘’Hazır mısın, sevgilim?’’ dedi. Hazırdım, hazır olmak zorundaydım. Cebinden küçük bir şişede olan Ritalin ilacını çıkarttı. Ben de çantamdan Xanax ilacımı çıkarttım. Bardan gidip iki bardak aldım ve ilaçları eşit miktarlarda bardaklara paylaştırdık. İki bardak da birbirine karışan Ritalin ve Xanax vardı. Düğün içkimiz hazırdı.
Ayas Udu
Gözlerine baktım ve ‘’Benim karım olmayı kabul ediyor musun?’’ dedim. Başını aşağı yukarı sallayarak, heyecanla ‘’Evet!’’ diye bağırdı. ‘’Bu dünyada beraber olamıyorsak, ruhlarımız başka bir hayatta beraber olur’’ dedim ve bardağı ona içirdim.
Işın Uduk
İlacı yuttum ve boğazıma takılmasınlar diye üzerine bir bardak viski içtim. Birkaç dakika sonra ilaç mideme inip kendime geldiğimde Ayas’ın elinden tuttum. ‘’Kocam olmak istiyor musun?’’ dedim. Gözlerinden yaş akmaya başladı ve ‘’Evet!’’ diye bağırdı. ‘’Ruhlarımızın daha mutlu bir hayat sürmesi dileğiyle’’ deyip ilaç dolu diğer bardağı ona içirdim.
Işın Uduk Udu-Ayas Udu
Birbirimizin gözlerine bakarak öpüştük ve masanın üzerine karı-koca olarak uzandık. Birbirimize sarılıp uykunun ve uykusuzluğun derin dünyasında balayına çıktık.
Ayas Udu
17.05.2019
‘’Yine iyisin dostum. Daktilomu ve pahalı dolma kalemimi sana bırakıyorum. Bir teşekkür edersin artık. Ben artık özgürüm.’’ Aylarca beraber aynı odayı paylaştığım adama, en değerli varlıklarımı bırakmama rağmen teşekkür bile etmemişti. Zaten aylardır tek kelime konuşmadan, tek bir canlılık belirtisi göstermeden sadece yatıyordu. Çünkü o bir ‘’katatonik şizofreni’’ hastasıydı. Aylardır kaldığım akıl hastanesindeki tek dostum ve tek yoldaşımdı. Benimle konuşmamış olmasına rağmen beni anladığına ve duyduğuna emindim. Abimden beri ilk kez odamı bir başkasıyla paylaşmıştım. Bu durum beni çok memnun etmişti. Şimdi ise buradan çıkıyordum. Tekrar özgürlüğüme ve yalnızlığımı yaşamaya gidiyordum.
Işın hakkında aylardır haber almamıştım. ‘’O nerede, nasıl, yaşıyor mu, neler yapıyor, beni merak ediyor mu?’’ bütün bu soruların cevabını çok merak ediyordum. Düğün gecemizden sonra buraya kapatılmıştım. Sonra dünya ile bağlantım kesilmişti. Peki, o gece neler olmuştu? Düğün içkimiz bizi maalesef öldürüp bedenlerimizden kurtarmamıştı; ruhlarımızın beraber mutlu olmasına izin vermemişti. Tam ölüm ışığını gördüğümüz anda barda çalışan bir kahrolası garson bizi bulmuş ve ambulansı aramış. Ondan sonrası ise… Buradaydım. Deliler hastanesinde ilaç ve beynime verilen şoklarla tekrar ‘’sıradan’’ bir insana dönüştürülmeye çalışılmıştım. İki gün önce de başhekimin yaptığı tüm testleri başarı ile tamamlamıştım. İyileşmiş miydim? Işın’a kavuştuğum zaman bunu anlayacaktım.
Eşyalarımı toparlayıp, son bir görüşme için, başhekimin odasına gittim. Başhekim, Freud’un tipinde, Hannibal Lecter özentisi bir adamdı. Hastalarıyla mesafeli oluyor ve çok sert konuşuyordu. Fakat beni iyileştirebildiğinden dolayı olacak ki odasında beni keyifle kucakladı ve bana kahve ikram etti. Düğün gecesinden beridir hiç kahve içmemiştim. Tadını özlemiştim. Kahvelerimizi afiyetle içtik ve buradan kurtulmak üzere ayağa kalktım. Bana odasının kapısına kadar eşlik etti. Tekrar kucaklaşıp vedalaştıktan sonra ‘’Gitmeden sizinle sürekli ilgilenen Handan Hanımefendi’yle de vedalaş’’ dedi. Handan Hanım mı? Onun burada ne işi vardı? Ben hastanede yatarken burada mı çalışmaya başlamıştı? Benimle ne gibi çok ilgilenmişti? Altı üstü bir iki defa muayenesine gitmiştim.
Bütün bu soruları başhekime sordum. Şaka yaptığımı veya tekrar delirdiğimi söyleyerek güldü. Şaka yaptığımı kabul ettim. Tekrar delirdiğimi, şaka bile olsa, tekrar düşünmesini istemezdim. ‘’Bir dakika. Veysel Efendi sana refakat etsin’’ dedi ve telefonla bir yeri aradı. İki dakika sonra Veysel Efendi kapıda göründü. Veysel Efendi, Veysel dayının ta kendisiydi! O da mı burada işe başlamıştı? Neden beni görünce tanımamıştı? Acaba istemeden ona kötü mü davranmıştım? Çok garip şeyler oluyordu. Bir an önce buradan kurtulup Işın’a kavuşmak istiyordum.
Veysel Efendi’ye veya dayıya ‘’Kapıcılığı neden bıraktın? Feriha teyze nasıl?’’ gibi sorular sorsam da anlamsızca suratıma baktı ve cevap vermedi. Handan Hanım’ın odasının önüne geldiğimizde hiçbir şey söylemeden gitti. Handan Hanım’ın kapısını vurdum ve içeri girdim. Fakat odaya girdiğim an şoka uğradım. Burası Işın ile gittiğimiz muayenehanenin aynısıydı!
Işın Uduk
Ayas ile Harikalar Diyarı’nda sarılmış uyuyorduk. Birden birinin bana seslendiğini duydum. Şiddetle adımı haykırıyordu. Ayas ayağa kalktı ve elimden tutarak beni de kaldırdı. Elimi avucuna iyice yerleştirdim. Sıcaklığını, nefesini, ruhunu hissediyordum. Sonra birden Harikalar Diyarı beyaz bir odaya dönüşmeye başladı. Ayas da şeffaflaşıyordu! Sanki beyazlığın içinde kayboluyor gibiydi. Ayas’a ‘’Gitme! Beni bırakma! Lütfen!’’ diye yalvarsam da gülümseyerek beyaz odanın içinde kayboldu. Dizlerimin üzerine çöktüm, gözyaşlarım dökülmeye başladı. Gözyaşlarım döküldükçe ben de şeffaflaşıyordum. Bir süre sonra sadece bir çift gözden ibaret kaldım ve son damlayla beraber sonsuzluğun içinde kayboldum…
Terleyerek uyandım. Her tarafım ağrıyordu. Kolumu kaldıracak gücüm yoktu. Kollarıma bir şeyler batıyordu. Gözlerimi açamıyordum. Çok susamış ve acıkmıştım. Bir an önce kalkıp Ayas’ın yanına gitmek istiyordum. Ama kalkamıyordum. Sanki yatağa bağlanmış gibiydim. Gözlerimi açamadan Ayas’ın adını tekrarladım. Yanımda oturan birileri uyanıp etrafıma toplandı. Seslerini tanıyordum. Bunlar annem ve babamdı! ‘’Sonunda uyandı!’’ diyerek tanrıya dualar ediyorlardı. Gözlerimi açtığımda ikisinin de yaşlı gözlerle bana baktığını gördüm. Anladığım kadarıyla hastanede yatıyordum ve cihazlara bağlanmıştım. Ayas ile düğün gecemizden sonra buraya kaldırılmış olmalıydım. Ölüp ruhumu başka bir bedene teslim etmediğim için üzüldüm. Annem ve babam, bana sürekli sorular soruyordu ama benim ağzımı açacak kadar bile gücüm yoktu. Tekrar uykuya daldım.
Sonsuza kadar uyuyup, hiç değilse rüyamda, Ayas ile mutlu olmak istiyordum. Ama buna izin vermiyorlardı. Doktorun kalçamdan yaptığı bir iğne
sonucu tekrar uyandım. Gözlerimi açtığımda sırtı dönük olan kadın bir doktorun annem ve babama bir şeyler anlattığını gördüm. Annem ve babam yine ağlıyordu ama bu sefer sevinçten ağlıyor gibi halleri vardı. Ne konuştuklarını duyamıyordum, benim farkıma varmadan bir şeyler konuşuyorlardı. Konuşmaları bittikten sonra annem ve babam, bana dönüp baktılar ve uyandığımı heyecanla doktora söylediler. Doktor da sırtını bana döndü. Doktorun yüzünü görebildiğimde şoka uğradım. Bu Handan Hanım’dı! Burada ne işi vardı? Onun kendi muayenehanesinde olması gerekmiyor muydu? Kendisini çok kısa bir zaman önce gördüğümü hatırlıyorum ve gördüğümde kendi muayenehanesindeydi. Hangi ara bu hastanede işe başlamıştı? Yoksa beni duyup ziyaretime mi gelmişti? Acaba Ayas’tan haberi var mıydı? Bütün bunları sormak için sabırsızlanıyordum.
Ayas Udu
Handan Hanım, beni büyük bir heyecanla karşıladı. Işın ile ilk kez karşılaştığımızda oturduğum koltuğa oturdum. ‘’Nasılsınız, Ayas Bey?’’ diye söze başladı. ‘’Ben iyiyim ama siz burada mı işe başladınız?’’ sorusuna soruyla cevap verdim. ‘’Ne dediğiniz anlamadım. Nerede işe başlamışım?’’ kaşlarını çatarak merakla gülümsedi. Bende gülümseyerek ‘’Aylar önce size Işın ile geldiğimiz muayenehaneyi bırakıp bu hastanede mi işe başladınız?’’ dedim. ‘’Şaka yapıyor olmalısınız. Yoksa tam iyileşmediniz mi? Ben tam beş yıldır buradayım. Sizle de aylardır burada sohbet ediyoruz’’ dedi. Gözlerimi açıp düşünmeye başladım. Neler oluyordu? Aceleyle Işın’ı sordum. ‘’Işın mı? Işın dediğiniz kişi sanırım arkanızda’’ dedi. Kafamı hemen arkama çevirdim. Arkamda hiç kimse yoktu. ‘’Kafanızı kaldırın’’ diye talimatta bulundu. Kafamı kaldırdığım da Işın karşımdaydı!
Işın’ın usta bir ressam tarafından çizilmiş portresi odanın en güzel yerine asılmıştı. Bir melek gibi tasvir edilmişti ve uyuyordu. Gerçekten muhteşem bir şaheserdi. ‘’Bunu kim, hangi ara çizdi?’’ hızlı hızlı iki soru sormuştum. Handan Hanım gülerek gözlüğünü çıkarttı ve ‘’Bu resim üzgünüm ki bahsettiğiniz kişiye ait değil ‘’ dedi. ‘’Nasıl değil? Bu Işın’ın resmi!’’ biraz sinirlenmiştim. ‘’Ayas Bey, bu resim 16.yy’da Leonardo Da Vinci’nin öğrencisi ve gayri resmi sevgilisi olan Gian Giacome Caprotti tarafından çizildi. Ayrıca benim Işın adında hiç hastam olmadı’’ dedi. Bu nasıl olabilirdi? Onunla burada oturup tanışmıştık, doğum günümüzde yakınlaşmıştık ve sonrasında dünyanın en tutkulu aşkını yaşamıştık. Doktor neler söylüyordu? Benimle dalga mı geçiyordu? Hayatımda ilk kez bu kadar sinirlenmiştim. ‘’İzninizle size her şeyi anlatmak isterim. Ama öncesinde size vermem gereken bir kitap var’’ dedi ve çekmecesinden bir kitap çıkartıp bana
uzattı. Kitabın adı ‘’Gümüşservi’’ydi ve yazarı bendim! Ben böyle bir kitabı ne zaman yazmıştım? Kitaba göz gezdirmeye başladım.
Bediş’in evinden kaçtığım ve sonrasında Işın ile düğünümüzün olduğu geceye kadar her şeyi yazmıştım. Ama ne zaman ve nasıl yazdığımı hatırlamıyordum. Şiddetle doktora baktım ve ‘’Bunu ben yazmadım’’ dedim. Handan Hanım ayağa kalktı ve odanın içinde yürümeye başladı. ‘’Üzgünüm ki bunu siz yazdınız. Şimdi anlatacaklarım sizi rahatsız edebilir ama anlatmak zorundayım. Bunları dinlemeye hazır mısınız?’’ dedi. ‘’Neleri?’’ diye sordum. Kafayı tekrar yemek üzereydim. Biraz sonra katotonik kankamın yanında tekrar yatacağımı hissedebiliyordum.
Handan Hanım koltuğumun önüne bir sandalye çekip oturdu, ‘’Her şeyi!’’ dedi. Merakla gözlerine baktım ve ‘’Anlatın lütfen’’ dedim. Anlatacaklarının hiç hoşuma gitmeyeceğinden emindim. Işın ile alakalı olduğu kesindi. Fakat bu kadar ağır ve her şeyi kapsayan konu neydi? Handan Hanım söze başladı:
‘’Öncelikle anlatacaklarım bitene kadar sözümü kesmeyin (Tamam anlamında kafamı salladım.) . Bu anlatacaklarımın tamamı doğru, bir doktor olarak size gerçekleri açıklamak zorundayım. Evet, başlıyorum. Bu kitabı yaşantılarınızdan yola çıkarak siz yazdınız. Fakat böyle yaşantınız hiçbir zaman olmadı. (Gözlerimi açtım ve bir şeyler diyecektim ki eliyle susturdu) 10 Aralık 2018 tarihinde, bir evin balkonundan düşüp hafif yaralandınız ve bekçiler tarafından hastaneye kaldırıldınız. (Bu Bediş’in evinden kaçtığım geceydi!) Hastane polisi, adli sicil kaydınıza baktığında arandığınızı fark etti. Çeşitli ufak tefek suçtan aranıyordunuz. (Oyun oynadığım geceler işlediğim basit suçlar olmalıydı.) Sizi sorgulamak istediklerinde; günlerdir, hatta aylardır uyumadığınızı söylediniz ve hastaneye ben çağrıldım. Ben de sizin rahatsız olduğunuzu fark ettim ve ailenizin izniyle sizi buraya yatırdık’’ Handan Hanım anlattıklarından sonra ayağa kalktı ve Işın’a benzeyen portrenin yanına gitti. Portreye uzun uzun baktı ve sonra yine bana döndü:
‘’Sohbet için odama ilk kez geldiğinizde bu tabloya hayranlıkla baktınız. Daha sonrasında ise bu tablo sizde takıntı haline gelmeye başladı. Her odama geldiğinizde hiç konuşmuyor ve sadece tabloya bakıyordunuz. 21 Aralık 2018 tarihinde, doğum gününüz olduğu için size ufak çaplı bir parti yaptık. Bunu kitabınızda da yazmışsınız. Abiniz size Batman baskılı bir tişört hediye etti. Bunu giyip tüm gece eğlendiniz. Gecenin sonunda, herkes uyuduktan sonra, gizlice odama girmişiz ve sabah sizi bulduğumuzda elinizde kâğıt ve kalemle portrenin karşısında bir şeyler yazdığınızı gördük. Yazmayı sevdiğinizi öğrenince başhekim ile tedavinize yardımcı olmak amacıyla size ufak bir daktilo hediye ettik ve aylardır daktilonun başından kalkmadan Gümüşservi isimli kitabı yazdınız. Yani tüm bu kitap, Işın ve yaşadığınızı sandığınız her şey kafanızda gerçekleşti. Hayal
gücünüz o kadar kuvvetliydi ki önce bilinçaltınızı, sonra ise tüm zihninizi esir aldı. Kitabın sonunda ilaç içtiğiniz sahne ise Almanya’da bulunan ve üzerinizde denediğimiz yeni bir tedavi yöntemi. Yani sizi iyileştiren yöntem. Işın dediğiniz kişi, sizin kafanızda kurguladığınız, hayalinizdeki insan ama artık iyileştiğinize göre hayalinizdeki kişiyi gerçek dünyada arayabilirsiniz’’ sözlerini bitirmişti. Başıma, karnıma, daha da kötüsü ruhuma ağrılar girmişti. Kusmak istiyordum. Söylediği, bedenime giren her sözü kusup geri çıkarmak ve duymamış olmak istiyordum. Işın, sevgilim, karım… Her şey… Her şey bir hayal miydi? Lanet olası bir kitap mıydı? Ben şimdi ne yapacaktım? Bu halde yaşayamazdım? Ölmek istiyordum.
Doktor, omzuma eline koydu ve ‘’Sorularınız var mı?’’ diye sordu. Hiçbir sorum yoktu. Bir an önce kendimi asmak veya uçurumdan atmak istiyordum. ‘’Şimdi sizi yeni bir hayat bekliyor ve kitabınızı okuttuğum herkes çok beğendi. Bence bu kitabı piyasaya sürmelisiniz’’ dedi. Gözlerim karardı, yere düştüm.
Işın Uduk
Doktorun yaptığı ilaç sayesinde biraz daha kendime gelmiştim ve konuşabiliyordum. Handan Hanım yanıma sandalye çekmiş oturuyordu ve beni gözlemliyordu. ‘’Kendinizi nasıl hissediyorsunuz?’’ sorusunu yöneltti. ‘’İyi gibiyim ama sizin burada ne işiniz var? Beni görmeye mi geldiniz?’’ diye sordum. ‘’Bir yanlışınız olmalı Işın Hanım, ben uzun yıllardır bu hastanede çalışıyorum’’ dedi. Bu nasıl olabilirdi? ‘’Nasıl yani? Sizin muayenehanenize Ayas ile gelmiştik. Unuttunuz mu?’’ kaşlarımı çatmış ve merakla bakıyordum. ‘’Şimdi anladım. Size anlatmam gereken şeyler var, Işın Hanım ama doğru zaman mı bilmiyorum? Daha yeni uyandınız’’ dedi. Ayas ile alakalı olduğunu hemen anlamıştım ve anlatması için ısrar ettim. Ayağa kalktı ve pencereyi açıp dışarı baktı. Sonrası ise bana dönüp söze başladı:
‘’Bakın Işın Hanım, öncelikle sözlerim bitene kadar lütfen sözümü kesmeyin. Ve anlatacaklarım sizi üzebilir. Bir doktor olarak bunları açıklamak zorundayım. İzninizle başlıyorum’’ dedi ve kafamla onayladım; tekrar söze başladı:
‘’Ayas adında biri hiçbir zaman olmadı. (Şaka yapıyor olmalıydı! Bu nasıl olabilirdi? Tam sözünü kesecektim ki eliyle susturdu.) 10 Aralık 2018 günü narkolepsi nöbetleriniz çok şiddetlendi; saatlerce sizden haber alamayan babanız evinize geldi; sizi uyandırmaya çalışsa da uyandıramadı ve buraya getirdi (Bu uyumamak istediğim gündü!) . Komada olduğunuzu düşünüyorduk ki günler sonra uyandınız. Fakat kısa aralıklarla uyanık kalıyor ve yine uyuyordunuz. Ayas dediğiniz kişi de babanızın siz uyurken size okuduğu Jack London – Yıldız Gezgini
kitabındaki ruhlar arasında seyahat eden kahramanı Darrel Standing olmalı. Onu dinlerken yüzünüzde çok güzel bir tebessüm oluşuyordu’’ sözlerine devam edecek ki dayanamadım ve sözünü kestim:
‘’Bu imkânsız! Ayas gerçek biri! Bir kitap kahramanı değil! Onunla doğum günümde tanıştık, sonrasında birbirimize âşık olduk! Ve birlikte intihar ettik’’ çok sinirlenmiştim. Handan Hanım soğuk yüz ifadesini değiştirmeden ayağa kalktı ve televizyonu açtı. Televizyondaki bendim! Beni kameraya çekmişlerdi. ‘’Son doğum gününüzü bana anlatır mısınız?’’ diye sordu. Ona kostüm partisinden bahsettim. Kumandayla bir şeyler ayarlayıp bir görüntü oynattı. Yatağımda ufak bir pastayı üflüyordum. Sadece annem, babam, Handan Hanım ve tanımadığım bir hemşire vardı. Annem bana şirin bir kedi biçimde pelüş oyuncak, babam ise şu lanet olası kitabı hediye ediyordu. Kedi ve kitap… Gördüğüm her şey, yaşadığım her şey bir rüya mıydı? Ayas, sen bir rüya mıydın? Handan Hanım televizyonu kapattı ve üzgün bir ifadeyle bana bakarak sözlerine devam etti:
‘’Üzgünüm ki uzun süredir uyuyordunuz. Gördüğünüz her şeyin bir rüya olduğu muhtemel. Çünkü aylardır bu hastaneden hiç çıkmadınız. Ayas ise sizin rüyalarınızda yarattığınız, hayalinizdeki erkek olmalı. Ama üzülmeyin. Artık iyileşiyorsunuz ve ayağa kalktığınızda, hayalinizdeki erkeği gerçekten bulabilirsiniz’’ dedi. Dediklerini düşündüm. Ayas… Sevgilim… Kocam… Gözlerimi kapattım ve uykuya daldım.
Ayas Udu
Bilinmeyen Bir Tarih
‘’Tamam anne… İlaçlarımı aldım… Merak etme içmeyi unutmam… Tamam, Woody Allen’a selam söyler ve bize de davet ederim… Tamam, terli terli su içmem… Bak uçağım kaçacak. Ararım sonra. Görüşürüz…’’ Ah şu anneler… Dünyaca ünlü bir yazar ve Hollywood’un aranan bir senaristi olsanız bile onların gözünde her zaman bir çocuksunuz.
Adnan Menderes Havaalanı’nda Los Angeles uçağımı arıyordum ki uçağın rötar yaptığı anonsunu duydum. Bu biraz beni üzmüştü. Bir an önce Amerika’ya gidip şu işlerimi halletmek ve İzmir’e geri dönmek istiyordum. Bu şehri ve özellikle Karataş’taki evimde çalışmayı çok seviyordum. Akıl hastanesinde yazdığım şu kitap sonrası yazar olmaya karar vermiş ve onlarca kitap satarak adımı duyurmuştum. Mutlu muydum? Belki… Çünkü halen daha hayalimdeki Işın’ı bulamamıştım. Işın, benim ruhumdaydı. Hayali bir kadın da olsa bir gün onu bulacağımdan emindim.
Ağır düşüncelere dalmıştım ki birine çarptım. Çarpmanın etkisiyle elindeki kitap yere düştü. Yere düşen benim kitabımdı. Çarptığım kişi ise tatlı bir kadın pilottu. Kitabı yerden alıp uzattım. ‘’Kitabı beğendiniz mi?’’ diye sordum. ‘’Eh idare eder’’ dedi. Kadının ses tonu ve yüzü çok tanıdık geliyordu. Fakat kim olduğunu çıkartamıyordum. ‘’Bir dahakini daha güzelini yazarım, o halde’’ dedim ve gülümsedim. Panikle ‘’Ben çok özür dilerim. Sizi tanıyamadım, Ayas Bey’’ dedi. ‘’Lütfen, hiç sorun değil. Ne garip, ben de sizi birine benzettim ama çıkartamıyorum’’ dedim. ‘’İnsan insana benzer, şimdi izninizle Los Angeles uçağını uçurmam gerekiyor. Kendinize iyi bakın ‘’ dedi ve gülümseyerek uzaklaştı.
Işın Uduk
Pilot arkadaşlarım, pilotluk yeteneklerim hakkında övgüyle konuşurken uçağıma gitmem gereken saat geldi. Uçağa doğru giderken son günlerde boş anlarımda okuduğum ‘’Gümüşservi’’ kitabını çıkarttım ve yürürken okumaya başladım. Sürükleyici ve güzel bir kitaptı ama içerisinde bir şeyler eksikti. Kitabın kadın kahramanı çok basitti. Ben de kitabın kahramanı olan kadın gibi komada kalmıştım. Komadan çıktıktan sonra ailemin desteği ile çok çalışmış ve pilot olmuştum. ‘’Kitabın kahramanı keşke ben olsaydım. Daha çok sattırırdım. Ayrıca Ayas’ım da erkek kahraman olsaydı tadından yenmezdi ‘’ diye düşünürken birine çarptım ve kitabım yere düştü. Çarptığım kişi bir adamdı.
Çarptığım adam yerden kitabımı alıp bana uzattı ve ‘’Kitabı beğendiniz mi?’’ diye sordu. Beğenmiş olmama rağmen ‘’Eh idare eder’’ dedim. Adamın yüzü çok tanıdık geliyordu ama çıkartamıyordum. ‘’Bir dahakine daha güzelini yazarım, o halde’’ dedi ve gülümsedi. Bu adam, kitabın yazarı Ayas Udu’ydu! Büyük bir pot kırmıştım. Özürler diledim. O da beni birilerine benzettiğini söylese de aklım uçuştaydı. Üzerinde çok durmadan uçağıma doğru ilerledim.
Ayas Udu
Uçakta koltuğuma yerleştim ve e-kitap okuyucumdan güzel bir kitap seçtim. Amerika’ya kadar keyifli bir yolculuk beni bekliyordu. Aslında biraz da sabırsızdım. Uçaktan iner inmez tatlı pilot hanımla tanışmak için fırsat yaratacaktım. Nasıl olduysa beni çok etkilemişti ve aklımdan çıkmıyordu. Onu düşünerek kitabıma dalıyordum ki bir şey unuttuğumu fark ettim. Kulaklığımı taktım ve İlham Gencer – Bak Bir Varmış Bir Yokmuş şarkısını açtım. Artık hazırdım!
Işın Uduk
Kokpitte son hazırlıklarımı tamamladım. Amerika’ya kadar keyifli bir uçuş beni bekliyordu. Uçmayı çok seviyordum. Tamamen uçuşuma yoğunlaşmak istiyordum ama kafamı kurcalayan bir durum vardı. Uçağa binerken Ayas Bey’e ayıp etmiştim. Oysaki çok zarif ve nazik bir adama benziyordu, beni etkilemişti. Onun da bu uçağa bindiğini gördüğüm an kalbim atmaya başladı. Amerika’ya indiğimizde onunla konuşmaya karar verdim. Uçuşu başlatıyorum ama bir şey unuttuğumu fark ettim. Arkaya Zella Day – Hypnotic şarkısını açtım. Artık hazırdım!
SON
Yazar Notları
Ayas: Ay ışığı pırıltısı, mehtap.
Işın: Güneş ışığı.
Udu: Eski Türkçe’de uyku.
Uduk: Eski Türkçe’de uykusuz.