
Pandemi dönemini, ünlü bir akıl hastanesinin tecrit odasında geçirmek, hayatım boyunca başıma gelen en mucizevi talih. Burada herkesten, özellikle de sosyal mesafeye uymamak konusunda direnen insanlardan uzaktayım. Kimseye, “SAKIN YAKLAŞMA!” diye bağırmak zorunda da değilim. Kendimi güvende hissettiğim için de rahat rahat yazabilir ve olanları hatırlayabilirim. Ayrıca şanslısın ki hafızam ve aklım sağlamdır. Sana her şeyi tek tek tarihleriyle anlatacağım.

Beni tehlikeli bir akıl hastası sanma. Akıl hastası olduğum doğru veya sadece fobileri olan sıradan bir hasta da olabilirim. Neyse, hikayenin sonunda kararı sen verirsin. Neden burada olduğumu, sorunumu, kısa hayat hikayemi ve daha fazlasını birazdan anlatacağım.
Şimdilik sadece şunu bil: Bunları okurken SAKIN YAKLAŞMA! Sosyal mesafeyi koru ve öyle oku.
Hazırsan başlıyorum:
Karşınızda, bendeniz Dinç Temizkan. Bu da sıradan olmayan ben tarafından sıradan bir hikaye:
Hayat kocaman bir “cevapsız nedenler karmaşası” değil midir? Sürekli neden sorusunu sorar, cevabını arar ve bulamayınca da kafayı yeriz; ta ki yeni bir neden sorusu ortaya çıkana kadar. Böyle bir döngü oluşur ve bir bakmışız ki biz döngünün ortasında yuvarlanırken hayat geçip gitmiş.
Fakat bazı neden soruları vardır ki onlar yerini asla yeni sorulara kaptırmaz. Her zaman cevabını aramasak da göz hizamızdan ayrılmazlar. Ayrıca kendileri yetmezmiş gibi birde yavrularını da aklımıza peyda ederler. Tıpkı benimki gibi:

“Neden böyleyim?”
Yavruları da “Neden bu kadar korkuyorum?”, “Neden canım bu kadar tatlı?”, “Neden kafam sürekli hasta olmakta?”, “Neden normal bir insan olamıyorum?”, “Neden tedaviler işe yaramıyor?”, “Neden en ufak olumsuzluğu biile umursayamamak bu kadar zor?” diye uzar gider.
Korkularıma çare bulabilme umuduyla o kadar fazla psikolojiyle içli dışlı oldum ki kendi çapımda bir bilgi birikimim oldu. Bu birikime dayanarak şunu söyleyebilirim:
“Freud‘a göre tüm hayatımız boyunca etkisi altında kalacağımız ruh halinin, korkuların, takıntıların, psikolojimize dair ne varsa hepsinin temeli çocukluğumuzda atılıyormuş.”
Freud sonuna kadar haklıymış. Kendimden biliyorum. Şu anda akıl hastanesindeysem ve hasta olmaktan bu kadar fazla korkuyorsam, bunun baş suçlusu kesinlikle çocukluğumdur.
Sandığının aksine çok da kötü bir çocukluk geçirmedim. Bir elim yağda, bir eli balda olan ve tüm odası oynanmaktan yıpranmış farklı farklı, renk renk oyuncaklarla dolu bir çocuk değildim. Fakat, kesinlikle benden daha kötü şartlarda ve korkunç travmalarla büyümüş binlerce çocuk vardır.
Babam ve annem aynı zeytinyağı fabrikasında çalışıyordu. Babam ustabaşı, annem ise babamın altında çalışan bir işçiydi. İkisi de yapılı, yanakları al al ve nefeslerinde ferahlık olan sağlıklı insanlardı.
Şimdi soracaksın bana: “Onlar böyle kanlı canlıyken, sen neden korkuyorsun?”
Sorun da burada zaten. İkisinin de hastalıklarla alakası olmamasına rağmen her boş zamanlarında hastalıklardan konuşmayı severlerdi. Hiç unutmam, onların sohbet başlıkları genelde şunlardı:
“Hiç tanımadığım ve görmediğim uzak bir akrabamızın yıllardır yatalak olan kayınpederi”, “Sürekli başı ağrıyan ve doktorların sebebini anlayamadığı için üfürükçüleri gezen komşumuz”, “Fabrikada beli kitlenip iki büklüm kalan işçiler”, “Sapasağlamken bir gün doktora gidip kanser olduğunu öğrenen aile dostlarımız” ve daha fazlası…
Uzaktan bakınca korkutucu görünen, iri kıyım, kanlı canlı annem ve babam bunları konuştukça küçülüyor, ürperiyor ve duaya sarılıyordu. Aralarındaki en önemli sevgi gösterisi de sarılıp dua etmek ve tanrının onları hastalıklardan korumasını dilemekti.
Tahmin edeceğiniz üzere onları dinledikçe ben de kötü oluyordum. Ama beni asıl etkileyen hastalıkları dinlemek değildi. Beyin öyle bir şeydir ki binlerce söz, bir görüntünün yerini tutamaz.
Hasta olmaktan korkuyorsam, bunun en büyük payı kafama yerleşmiş görüntülerdir. Annemin çalışmadığı her haftasonu, şehrimizde ne kadar yatakta son günlerini geçiren hasta varsa hepsine tek tek “geçmiş olsun” ziyaretine giderdik. Uzak yerler olunca babam da bize katılırdı. Bu sebeple evimizde kolonya ve meyve suyu stoğumuz vardı. Hastanın akrabalık ve yakınlık derecesine göre ikisinden birini götürürdük. Eğer yakın bir akraba veya aile dostuysa kolonya, uzak bir akraba veya alakasız bir dostsa meyve suyu… Bizim de ailecek haftasonu etkinliğimiz buydu.
Bu da yetmezmiş gibi akşam film etkinliğimiz olurdu. Akşamları emektar 32 ekran tüplü televizyonumuzdan Yeşilçam filmleri izlerdik. Evren bana mesaj mı gönderiyordu, hastalıklar mı benim kaderimdi? Bunun cevabını halen daha veremem. Çünkü genelde izlediğimiz tüm filmlerim konusu; korkunç hastalıklar, kalan üç aylık ömürler ve tedavisi sadece Avrupa’da olan illetlerdi.
Ne yazık ki en az “geçmiş olsun” ziyaretlerimiz kadar beni etkileyenler de bu filmler olmuştu. Bunun üç sebebi vardı:
“Birinci sebep; bu hastalıklar yalnızca fakir, ilaçlarının ve tedavisinin ücretini ödeyemeyen insanları etkiliyordu. Biz de çok fakir olmasak da zengin sayılmazdık. Hasta olursam, ailem beni Avrupa’ya gönderemezdi.
İkinci sebep; hastalıklardan etkilenen en çok çocuklar oluyordu. Eğer çocuksanız ya hasta olacaktınız ya da hasta olan anne veya babanızın tüm sorumlulukları sizin sırtınızda olacaktı. Özellikle de kısacık ömrü kalmış, benimle aynı yaşta olan bir çocuğu anlatan Canım Kardeşim filmi ve üvey babasının korkunç gölgesinde veremli annesine bakmak zorunda kalan bir çocuğu anlatan Sezercik Yavrum Benim filmi tüm psikolojimi alt üstü etmiştir.
Üçüncü ve son sebep; kanlı canlı olan ve her yanlarından sağlık fışkıran anne ile babamın, neredeyse her hastalık sahnesinde gözlerinin dolması… Kimi zaman ise annemin hüngür hüngür ağlaması ve babamın tırnaklarını yemesi… Belki de en önemli sebep de budur.
Böylece gözlerinizde, kısacık da olsa, nosofobi sahibi bir adamın çocukluğu canlanmıştır. Freud’un düşünceleriyle yola çıkarsak, bu fobiye sahip olmayı sonuna kadar hakkettim. Ben sahip olmucam da kim olacak?
“Ortada böyle bir illetin olduğunu ilk ne zaman farkettim?” diye sorarsanız, size cevabım bu olur:
“Ortaokul yıllarındayken, bir gün sıra arkadaşım yanlışlıkla yüzüme hapşırdı. Ne olduysa o anda oldu! Birden kalp atışlarımı duyar oldum. Oldukça hızlı atıyordu. Sonrasında ise ellerim terlemeye ve başım dönmeye başladı. Terlemem tüm bedenime yayıldı. Ya ben de hasta olursam ve bu hastalık ciddi bir şeye dönüşürse korkusu kafamın içinde bağırıyordu. Tüm sınıf ve dersin hocası başıma geldi. Kimse beni sakinleştiremiyordu. Kimse sebebini anlamamıştı. Açıkcası o anda ben de anlamamıştım.
Bir süre sonra o olay unutuldu, unutulmasına ama nerede hasta görsem ve hastalık kavramı aklıma gelmeye başlasa aynı şeyler oluyordu. Ortada büyük bir sorun olduğu aşikârdı.
Genelde bu okulda veya insanların arasında başıma geliyordu. Ailem bundan habersizdi. Anlatsam da anlamazlardı. Neyse ki bir gün okulumuzun müdür muavini onları çağırıp her şeyi bir bir anlattı. ‘Sizin çocuk kafayı yemiş. Arkadaşı burnunu çekse, tüm ayarları değişiyor’ demiş. Ailem de duyunca başta inanmamıştı ama bir iki defa onların yanındayken böyle olunca, mecbur ortada bir sorun olduğunu gördüler.
O zamanlar her yerde psikolog, psikiyatrist, yaşam koçu, nefes eğitmeni, terapist yoktu. Mecbur ilk etapta da beni bir üfürükçüye götürdüler. Tüm suç içime giren yaramaz cinlerdeymiş. Leş gibi soğan kokan bir nefesle iyice okunup üflendim ve bir ay boyunca günde 10 kere özel bir bakır tastan su içtim. Nafile…
Şanslıydım ki bir yaz bize gelen halam, işin üfürükle su içmekle çözülmeyeceğini anladı ve beni şehrin tek psikoloğuna götürdü.
Yabancı filmlerde filan psikologlar görmüştüm, fakat yakından ilk kez görüyordum. Beni hipnoz edecek ve istediği her şeyi yaptırtacak sanıyordum. Ama öyle olmadı. Bana iki-üç tane soru sordu ve önündeki deftere bir şeyler not aldı. Sonra arkasında bulunan kitaplıktan devasa bir kitap çıkartıp, içinde bir sayfa aradı. Çok kısa bir okuyuştan sonra halama dönüp, ‘Delikanlıda çok görünmeyen ve nadir rastlanan bir korku var. Hasta olmaktan korkuyor. Biz buna nosofobi diyoruz. Tam çaresi yok ama bir ilaç yazacağım. Korku anında bu ilacı içtiğinde sakinleşecek. Mümkünse yanında hastalıklarla ilgili bir şey konuşmayın’ dedi ve bizi yolcu etti.”
Hayatım boyunca en çok kullandığım kelime olacak olan nosofobi ile ilk kez orada tanıştım. Böylece hayat illetimle tanışmış ve kaynaşmış oldum.
Doktorun verdiği ilaç işe yaradı mı? Hakkını yemek olmasın, ilk aylarımda işe yaradı ve korku anında beni zombiye çeviriyordu. Ama zamanla vücudum tolerans kazanınca işe yaramaz oldu; diğer sayısız denediğim ve alıştığım ilaç gibi…

Bu arada hikayeme devam etmeden önce şunu da belirtmeliyim:
Benim kadar olmasa da hastalıktan korkan annem ve babam halen daha hayatta. Hayatı ve yaşamayı nasıl seviyorlarsa, neredeyse hiç hasta olmadan yaşlandılar ve şimdi de herkesten uzaktaki bir köy evinde, her şeyin doğalı ile mutlu mesut yaşıyorlar. Pandemi, salgın, virüs… Hiçbiri umurlarında değil.
Bu açıklamanın ardından hikayeme devam edebilirim.
Ne yazık ki bu korku sadece çocukluk yıllarımda ortaya çıkan ve sonradan kaybolan diğer korkulardan değildi. Her zaman sırtımda taşıdığım ve boyun eğdiğim bir hükümdardı. Tüm hayatımı, kararlarımı ve tercihlerimi etkilediğini ve ona uygun yaşamak zorunda olduğumu söylersem daha açıklayıcı olur.
Çocukluğum iyice anlaşıldığına göre; gençlikten günümüze kadar olan kısmı, kısacık örnekler ile açıklarsam, beni çok daha iyi tanırsın.
İlk olarak mesleğimi açıklamak istiyorum: Ben bir muhasebeciyim. 
Neden muhasebeci oldum?
İtiraf etmek gerekirse; bu mesleği hiçbir zaman istemezdim. Bir mühendis veya öğretmen olmak daha hoş seçenekler olabilirdi.
Derslerim gayet iyi olduğundan bunları seçebilirdim, fakat seçemedim. Tahmin edeceğin üzere nosofobi buna izin vermedi. Düşünsene; kalabalık mühendis fakültesinde, en ufak bir hapşırık duysam şalterim atacaktı. Beni tüm dikkatleriyle dinleyen öğrencilerimden biri burnunu çekse kendimde geçecektim. Bu şartlar altında, bu meslekleri icra etmem imkansızdı.
Ben de korkunun izin verdiği tek mesleği seçtim ve muhasebeci oldum. Tüm gün insanlarla iç içe olmaktansa sayılarla boğuşmayı tercih ettim. Üniversiteyi de açıktan bitirince, dertsiz bir şekilde ekmeğimi elime aldım. Birde üstüne kendi ofisimi açınca… Tüm gün kimseyi görmeden, müşterilerin işleriyle uğraşabiliyordum.
Mutlu muyum? Sıradan insanlar, bir şeyleri tercih etmek yerine zorlandığında ne kadar mutlu olabiliyorsa, ben de o kadar mutluyum.

Meslek hayatımın geri kalanı fazlasıyla sıkıcı gelebilir. Ondan riske girmeden, oraları geçerek senin hayal gücüne bırakıyorum. Ayrıca anlatmak istediğim ve senin de merak ettiğine emin olduğum bir başka mevzu var: Aşk hayatım!
Aşk hayatım, diye iddaalı bir giriş yapsam da böyle bir hayatım olmadı. Anlatacaklarım daha çok neden olmadığı üzerine olacak.
“Öncelikle hiç aşık oldun mu?” sorusunu yanıtlamak istiyorum.
“Bilmiyorum.” Olmuş da olabilirim, olmamış da…
Özellikle karşı cinsi keşfettiğim lise yıllarında, etrafımda olan birkaç güzel kızı gözüme kestirmiştim. Ama ne zaman gidip onlarla konuşmaya kalksam, kendimi hasta gibi hissediyor ve kontrolümü kaybediyordum. Onlar da bu halimi görünce, haliyle yanımdan kaçıyordu. Üniversiteyi açıktan okuyunca, ne yazık ki kızlarla fazla içli dışlı olamadım. Üniversite bittikten sonra da kadınlardan iyice uzaklaşınca öylece kaldım.
Fakat şunu da belirtmemde fayda var: Annem sayesinde istesem evlenirdim. Hikayemin başlarında da anlattığım gibi, annem düzenli olarak hasta ziyaretlerine giden biriydi. Hasta ziyaretlerinde de boş durmuyordu. Sürekli gözüne uzak akrabalarımızın ve tanıdıkların yaşıtım veya benden birkaç yaş küçük kızlarını kestiriyordu. İsteseydim, içlerinden biriyle beni hemen baş göz etmeye hazırdı. İstemedim.
Herhalde bunun sebebini söylememe gerek yoktur. Mantıklı düşününce, korkum ve evlilik yan yana pek yakışmıyor. Evlenseydim başıma gelebilecekleri sizlere saymak isterim:
İlk olarak, aldatılmak benim için yıkım olurdu. Burada önemli bir hususun altını çizmek isterim. Karımı başka bir erkeğin kollarında görmek değil; karımın başka bir erkekten aids veya buna benzer bir hastalık kapması benim yıkımım olurdu.
İkinci olarak, çocuk meselesi geliyor. Bu konuyu biraz uzun ele almak isterim. Öncelikle hayali karımın hamilelik dönemini düşünün. Biliyorsunuz ki hamilelik döneminde kadınların türlü türlü problemleri olur. Baş dönmesi, tuvalete çıkamama, bel ağrısı, çok uyuma, mide bulantısı, şişkinlik… Sizce birisinin 9 ay boyunca bunları yanı başımda yaşaması nasıl olurdu? Sanırım dayanamaz ve intihar ederdim.
Bir şekilde hamilelik dönemi geçti ve baba oldum diyelim. Bu sefer de hayali çocuğumun sürekli hasta olmasına şahit olacaktım. Ayrıca o hastayken yanından da kaçamazdım, her an yanında olmak zorundaydım. Birde üstüne, benim gibi bir babası olan çocuk da bu korkulara sahip olmaz mı? O çocuğa yazık değil mi?
Böylece aşk hayatıma da bir çizgi çekebiliriz. Ayrıca ben yalnız bir adam değilim. Korkularımla beraber yaşıyorum. Hiç istemesem de korkularım bana yarenlik ediyor.
Geçmişimi ve hastalığımı sana kısa da olsa anlattım. Çok da kısa olmadığının farkındayım ama ne yapabilirim? Unutma ki ben sıradan olmayan bir insanım. Beni az çok tanıdığına göre, artık sıradan hikayemi anlatabilirim.
(Okumaya devam etmeden önce ufak bir hatırlatma: Hikaye tamamen hayal ürünüdür. Bundan dolayı da bazı olayları ve tarihleri, her ne kadar kaynaklardan beslenerek gerçeğe uygun yazmaya çalışsam bile, değiştirdim ve kurguladım. Amacım; tüm dünyayı etkisi altında bırakan bu belayı bilimsel olarak anlatmak değil, sizlere kurgusal bir hikaye sunmaktır. Beslendiğim kaynakların linklerini ise kelimelerde ve tarihlerde paylaştım. Bilimsel bilgilere bu linkler sayesinde ulaşabilirsiniz. Ayrıca binlerce insanın hayatını kaybettiği ve milyonlarca insanın da hastanelere kaldırıldığı bu salgını elimden geldiğince titizlikle ve hassasiyetle ele almaya çalıştım. Kimi yerlerde kullandığım dil yüzünden yanlış anlaşılmak istemem. Amacım tamamen kurallara uymayarak herkesi tehlikeye atan insanları, kurgusal bir karakter üzerinden eleştirmektir. Yanlış anlaşılmaya sebebiyet veren bir paragraf veya cümle görürseniz, benimle buradan iletişime geçebilirsiniz. Hastalıkla savaşan herkese acil şifalar dilerim. Hastalık yüzünden hayatını kaybedenlerin yakınlarına da başsağlığı dilerim.)
Senenin son ayına giriş yapmamızdan dolayı işlerim oldukça yoğundu. Tüm gün küçük ofisimde bir o dosyayla, bir bu dosyayla mücadele ettikten sonra yorgun argın evime gittim. Doyacak kadar yemeğimi yedim ve televizyonun başına geçtim. Geçmez olaydım.

Ana haberleri izlerken, kısa ve önemsiz görünen bir habere denk geldim:
Çin’de bir iki balıkçı, zatürre teşhisi ile hastaneye kaldırılmış. Ama zatürre tedavisi işe yaramamış ve yepyeni bulaşıcı bir hastalık keşfedilmiş. Bu daha önce sadece hayvandan hayvana geçen SARS-CoV-2 virüsüymüş. Şimdi de Çinli yetkililer; nasıl bulaştığını, etkilerini, tedavisini ve aşısını araştırıyormuş.
İlk izlediğim zaman, baygınlık geçirmesem de tüylerim diken diken oldu ve kalbim hızlandı. Kafamda şu sorular dönmeye başladı:
“Acaba hemen sorunu çözerler miydi?”
“Sadece bir istisna mıydı?”
“Bulaşması kolay mıydı?”
Kendimi yatıştırmaya çalışıyordum:
“Yok canım tıp ilerledi, hemen tedavi ederler.”
“Milyonda, yok yok trilyonda bir ihtimal gerçekleşmiş.”
“Çin nerede, Türkiye nerede? Orada olan hastalığın burada işi ne?”
Neyse ki beni korkutan çevremdeki hastalıklar ve hastalıklı insanlardı. Dünyanın öbür ucundaki istisnaiyi bir hastalık durumu çok da korkunç değildi.
Bir sene daha sona ermişti. Bu yıl da yataklara düşmemiş, ciddi bir hastalığın korkunç pençelerini üzerimde hissetmemiştim. Tüm bunlar kutlanmaya değer değil miydi?
Fakat klasik yılbaşı denilince akla gelen kutlama biçimlerini sevmiyordum. İnsanlarla kucak kucağa, alkolün alyuvarlardan ve akyuvarlardan fazla kanı işgal ettiği çılgın partiler bana göre değildi. En son mide bulantısı yaşadığımda, mide kanseri olmadığımı kendimi inandırmam bir ay sürmüştü. Baş ağrısı da benden uzak olmalıydı. Özellikle internetten hastalık belirtilerine bakıp bilgi almaya çalıştığımdan beri; beyin tümörümün, hipertansiyonumun veya beyin damar bozukluğumun olduğuna emin olmuştum.
İçtiğim bir iki bardak alkolün ve partilerdeki yüksek ses yüzünden, yeni seneye internet başında yüzlerce makale okuyarak ve kendimi hasta olmadığıma ikna etmeye çabalayarak girmek istemiyordum. Kesinlikle klasik kutlamalar bana göre değildi.
Tüm seneye ait hesapları kapattık sonra, birde gelecek senenin planlamasını yaparak üstümden kocaman bir yükü ofiste bıraktım ve evime ulaştım. Kutlama orginazyonum basitti; önce annem ve babamı arayacaktım, sonra da kendime hafif bir yemek hazırlayacak ve televizyonun başına geçecektim. Fakat ne olduysa içimdeki bir dürtü orginazyonu sekteye uğrattı.
Bilgisayarın başına geçip haberleri okumamla birlikte kalbim hızlanmaya, dizlerim çözülmeye ve gözüm kararmaya başladı. Çünkü bir haber, korkunun zehrini damarıma enjekte etmişti:
“Çin’deki yeni virüsün 41 kişiye bulaştığı ve sıradan zatürre aşılarının, hatta hiçbir aşının işe yaramadığı” yazıyordu.
Ne yazık ki milyarda, hatta trilyonda görülen bir durum değilmiş. Haberde yazan bulaşma koşulları ve Çin’in nüfusu da düşünülünce… Kalabalık bir ülke, yetersiz temizlik kaynakları, hasta olmaya elverişli insan yapısı ve aşısı olmayan bir virüs…
Buna benzer bir senaryoyu herhangi bir filmde görseydim, baygınlık geçirir ve hemen hastaneye kaldırılırdım. Fakat şu anda yanı başımdaydı. Evet, yanlış duymadız!
Çin ile Türkiye arası yaklaşık 6000 kilometreymiş.

Eskiden olsa, oradan buraya varmak atla veya deveyle aylar, gemiyle ise haftalar sürermiş. Fakat artık uçakla 9 saate inmişti, yani göz açıp kapayıncaya kadar oradan buradasınız. Bu ben söylemiyorum, internet söylüyor.
Hastalığa yakalanan birinin, hastaneye kaldırılana kadar başka birine bulaştırma ihtimali sizce kaçtır? Cevap vermenize gerek yok, hal ortada…
ister şu anda uydurdum sanın, isterseniz de korkundandır deyin; Kesinlikle o haberi okuduktan sonra dünyanın değişeceğini ve gelecekteki hayatımın zordan imkânsıza geçeceğini anlamıştım.
Zaten yeni seneye de her dildeki haberleri araştırıp çevirmekle girdim.

ABD, Avustralya, Japonya, Güney Kore, Tayland… Virüs tüm dünyayı sarmaya başlamıştı. Benim ise virüsü düşünmeden tek bir günüm bile geçmiyordu. Virüsün hava yoluyla bulaşması ve geleceği öngöremeyen devletler birleşince, Vuhan‘daki ufak bir deniz pazarından ortaya çıkan virüsün yayılması kaçınılmaz oldu. Bu virüs; yaş, cinsiyet, ırk, din ve statü dinlemeden herkesin başına musallat oluyordu.
Zaten zorunda olmadıkça sokağa çıkmayı sevmeyen ve evden işe, işten eve bir döngüyü yaşayan ben, iyice eve kapanmıştım. Eskiden insanların hapşırması, öksürmesi ve burnunu çekmesi beni anlık korkuturdu; artık ise bunun seviye atlamış haliyle karşı karşıyaydım. Hastalık kelimesinin “h” harfini bile duysam, hemen bilgisayarın başına koşuyor ve gündemdeki ilgili haberleri okuyordum. Ayrıca sadece uyanıkken değil, uyurken de bu hastalığı düşünmeye ve rüyalarımda görmeye başlamıştım.
Tüm bunların yanı sıra; korktuğum zamanlarda, bedenim yeni bir tepki daha geliştirmişti. Bu konu ne zaman aklıma gelse; boğazımda gıcık oluşuyor, öksürüyor ve nefessiz kalıyordum. Bunların geçmesi için de hemen internetin başına geçip hastalığın ülkemize gelip gelmediğini kontrol ediyordum. Tek kontrol etmek de işe yaramıyordu. En az 1 saatim, her gün gördüğüm haberleri tekrar okumakla geçiyordu.
Beni yıpradan sadece korku da değildi. Kesinlikle sokaktaki insanların davranışlarını da canımı sıkıyordu. Herkes fazla rahat ve umursamazdı. Hayat adeta devam ediyordu.
Hayat devam etmiyordu! Etmeyecekti! Etmemeliydi!
Tam anlamıyla burnumuzun dibinde böyle bir salgın ortaya çıkmıştı. Bu koşullar altında; insanlar nasıl keyifle gezip, hiçbir şey yokmuşçasına hayatlarını sürdürebilirdi? Kimse haber izlemiyor muydu? Kimse hayatı, yaşamayı sevmiyor muydu? Kimse başka insanları, hadi bunu geçelim, sevdiklerini düşünmüyor muydu? İnsanlar hasta oluyor ve ölüyordu. Şimdi gezmenin, sarılmanın, öpüşmenin, sinemanın, kafenin, eğlencenin sırası mıydı?
Neyse ki ben önlemimi almıştım. Evden çıkmak zorunda kaldığımda, tıbbi maskemi
takıyor ve kimseye yaklaşmadan işimi gücümü hallediyordum. Tıbbi maskeyle dolaşan birini görmeye alışkın olmayan insanlar da benden uzak duruyordu. İnsanların, maske takan birine neden garip baktığına anlam veremiyordum. Halen daha anlam veremiyorum.
Ayrıca şunu da belirtmeliyim: Şans mı, yoksa öngörü mü bilmiyorum ama bir sürü maske satın alıp stok yapmıştım. Aylık maaşımın yarısını da bu işe harcamıştım. Bu kadar çok maske alma kararım tamamen içgüdüseldi. İçgüdülerime inanmam gerektiğini bana çok iyi bir şekilde öğrettiler. Çünkü kendini akıllı sanan kişiler, tüm maske stoklarını bitirip maskeleri inanılmaz uçuk fiyattan tekrar piyasa sürdü.
Temizlik de artık benim için en önemli hayat sigortasıydı. Her saat başı olan el yıkama rütinimi de yarım saatte bire çektim. Günde 2 defa da duş alıyordum. Sıcak suyun altına girdiğimde, kafamda ne hastalık ne de hasta olma korkusu kalıyordu.
Şunu da atlamak istemiyorum:
“Hikayede şimdiye kadar anlatmaya gerek duymadım ama şimdi sırası gelmişken söyleyeyim; kendimi her zaman en huzurlu hissetiğim yer banyodur. Sıcak suyu da soğuk suyu da ayrı severim. Sıcak su tenime isabet ettiğinde rahatlarım ve mikroplardan kurtulmanın keyfini yaşarım. Soğuk suya da dayanırken bedenimin güçlenip dinçleştiğini hissederim.”
Covid-19, şimdilik 1.115 kişinin katili olan ve tüm dünyayı birleştiren ortak düşmana verilmiş isim…
O, artık korkum olmakla kalmayıp zihnimi kemiren bir parazite dönüştü. Yemek yiyemiyor, nefes alamıyor, tuvalete çıkamıyordum. Sanki her an yanı başımdaydı. Onu düşünmeyi kesip rahatladığım bir ânı kolluyordu. Bir an olsun tedbiri elden bırakırsam gelip bana bulaşacak ve korkunç bir şekilde bana işkence edecekti.
Virüsün Türkiye’de görüldüğüne dair bir habere rastlamamıştım. Her dakika başı, bazen geceleri yatağımdan kalkıp ve yemeğimi yarıda bırakıp, gözüm internette ve kulağım televizyondaydı. Virüs, artık tek tük de olsa hem Avrupa hem de Afrika ülkelerinde görülmeye başlamıştı. Fransa, İtalya, Mısır gibi ülkeler ciddi önlemler almaya başlamıştı.
Anlayacağın, hastalık tarafından dört bir yanda kuşatılan Türkiye’de de vaka görülmesi an meselesiydi. Televizyon kanalları, internet siteleri, gazeteler… Tüm medya organları bas bas bağırıyordu:
“Sosyal mesafeye dikkat edin.”
“Kapalı alanlardan uzak durun.”
“İnsanlarla yakın mesafeden kaçının.”
“Maske takın.”
“Temizliğinize dikkat edin.”
Her uyarı, benim için bir kanundu. Evden çıkmamaya çalışıyordum. İki haftada bir veya en kötü haftada bir alışverişimi yapıyor ve eve kapanıyordum.
Artık işlerimi de evden yürütüyordum. Müşterilerimle e-posta ve telefon yoluyla haberleşiyordum. Açıkcası bu korku işlerimi yapmama engel oluyordu. Fakat alkolü ve sigarası olmayan, ayrıca aileden kalma bir evde oturan yalnız bir adamdım. Haliyle de az çok birikmişim vardı. Para yönünden kafam rahattı. Belki de nosofobinin bana sağladığı tek ve en önemli fayda buydu.
Hani olur ya masallarda lambadan bir cin çıkar ve üç dilek hakkınızı gerçekleştirir; çok samimi söylebilirim ki o günlerde böyle bir cin bulsaydım, dilekleriminden birisi insanların daha düşünceli olmasını sağlamak olurdu. Gerçi komple hastalık kavramını da yok ederdim ama insanlar düşünceli olursa hastalık dışında diğer sorunlarda yok olabilirdi.
Tüm dünyada ortaya çıkan vakalar, medyanın bağırması, uzmanların ve devlet yetkilelerinin konuşması… Hiçbiri insanların umurunda değildi. Gençler kafelerde, yaşlılar ise parklarda rahatça zaman geçiriyor, birbirlerine sarılıyor, öpüşüyor, el sıkışıyor, sosyal yakınlığın dibine vuruyordu. Salgınmış, hastalıkmış, ölümmüş kimin neyine? Hoşça zaman geçirmek ve sohbet etmek sağlıktan daha önemliydi.
İnsanlardan uzak durmak artık en önemli davamdı. Ne yazık ki bu o kadar kolay değildi; çünkü hayat ve insanlar çok garipti.
Bir yere giderken, her ne kadar insanlardan uzak yürümeye çalışsam da sürekli birileri yanıma gelip saati soruyor veya yol tarif etmemi istiyordu. Tahmin edeceğin üzere, bu insanların neredeyse tamamı maskesiz oluyordu. İşin trajikomik yanı; bunların tamamı dibime kadar giriyor ve beni anlamak için yüzlerini yüzüme yaklaştırıp nefeslerini soluyordu.

Bazen otobüse veya minibüse binmek zorunda kalıyordum. Bilerek en sakin zamanları seçiyor ve boş bir araç denk getirmeye çalışıyordum. Bindiğimde de herkesten uzak köşelere geçiyordum. Fakat ne olduğunu bilmediğim bir mistik güç tarafından, bomboş taşıtta insanlar gelip benim yanıma oturuyordu. Hatta yine aynı güç sayesinde, kısa bir süre içinde taşıt tıka basa doluyor ve dipdibe yolculuk etmek zorunda kalıyorduk.
Beni de hasta olmaya iten tüm bu insanlara tek bir şey söylemek istiyordum: “SAKIN YAKLAŞMA!”
Hatta “SAKIN YAKLAŞMA!” yazan bir tişört bastırmayı bile düşündüm. Ne yazık ki insanların ne demek istediğimi anlamama ve birilerinin yanlış anlayıp beni linç etme ihtimali fazla olduğundan vazgeçtim.
Fakat “SAKIN YAKLAŞMA!” bir nevi kendim için geliştirdiğim bir komut oldu. Ne zaman maskesiz ve ağzını kocaman açarak sohbet eden birilerini görsem kendime emir veriyordum. Emire uyup hemen oradan kaçıyordum.
Hayatının en korkunç günü hangisi diye sorarsan, sana tarihini ve saatini söyleyebilirim. Hatta sormana gerek yok, sağ üste yazdım.
Bugünü anlatmaya nereden başlasam bilmiyorum. Günün neresinden tutsam elimde kalır. Ama bir yerden de başlamak gerek.
Anlatacağım asıl olaya gelmeden, günün öncesinden bahsederek giriş yapmak istiyorum:
Salgın tüm dünyayı esir almaya devam ediyordu. Ülkeler önlem almaya çalışsa da hiçbiri işe yaramıyordu. Dünyanın her köşesinden, her dakika yeni haberler geliyordu. Yeni ölümler, yeni vakalar, komada olan hastalar, karantinalar, çaresiz insanlar…
Hemen dibimizdeki Avrupa ise yeni salgın merkezi olmuştu. Ne yazık ki İtalya başta olmak üzere, birçok Avrupa ülkesi kırılmaya ve dünyaya kendini kapatmaya başlamıştı. Uçuşlar iptal ediliyor, sokağa çıkma yasakları konuluyor, karantina önemlemleri sıklaşıyor ve hastanelerin kapasiteleri zorlanıyordu.
Tüm dünyada bir savaş başlamıştı. Her gün hastalık biraz daha zafere yaklaşıyordu. Çünkü bu hastalığın aşısı veya kesin çözüm denilebilecek bir tedavisi yoktu.
Savaş ortada olsa da resmen ilan edilmemişti; şimdiye kadar…
Öğlen saatlerinde, bu tarihin ilk korkunç ve kalbimi anlık durduran haberi düştü: Dünya Sağlık Örgütü resmen savaşı ilan etmişti. Covid-19 salgını resmen küresel pandemi olarak açıklanmıştı.
Hikayeye devam etmeden önce, salgınlar hakkında konuşmak istiyorum:
“Küçüklüğümde sadece grip, kızamık, ishal ve bunlara benzer; ufak çaplı, ölümcül olmayan salgınlarla karşılaştım. Mesela; her zaman salgın denilince aklıma ilkokul yıllarım gelirdi. Sınıfımızdan biri ilk derslerde burnunu çekmeye başlarsa, mutlaka son derslerde tüm sınıf ona katılırdı. Sonucunda da haftalarca, neredeyse her gün en az üç kişi devamsızlık yapar, okula gelemezdi.

Lise yıllarında ise gerçek bir salgının ne olabileceğini, korkularım el verdiğince öğrendim. Avrupa’daki yılanların cadı diye öldürülmesi sonucunda ortaya çıkan Kara Veba…
O günden sonra salgının tanımı benim için bu olmuştu: Kara Veba!
Kilisenin katı kuralları yüzünden o döneme ait çok fazla belge veya resim olmasa da ölen insanları ve onların başında ağlayan diğer insanların betimlendiği resimler, korkuyu kafamdan ayak parmaklarıma kadar hissetmemi sağlama konusunda yeterliydi.
Hem tarihlerin günümüze çok uzak olmasından hem de o döneme ait gerçekçi resimler bulunmamasından dolayı, gözümde veba ve salgın kavramlarının gripten çok da farkı yoktu. Yine de salgın ve pandemi denilince aklıma ilk gelen lanetti. Şimdiye kadar…”
Kara Veba pandemisi sadece resim ve belgelerden oluşan bir tarih haline gelmişti. Oysaki Dünya Sağlık Örgütü‘nün açıklaması ile gerçek ve grip ile kıyaslanamaz bir pandemi başımıza musallat olmuştu. Umarım sadece sıradan olmayan insanlar değil, sıradan insanlar da işin ciddiyetini kavrayabilirdi.
Dünya Sağlık Örgütü‘nün açıklaması o günümü zehir etmeye yetse de devamında daha kötü bir haberin ölümcül vuruşu yapacağından haberim yoktu.
Saatler akşamı gösterdiğinde, her zamanki gibi ana haber bültenlerini izlemeye oturdum. Gün içinde internetten okuduğum ve içeriğini bildiğim birkaç haberden sonra, Sağlık Bakanı’nın açıklama yapacağı söylendi. Ne yazık ki korktuğum başıma gelmişti:
“Virüs ilk defa ülkemizde de ortaya çıkmış!”
Bunu duyduğum an bayılmışım. Ayıldığım zaman saat çoktan gece yarısını geçmişti ve 12 Mart gününe giriş yapmıştı. Yine de benim kafamda 11 Mart hiç bitmemişti. Bakanın sözleri halen daha kulağımda yankılanıyordu. Demek artık virüs buradaydı. Aylardır beni uzaktan korkutan virüs resmen gelmişti.
Benim gözümde herkes tehlikeliydi. Tanıdığım veya tanımadığım birisinden her an virüsü kapabilirdim.
Evime bolca makarna, bulgur, pirinç ve fasulye gibi uzun süre saklanabilecek gıda maddelerini depolamıştım. Ofisimdeki tüm işlerimi de tamamen evden yürütüyordum. Sokakla ve insanlarla hiçbir bağlantım kalmamıştı.
Zaten kocaman ülke de kapanıyordu. Tüm okullar kapatılmış, üniversiteler de uzaktan eğitime geçmişti. Kamularda da uzaktan veya dönüşümlü çalışma planı uygulanmaya çalışılıyordu.
Virüs, ülkeye giriş yapalı çok olmamıştı ama bulaşma ve yayılma hızı muazzam seviyelerdeydi. Her gün, ülkenin dört bir yanından hastalığa yakalananların ve ölenlerin haberleri internete düşüyordu. Her haberle beraber içimden bir parça kopuyordu.
Ülkede kurallar katılaşıyor ve artıyordu. Fakat insanlar uyuyor muydu? Tabii ki hayır… Beni de çileden çıkartan, hastalıktan bile daha fazla korkutan buydu.
Eskiden sadece hasta birini gördüğüm zamanlarda ayarlarım bozuluyordu. Şimdi ise pencereden baktığım zamanlarda, sokakta kurallara uymayan birini gördüğüm an kendimi kaybediyordum.
Yeni çıkan kurallardan sonra sokaklar iyice boşalmıştı. Özellikle, kurallarla bile, en büyük risk grubu olan yaşlıları eve kapatmak oldukça zor olmuştu. Sanırım insanlar hayatının iki evresinde kural tanımaz oluyor: ergenlikte ve yaşlılıkta.
Bir sürü haber, duyuru, uyarı yapılmasına rağmen yaşlıları sokaktan çekemeyen devlet, sonunda çareyi sokağa çıkma yasağı koymakta buldu. Yaşlıların gözünde, bu bir ayrımcılık ve eziyetti. Çünkü bazıları halen daha çalışmak zorundaydı; bazıları da hayatları boyunca çalıştığı için emekliliğinin tadını çıkarmak istiyordu.
Hükemetin ise bu yasakla amacı tamamen yaşlıları korumaktı. Sıradan biri olsaydım, iki tarafı da anlar ve hak verirdim. Ama ne yazık ki sıradan biri değilim. Bana kalırsa hükümet haklıydı ve o tarihte sadece yaşlılara değil, herkese yasak koymalıydı. Çünkü sokaktaki insan sayısı azaldıkça gözlem yapması da kolaylaşıyordu ve bu gözlemlerim pek de iç açıcı değildi.
Maske takma zorunluluğu gelmişti; ama nerede? Maske ile ağzı ve burnu kapatmak dışında her türlü kullanım gerçekleşiyordu. Kimisi bileğine veya dirseğine takıyor, aksesuar olarak kullanıyordu. Kimisi maskeyi elinde tutup polis gördüğü an takarak, sürekli tetikle bekliyordu. Kimisi ağzını kapatıyor, burnunu açıkta bırakıyordu; nadiren bazen de tam tersi oluyordu. En kötüsü de sigara içtiği için maske takmayanlardı.
Sigaradan oldum olası nefret etmişimdir. Yanımda birisi içtiği anda benim de akciğerlerime ağrı saplanır. Ayrıca sigara dumanına 30 saniyeden fazla maruz kalmak, bende saatlerce süren akciğer veya gırtlak kanseri araştırması yapma zorunluluğu doğurur.
Hayatımda biriyle tartıştığım ve gerçekten kavga ettiğim anlar çok azdır. Hayatımda sadece bir kere birini dövdüm (gerçek anlamda gözünü morarttım); o da bankamatik sırasında enseme sigara dumanı üfleyen bir davardı. Hastalık korkusu, bir nevi ölüm korkusudur. Ölüm korkusu esnasında da kaslar limit tanımaz ve vücut acayip güçlenir. Adama nasıl giriştiğimi anlamışsınızdır. Sigaradan bu kadar çok nefret ediyorum.
(Yazar notu: Hemen üstteki paragraf tamamen gerçek hayattan alınarak yazılmıştır. Olayın başrolündeki sigara düşmanı kişiyi tahmin etmek de zor olmasa gerek… Ufak bir ipucu: Sinek Valesi.)
Sigara içmesinden dolayı maske takmayan herkese saldırmak ve ders vermek istiyorumdum. Nosofobik olmamdan dolayı kimseye hesap da vermek zorunda değildim. Fakat “SAKIN YAKLAŞMA!” kuralım bunu engelliyordu.
Tüm verdiğim örnekler, eminim, senin de gördüğün, etrafındaki insanlardır. Belki sen de bu
örneklerden birisin. Eğer onlardan biriysen, ne yazık ki hem senden hem de bu insanlardan nefret ediyorum! Bana “SAKIN YAKLAŞMA!”
Şimdi ise sana nefret ettiğim insan türünde olmayan, ama ne yaptığını anlayamadığım ve ilginç gelen başka bir tür maske kullanıcısından bahsedeceğim:
Cahillik mi, umursamazlık mı, istem dışı mı… Ben karar veremedim. Belki sen karar verirsin. Bu bahsettiğim insanlar konuşurken maskesini çıkaranlar.
Evet, yanlış duymadın! Maskesini takan ama telefonla veya yüz yüze konuşurken onu çıkartan insanlar mevcuttu! Aylardır her saniyem covid-19’u düşünerek geçti ve her detayı anlamlandırmak istedim. Fakat bunu gerçekten anlamlandıramıyordum.
Penceremin önünden çok da işlek olmayan, sokak arasında kalan bir yol geçer. Buna rağmen her gün bu türden insanları görüyordum. İki veya daha fazla kişi sohbet ederse, mutlaka birisi söz sırası geldiğinde maskesini çıkartır ve bazen de konuştuğu kişiye veya kişilere yüzünü yakınlaştırıp konuşurdu. Bunun diğer örneği de maskesini normal takan birisi, telefon geldiği anda maskeyi çıkartıp öyle telefona sarılırdı.
Benim gördüklerim sadece uzaktan, yolda yürüyenler… İnternette ve haberlerde ise denk geldiğim, sadece göz ucuyla bakabildiklerim vardı. Bunlar bu davranışı toplu taşımada yapan canlı bombalar… Şimdi söyle bana. Bu insanların katilden ne farkı var? Kocaman bir otobüsün yolcularına ve yolcuların kazayla temas edeceği insanlara virüsü bulaştırmak da kasten cinayete girmez mi?
Maske dışında birde sosyal mesafe hakkında yazmak istiyorum. Temizlik konusunda da yazmak isterdim ama evden çıkmadığım için kimin elini yıkayıp yıkamadığına, duş alıp almadığına dikkat edemiyordum. Ondan sosyal mesafeyi yazmak daha doğru olacak.
Ne yazık ki benim nefret ettiğim ama toplumumuzun çok sevdiği bir gerçek var. Tahmin etmişsindir: fiziksel temas. Bunu taciz veya diğer kötü anlamlarda kullanmıyorum. Zaten konum da bu değil. Benim bahsettiğim tamamen sevgiden kaynaklı olan ve samimiyet göstergesi olan türü.
Öpüşme, sarılma, uzun uzun tokalaşma, birisinin omzuna kol atma…
Tüm bunlar sosyal mesafe kurallarını hiçe sayıldığı, bana göre her zaman olsa da sıradan insanlar için pandemi döneminde yapılmaması gereken sakıncalı hareketlerdir. Fakat söz konusu samimi olmayı göstermekse, pandemiyi kim takar?
Bunu genelde kadınlar yapıyordu. Çünkü bunu yapmadıkları zamanlar karşı tarafın ayıplamasından korkarlardı. Nereden mi biliyorum? Tabii ki annemden!
Çocukluğumda annemle gezmeye gittiğimizde, özellikle pazar veya çarşı gibi çok insanın olduğu yerlere, annem mutlaka on kişiyle sarılıp öpüşmeden eve dönmezdi. Karşı tarafın adını, kim olduğunu bilip bilmemesi önemli değildi. Daha önce bir yerde karşılaşmış olması, ayıplanma korkusuyla samimiyetini göstermesine yeterdi.
Kendi fobim ve birkaç tane popüler fobi haricinde bu konuda çok bilgim yok. Acaba “ayıplanma fobisi” diye bir tür var mıdır? Bunu rütin kontrol esnasında doktoruma sorağım. Belki de sayemde psikiyatri yeni bir fobiyle tanışır.
Sosyal mesafeyi hiçe sayan fiziksel temasa örnek de vermek istiyorum:
“Mesela bir kadın hayal et. Yüzünde maskesi ve elinde alışveriş torbasıyla herkesten uzakta, sosyal mesafe kuralları ile yürüyor. Her şey doğru ve düzgün görünürken, ne yazık ki kadın birden yavaşlıyor. Çünkü karşıdan gelen tanıdığı veya tanımayıp tanıdığını sandığı başka bir kadını görüyor.
İki kadının da zihin kimyaları yükseliyor ve bedenleri dostluk hormonları salgılıyor. Ne yazık ki buradan sonra olan oluyor! Samimiyet ve Türkler’e özgü selamlaşma kazanıyor. Sosyal mesafe olan 1.5 metre kuralı bozularak birbirlerine yaklaşmaya başladılar.
Aslında biri tam çok yaklaşmışken durup, bir anlık da olsa, sosyal mesafeyi ve pandemiyi hatırlar gibi oluyor; ama nafile… Karşısındaki diğer kadın yürümeye devam ediyor. İşte! Sarılma gerçekleşiyor! Hatta sarılmak da yetmiyor ve yukarıda anlam veremediğim maskeyi çıkartıp konuşma eylemi de gerçekleşiyor.
Ne yazık ki kazanan Covid-19 oluyor. Bu savaşta belki iki, belki de daha da fazla zayiat veriyoruz.”

Nosofobi ile hayatım boyunca çatıştım. Korkularımdan nefret ettim. Saçma korkulara sahip olduğumun farkındaydım ve bundan dolayı kendime hep kızdım. Fakat şimdi sana soruyorum. Tüm bu yazdıklarımın, ölümcül bir virüsün gölgesindeyken, her zaman ve her yerde olduğunu düşününce korkmakta ve nöbet geçirmekte haksız mıyım? Hatta tımarhaneye yatmam da şans değil mi?
Beni geç… Ben hep hasta olmaktan korkardım ama şu ortam en sıradan olmayan insanın bile bacaklarının titremesine sebep olmaz mı?
Birazdan doktor kontrolüm var. Bu sebeple artık hikayeyi sona erdirmeliyim. Ondan bu tarihi seçtim. Çünkü dışarıdan kurtulup buraya geldiğim ve tamamen insanlardan izole olduğum tarih…
O gün başıma neler geldi neler? Ama bunlara geçmeden önce çok az da olsa öncesini yazmak ve gelinen boyutu gözler önüne sermek istiyorum.
Aldığım sakinleştiriciler sayesinde, bunları yazmak biraz daha kolay geliyor. Çünkü yazacaklarım, daha önce de dediğim gibi, sıradan bir insanı bile çok korkutabilir.
Tüm dünyada 1 milyondan fazla vaka ortaya çıkmış, Türkiye’de ise tüm şehirlerde vaka görüldüğü açıklanmıştı. Kafayı yememek elde değildi.
Virüs, insan ayırt etmeden herkese saldırıyordu. Zengin, fakir, patron, çalışan, memur, başbakan, bakan, Müslüman, Hristiyan, Yahudi… Tüm dünya virüs tarafından işgal edilmişti. Hatta internetten okuduğum bir haber, virüsün bulaşma boyutunu çok iyi göstermişti:
“Salgın öylesine korkunç hızla yayılıyordu ki Amazonlar‘da, modern toplumdan izole olarak ilkel bir biçimde yaşayan Yanomami Kabilesi‘nde bile hastalık görülmüştü.”
Türkiye’de ise herkes bildiğin gibiydi. İnsanların bilinçli davranmasını sağlamak için kaç kişiyi daha virüsün korkunç kollarına atmamız gerekiyor bilmiyordum.
Hele ki sokağa çıkma yasağının öncesindeki akşam olanlar… Hani insanların, maskesiz ve sosyal mesafe tanımadan marketlere koşup çikolata, pırasa, meşrubat, abur cubur gibi “yaşamak için gerekli olan temel besin maddelerine” hücum etmesi… Virüsün 2 saatte, birkaç ayın toplamından daha hızlı yayıldığı anlar… Bu olayı ne ben anlatayım, ne de sen dinle… Zaten detaylarını biliyorsundur.
Fazla detaya girmeden sana olan biteni kısacık anlattım. Beni de yakından tanımış olman lazım. Bu süreçlerde neler yaşadığımı hayal edebilirsin. Neyse… Artık gelelim 27 Nisan gününe… Kahretsin ki olayın tüm detayları aklımda ve kendimi yazmak zorunda hissediyorum. Başlıyorum:
Haftalar öncesinden tüm erzak ve diğer temel ihtiyaçlarımı almış, işlerimi de evden yürüterek, insanlardan uzakta ve izole olabildiğim kadar mutlu olarak yaşıyordum. Ne sokakla, ne insanlarla bir işim vardı. Güvendeydim.
Ta ki kahrolası telefonum çalana kadar… Arayan en belalı mükelleflerimden olan bir müteahhitti. Kaba saba, kendini toplumun üzerinde sanan bir adamdı. Açıkcası hiç sevmezdim, fakat ne yazık ki toplam kazancımın yarısından fazlası onun sayesindeydi. Bu sebeple ne olacağı belli olmayan bir geleceğe doğru işsiz yürüyemezdim. Mecbur telefonunu açmak zorunda kaldım.
O anda benden canımı isteseydi, daha az acıtırdı. Çünkü bir takım vergi hesaplamalırını halletmem gerekiyordu. Bunun neresi korkunç diye soracak olursan, bu hesapları onun ofisinde, yüzyüze beraber yapmamızı istiyordu!
Her ne kadar Covid-19’dan bahsetsem de adamın dediği dedikti. Beni dinlemedi, anlamadı ve emrini verdi. Sözde böyle uzaktan uzağa olmazdı. Sesimi çıkartmaya çabalasam da emirden döndüremedim ve uymak zorunda kaldım.
Yüzüme çift maske ve siperlik taktım, ellerime eldiven giydim. Korkunç olayın gerçekleşeceği yere doğru ilk adımı attım.
Haftalar sonra sokaktaydım. Astronotlar kadar sıkı giyinmiştim. Sokaklar boş görünse de tek tük canlılık belirtisi vardı. Kafamı eğmiş, kimseye yaklaşmadan yürümeye çalışıyordum. Fakat bende mi sorun vardı? Yoksa insanlar mı acayipti?
Ben insanlardan uzak yürümeye çabaladıkça herkes üstüme üstüme geliyordu. Nereye kaçsam beni takip ediyorlardı! Sosyal mesafeyi koruyamıyordum. Kalbim hızlanmaya, ellerim tıtremeye başladı. Bu hissi tanıyordum ve artmasını istemiyordum.
Hem insanlardan kaçmak hem de gideceğim yerin uzak olmasından dolayı taksiye binmeye karar verdim. Taksicilerin pandemi kapsamında belirli kurallara uymak zorunda olduğunun farkındaydım. Çok az da olsa içim rahattı.
İlk gördüğüm taksiyi çevirdim. Güneşte parlayan araba usul usul yanıma yanaştı. Uzaktan bir sorun teşkil etmiyordu, yanımda durana kadar… Taksicinin yüzünde maskesi yoktu ve sigara içiyordu! Ayrıca pencereden gördüğüm kadarıyla da arabanın içi toz ve mikro yuvasıydı!
“Bir cinayet işlemek için daha kolay yollar vardır.” İçimden, tüm gün onlarca kişiyi taşıyan bu taksinin şoförüne bunu söylemek geçse de “SAKIN YAKLAŞMA!” dürtüm buna engel oldu ve küfür yiyerek adamı gönderdim.
Bir anlık kafa karışıklığı ile toplu taşımaya binmeye karar verdim. Buna nasıl ve neden karar verdim, inan şu an bile bilmiyorum.
Şanslıydım ki durak boştu. Tek başıma beklemeye başladım. Kafamdan geçen düşünce, “Otobüs boşsa binecek, doluysa binmeyecektim.” Otobüs karşıda göründü.
O an bir mucize miydi, yoksa daha önce bahsettiğim kaderin bir cilvesi miydi? Tam otobüs durağa yanaştığı anda arkamdan, neredeyse yarıdan fazlasının maskesi yarıya kadar takılı, onlarca kadından oluşan bir kafile durakta iç içe bir yumak oluşturup beni arasına aldı.
Neye uğradığımı şaşırmıştım. Nefeslerini ve bana dokunduklarını hissediyordum. Kalbim tüm gücüyle atarak bedenimden kurtulup özgürlüğünü kazanmaya uğraşıyordu. Nefesim kesildi, bademciklerim şişmeye başladı. Çığlık atmama ramak kala oradan kaçtım ve koştum.
Uzaklaşıp yalnız kalınca, bana saatlerce gelen ama sadece birkaç dakika süren derin derin nefes alma ve sakinleşme evresine girdim. Biraz rahatlayınca kıyıdan köşeden yürüyerek gideğim yere ulaşacaktım. Ne zaman varacağım umurumda bile değildi.
Kazasız belasız, yaklaşık 1 saatte varış yerime ulaştım. Mükellefimin ofisindeki perdeler ve kapısı kapalıydı. “Belki de işi çıkmış ve acilen başka bir yere gitmişti” diye düşünürken, arkamda biri durdu. Bu mükellefin oğluydu.
Yüzünde maskesi olmadan, bir elinde sigarayla kolunu omzuma attı!
“Babam içerde seni bekliyor, nerede kaldın?” diye sorup sigara dumanını yüzüme üfledi.
Kalbim artık özgürlüğünü kazanmştı. Akan terim ile duş alıyordum. Beynim transa girmişti. Kurtulamıyor, kaçamıyordum. O ise konuşmaya devam ediyordu:
“Kusura bakma, kaçak tıraş eden bir berberle anlaştık da babam ve arkadaşlarını tıraş ediyor. Ondan kimse görmesin diye her tarafı kapattı. Sana eşlik edeyim diye beni gönderdi.”
Söylediği her sözcük halen daha kafamda yankılanıyor. Ama farklı bir cümleyle:
“Elimize düştün! Pandemi kurallarını hiçe sayan ve günde kaç bilir kaç hastayı tıraş eden bir berber ve salgından bihaber birkaç adamla, havasız ve kapalı bir odada hastalığı kapacaksın! Belki şimdiye kadar benden kapmışsındır!”
Bedenime söz geçiremiyordum. Muhafız tarafından kendisini bekleyen celladına götürülen bir idam mahkumuydum. Boğazım dayanılmaz biçimde ağrıyordu. Gözlerim yarıya kadar kapanmıştı. Başım dönüyor ama bayılamıyordum. Bayılabilseydim kurtulurdum. Kahretsin ki beceremiyordum.

Darağacıma ulaştık. Gayet lüks olan çelik bir kapının arkasında, gülüşmeler eşliğinde beni bekliyordu. Mükellefin oğlu kapıyı yavaşça açtı. Kapıyı açmasıyla beraber yoğun bir sigara dumanı suratıma çarpıp, önce siperliği sonra da maskelerimi delip geçti. Çok şiddetli öksürmeye başladım.
Öksürmemle beraber, sayısını hatırlayamadığım odadaki tüm suratlar bana doğru döndü. Öksürüğe engel olamıyordum; daha da şiddetleniyordu. O kadar şiddetlendi ki kendimi yerlere attım. Fakat bu öksürük beni kendime getirmişti. Bedenimin kontrolünü sağlayabiliyordum.
Mükellefin oğlu, “İyi misin?” diye kolumdan tutmaya çalıştı ki “SAKIN YAKLAŞMA!” diye bağırıp onu ittim. Beni yerde gören odadakiler de ayağa kalktı. Fakat sırayla hepsini işaret parmağımla tehdit ederek “SAKIN YAKLAŞMA!” diye bağırmaya devam ettim.
Herkes ne olduğuna şaşırmış, donup kalmıştı. Bunu fırsat bilerek oradan kaçtım. Gözüm kararmıştı. Artık kimseyi görmüyordum. İnsanlar kocaman virüslere dönüşüyordu. Gördüğüm herkese “SAKIN YAKLAŞMA!” diye bağırıyor, koşuyor, yanıma yaklaşanları da itip deviriyordum.
O halde ne kadar koştum, bağırdım, kaç kişiye saldırdım, inan bilmiyorum. Cinnet geçirmek bu olmalıydı.
Neyse ki kimseye ciddi bir zarar vermeden kıskıvrak yakalandım ve karakola getirildim. Oradan da savcıya gönderildim. Cezai ehliyetimin olmadığına, fakat tehlikeli olduğuma karar verildi. Bu sebeple bu tecrit odasına koyuldum.
Buradan ne zaman çıkacağımı bilmiyorum. Fakat bu dönemde olabilecek en güvenilir yerdeyim. Dürüstçe söylemek gerekirse pandemi bitene kadar da çıkmaya niyetim yok.
Neyse benden bu kadar. Sana bu savaşta başarılar. Gerçekten savaşan herkes için dua etmeyi ihmal etmeyeceğim. Sen de kimseye “SAKIN YAKLAŞMA!”
