
Leonardo Da Vinci kimdir?
Ustam, ruhumun parçası, yol göstericim, zihnimin ortağı, ilham kaynağım, kötü günlerimin aydınlatıcısı, rol modelim…
Benim için bu kadar fazla anlamı olan birini yazmam gerektiğini düşündüm ve ortaya bu hikaye çıktı. Keyifli okumalar…
(Bu hikâye 2007 yılında, liseye yeni başladığım dönemde geçmektedir. )
Bölüm 1
‘’840 numaralı öğrenci Sercan Arslan, sınavdan kaç bekliyorsun?’’ İsmimi duyduğum an, büyük bir özgüvenle ayağa kalktım ve ‘’Öğretmenim, yüz bekliyorum ama ufak tefek hatalardan birkaç puan kırmış olabilirsiniz.’’ dedim. Sınıfın en güzel kızına da gülümseyerek göz kırpmayı ihmal etmemiştim.
‘’Otur! Sıfır-üç! Tembel herif, birde yüz bekliyormuş!’’ Öğretmenin sesi tüm okulda yankılanmıştı. Tüm sınıf gülmeye başladı. Bana haksızlık yapıyordu. Kendimi savunmaya geçtim:
‘’Öğretmenim nasıl olur? Ben de herkes gibi tüm soruları çözdüm.’’
Öğretmen de sinirli bir şekilde, ‘’Oğlum, tüm sayıları Roma rakamları ile yazmışsın. Tüm cümleleri de anlamadığım bir alfabe ile yazmışsın.’’ dedi. Bu konuda haklıydı. Sıkıcı fizik sınavına biraz renk katmak için yaratıcılığımı kullanmıştım. Bu da öğretmenin beni rezil etmesi için geçerli bir sebep değildi. Öğretmenime biraz kültür dersi vermeliydim.
‘’Öğretmenim, Slav dillerinde kullanılan Kiril alfabesi ile yazdım. Sadece biraz yaratıcılık…’’
Öğretmen, sözümü bitirmeme izin vermeden masaya sertçe vurdu. Cahilliğini yüzüne vurmam hoş olmamıştı ama cahil olması benim suçum da değildi. ‘’Neyin ne olduğunu bana öğretme! Ders çıkışında rehberlik öğretmeninin yanına gidiyorsun!’’ diye bağırdı. Sessizce yerime oturdum. Rehberlik öğretmeninin yanına gitmek benim için günlük bir rutindi, tıpkı dişlerimi fırçalamak gibi…
‘’Biz seninle ne yapacağız? Her gün farklı öğretmen tarafından buraya gönderiliyorsun. Okuldan kovulmak mı istiyorsun? Amacın ne? Neden bu kadar yaramazsın? …’’ Rehberlik öğretmeni, sorularını art arda sıralasa da cevapları bende yoktu. Bu konuşmaya onlarca kez şahit olmuştum. Bu sebeple, aynı sorulara aynı cevapları vererek sıkıcı olmak istemiyordum.
Rehberlik öğretmenimiz hoş bir kadındı. Onun gözünde her zaman eğlenceli ve karizmatik bir erkek olarak görülmek isterdim. Yüzü sivilcelerle dolu bir ergen olsam da… Ayrıca her geldiğimde, odadaki akvaryumdaki balıkları sayıyordum. Bugün saydığımda bir balığın eksik olduğunu fark ettim. Geleceğimi konuşmak yerine eksik olan balığın hangisi olduğunu bulmak daha önemliydi.
Rehberlik öğretmeni, eliyle masaya vurdu ve ‘’Beni dinlemiyorsun bile. Söyle çocuk! Derdin ne senin?’’ diye bağırdı. Bugüne kadar her olay karşısında soğukkanlı kalabilen rehberlik öğretmenini kızdırmıştım. Bence bu, arkadaşlarıma hava atabileceğim yeni bir başarıydı.
Benim derdim neydi? Bu sorunun cevabını ben de merak ediyordum. Derdim çok fazlaydı. Okulun her köşesi, her ayrıntısı bana sıkıcı geliyordu. Bana zorla dayatılan ve ezberlemek zorunda olduğum, gereksiz gördüğüm dersleri sevmiyordum. Dersleri kendime göre eğlenceli hale getirmeye çalıştıkça da kendimi rehberlik öğretmeninin karşısında buluyordum. Suçum neydi? Yaratıcı olmak mı? İnsanların gereksiz gördüğü ayrıntıları merak etmek mi? Eğlenceli olmak mı? Farklı olmaya çalışmak mı? Zihnimin diğer insanlardan farklı çalışıyor olması mı? Farklı bir bakış açısına sahip olmak mı?
‘’Bir derdim yok, sadece biraz farklı olmak istemiştim.’’ dedim. Çekmecesinden gözlüğünü çıkarıp taktı. Masasının üzerinde duran kâğıtları karıştırmaya başladı. Kâğıtların arasından, üzerinde isimlerin ve telefon numaralarının yazılı olduğu bir liste çıkarttı. Fosforlu kalem ile bir isim ve telefon numarasının üzerini mavi renk ile işaretledi. Sonra bana dönüp ‘’Ben artık seninle uğraşamayacağım. Biraz da ailen uğraşsın. Onları arayacağım ve buraya çağıracağım. Yaptıklarını öğrenmeleri gerekiyor.’’ dedi.
Aileme söyleyecek olması beni korkutmamış, üstüne sevindirmişti. Belki de ailem, okuldan ne kadar sıkıldığımı görünce beni okuldan alırdı. Bu da benim bayramım olurdu. İçimde mutluluk saçan kelebekler kozalarından çıktı. Ama gülersem, öğretmenin delirdiğimi düşünmesine sebep olabilirdim. Sıradan öğrenciler için bu, başlarına gelebilecek en kötü sorundu. Benim için ise… Kendimi ifade etme şekliydi.
Öğretmen, annemle kısa bir telefon görüşmesi yaptıktan sonra telefonu kapattı. Bana, ‘’Diyeceğin bir şey yoksa çıkabilirsin.’’ dedi. Söyleyecek bir sözüm yoktu. Zaten söylesem de içimden geçenleri anlayamayacağını düşünüyordum. Ayağa kalktım ve kapıya kadar gittim. Sonra içimden bir ses kaybedecek neyin var ki içini dök diye beni uyardı. Ara ara bu dürtüyü hissediyordum. Ne olduğunu tam olarak bilmesem de bana bütün çılgınlıkları yaptıran oydu. Bir kez daha onu dinlemeye karar verdim.
Rehberlik öğretmeninin gözlerine sertçe bakarak, ‘’Farklı olmak, sıkıcılıktan kurtulmak neden sizler için bu kadar kötü?’’ diye sordum. Bu soru, hayatımda kurduğum en olgun ve sert soru olmaya aday olabilirdi. Öğretmenim gözlüğünü çıkarttı. ‘’Neden diğer çocuklar gibi olamıyorsun? Onlardan ne fazlan var? Kendini çok mu zeki sanıyorsun? Burası bir okul! Ve kurallara itaat edeceksin! Öğretmenlerin ne derse onu yapacaksın! Yoksa burada işin yok!’’ diye bağırdı. Sanırım sözün bittiği yer dedikleri burasıydı. Kime ne anlatmaya çalışıyordum? Öğrencilerin akıl danıştıkları öğretmen bana bunları söylüyordu. Sessizce odasından çıktım. Dedikleri umurumda bile değildi. Ben diğer öğrencilerden zeki değildim. Farklı hiçbir özelliğim de yoktu. Sadece zincirlerle bağlanmış bir zihnim yoktu. Benim zihnim özgür ve başına buyruktu. Ben bu dünyaya zihnimi kullanıp iz bırakmaya gelmiştim. Bunu biliyordum. Tek bilmediğim bunu nasıl yapacağımdı?
Bölüm 2
Rehberlik öğretmenimin ailemle görüşmesi sonucu, kendimi annemle beraber psikiyatri kliniğinde buldum. Burası benim gibi deli gözüyle bakılan ergenlerin tedavi merkeziydi. Uzun, beyaz ve soğuk bir koridor boyunca karşılıklı ve yan yana oturmuş birçok ergen vardı. Hepsi de farklı yeteneklere sahip olduğunu hissettiriyor ve bu yüzden buraya düştüğünü belli ediyordu.
Yanımda oturan kız, beklerken iki elini birden kullanarak resim çiziyordu. İki elini birden kullanmak, sisteme karşı olduğunun göstergesi olduğundan buraya gönderilmiş olmalıydı. Karşımdaki oğlan saniyede bir tane su-doku bitiriyordu, hızından dolayı kaleminin ucunu göremiyordum. Sistem bize çok düşünmemiz gerektiğini söylüyordu. Çocuğun buraya gönderilmesi doğaldı. En ilginci de koridorun sonundaki ufaklıktı. Ufaklık dememin sebebi, bacağım kadar boya ve kilomun yarısı kadar ağırlığa sahip gibi görünmesiydi. Yaklaşık on beş dakikadır buradaydım ve bu süre boyunca hiç durmadan şınav çekmişti, durmaya da niyeti yok gibiydi. Durmadan ve pozisyonunu bozmadan eğilip kalkıyordu. Hayatımda gördüğüm en etkileyici sporcu olabilirdi. Eğitim sistemimizin spor karşıtı olması, onu Anarşist sınıfına yerleştiriyordu. Haliyle tedaviye gelmişti. Şınav çekebilen kural bozuculara eğitim sistemimizde yer yoktu.
Yeteneğimi henüz keşfetmediğimden dolayı beni saymazsak, sadece bir oğlan ilgi çekici değildi. Sessizce oturmuş, duvarı izliyordu. Dakikalardır ne gözünü kırpmıştı ne de kafasını çevirmişti. Yalnızca duvarı izliyordu. Sanki beyni olmayan ve talimat bekleyen bir robottu. Annesi ne derse onu yapıyordu. ‘’Kalk ve tuvalete git.’’ Kalkıp tuvalete gitti. ‘’Yerine otur ve dik bir şekilde otur. Bacaklarını da birleştirip, ayaklarını sandalyenin altına yerleştir.’’ Dediğini sorgusuz sualsiz yapıyordu. Belki de buraya bu sebeple gelmişti, beyni olmadığından dolayı.
Sıra beyni olmayan oğlana gelmişti. Annesi, ‘’Kalk ve kapıyı tıklat. Sonra da içeri gir. Diğer talimatları doktordan alacaksın’’ dedi. Oğlan, annesinin dediğini aynen yaptı. Gerçekten çok komikti. Ne hastalığı olduğunu aşırı merak etmiştim. Ama benden de çok merak eden biri vardı, annem. Kimi zaman ebeveynlerimden aldığım genetik özelliklerimi düşündüğümde, merakımı annemden ve hareketli oluşumu da babamdan aldığım sonucuna varıyordum. Kesinlikle dünyanın en meraklı insanı annemdi.
Annem, yaklaşık on dakika, oğlanın annesiyle sohbet ettikten sonra yanıma geldi. Oğlan da içerden çıkmıştı, annesinin talimatlarıyla yavaş yavaş yürüyüp gittiler. Anneme, oğlanın sorunun ne olduğunu sordum. ‘’Sorunu yok. Bu iyileşmiş haliymiş.’’ dedi. İyileşmiş hali miydi? Nasıl olurdu? Bu çocuğun küçükken oynadığım, pille çalışan robot oyuncaklar kadar aklı yoktu. Annem, ‘’Üç farklı enstrümanda virtüöz bir müzisyenmiş. Ama müzikten başka bir şey düşünemediğinden ve derslerinde başarısız olduğundan buraya gelmiş. Şu an gayet sağlıklı ve başarılıymış. Umarım sen de onun gibi iyileşirsin.’’ diye devam etti. Ben de onun gibi mi olacaktım? Tedavi dedikleri şey, beyni uyuşturup komutlara uymasını sağlamaktı. Köpeklerin veya sirk hayvanlarının eğitilmesinin benzeriydi.
Sıramın gelmesiyle, annemle beraber doktorun odasına girdik. Oda, kocaman, boş ve ferah bir yerdi. Duvarlarında asılı değişik portreler ve pencere kenarlarında onlarca değişik yeşil bitki vardı. Odanın tüm duvarları beyaza boyanmıştı. İlk girdiğim andan itibaren içimi huzur kapladı. Zihnimin yavaş yavaş durgunlaştığını hissediyordum. Demek ki bizleri böyle uyutuyorlardı.
Doktorum, çerçevesi leopar desenli ve kedilerin gözlerini andıran bir gözlük takmış olan, tombul suratlı, bol makyajlı, orta yaşlarda, sevimli bir kadındı. Saçları kısa, dümdüz, küt kesimdi. Tüm alnını da perçemleri kapatmıştı. Ellerindeki tüm tırnaklarının ojeleri farklı renkteydi. Bizi kocaman bir sırıtış ve aşırı ilgiyle karşıladı. Karşısındaki boş sandalyeye oturttu. Masasının altından mini etek giydiğini görebiliyorum. Kısa ve tombul bacakları vardı. Fakat hiç ilgimi çekmedi. Sıradan şartlarda ergenlik rüyalarımı süsleyebilecek bu kadına, şu anki psikolojim ile düşman gözüyle bakıyordum.
Doktorun, beni hipnoz edip beynimin içerisine girmesini ve orada ne kadar uyumsuz davranışım varsa silmesini bekliyordum ama öyle olmadı. Günlük hayatımdan, sevdiğim ve nefret ettiğim her şeyden, insanlarla ilişkilerimden, okul hayatımdan, hayallerimden, korkularımdan, aşk dünyamdan, rüyalarımdan, hatta Altay’ın futbol maçlarından konuştuk. Kısacası bir doktor tedavisinden çok, klasik bir arkadaş sohbetiydi. Hipnozlar, deli gömlekleri, tecrit odasına kapatılmış hastalar, korkunç zihinsel deneyler veya mürekkep testi yoktu. Tüm bunları deneyimlemek isterdim. Bilinçaltımın derinliklerinde ürkütücü bir dünyanın yattığına emindim. Tüm bunları açığa çıkarmadan, sadece ilkokulda uzaktan uzağa âşık olduğum ve adını bile hatırlamadığım bir kızı anlatarak tedavi gören bir deli olmak istemiyordum. Deli damgası yiyeceksem, bunun hakkını vermeliydim.
Sohbetimizin ardından doktor önündeki kâğıtlara bir şeyler yazdı. Yazma işlemini bitirdikten sonra gülümseyerek bana baktı, kibar ve düzgün diksiyonuyla konuşmaya başladı:
‘’Öncelikle seni tanıdığım için çok memnun oldum. Sen ve annen çok şirin insanlarsınız. Ben de senin doktorun değil, bir arkadaşın sayılırım. Zaten sen de hasta biri değilsin. Sadece biraz kafan karışık. Bu kafa karışıklığını çözmemiz gerekiyor.’’
Bence doktor yanılıyordu. Kafam karışık değil, berraktı. Sistemi kabul eden ve onun kölesi olan arkadaşlarım hayatta neyi başarmak istediklerini bilmiyorlardı. Ben ise neyi başarmak istediğim konusunda emin ve kararlıydım. Dünyaya iz bırakmak istiyordum! Kafamdaki tek soru işareti, bunu nasıl yapacağımdı. Doktorun söylediklerine tekrar kulak verdim:
‘’Kafanın karışık olması da, senin derslerdeki ve sosyal hayattaki performansını düşürüyor. Bu sebeple daha rahat düşünebilmeni ve karar verebilmeni sağlamalıyız. Eğer kafa karışıklığını çözersek, hayatta daha başarılı ve mutlu olabilirsin.’’ Dedikten sonra ağzını kocaman açarak gülümsedi. Gözüme korkutucu gelmeye başlamıştı. Sanki korku filmlerindeki korkunç deneyler yapan, şirin görünümlü psikopat doktorlardandı.
Annem, ben sormadan önce ‘’Bu nasıl olacak doktor hanım?’’ diye sordu. Aklımı okumuştu. Doktor gözlüğünü çıkarttı ve büyük mavi gözlerini kısarak, derin derin bana baktı. ‘’İlaç tedavisine başlayacağız. Kısa bir süre içinde o da diğer arkadaşlar gibi olacak.’’ dedi. Diğer insanlar gibi olmak kimin umurundaydı? Ben, kendim olmak istiyordum. Bu hayata sadece bir defa geliyorduk. Onda da, sadece toplum öyle istediği için, sıradan ve beyni olmayan birine dönüşemezdim.
Annem, yine aklıma okuyarak, ‘’Bu ilaçların yan etkisi olacak mı?’’ diye ikinci bir soru yöneltti. Doktor tekrar gözlüğünü taktı ve yalancı olduğu çok belli olan bir gülümsemeyle anlatmaya başladı: ‘’İlk başlarda biraz zor olabilir. Beyin kolay kolay iflah olacak bir organ değil. Bu yüzden ilk zamanlarda uyku hali, iştahsızlık, iletişim sorunu, düşünememe, saatlerce boşluğu bakma ve bunlara benzere sorunlar gözlemlenebiliyor. Ama güvence verebilirim, hepsi geçici yan etkilerdir.’’
Kısacası beni yaşayan bir ölüye çevirecek olan yan etkiler… Konuşamayan, düşünemeyen, sürekli uyuyan, yemek bile yemeye aciz bir kahrolası Sercan Arslan ne işe yarardı ki? Abimi kızdıramadıktan, ergenlik ateşiyle kızlara sarkamadıktan, okulun eziklerine kötü şakalar yapamadıktan ve her ortamda dikkat çekemedikten sonra bu hayat nasıl geçerdi? En kutsal organımı korumalıydım! Artık sinirlenmeye başlıyordum. Tüm farklı, yaratıcı, zeki ve aykırı çocukların umudu, kahramanı olacaktım!
Doktor reçetemi yazmaya başladı. Anneme ufak bir bakış attım. Telaşlı ve hızlı telefondan, tahminen babama veya abime, mesaj yazmaya çalışıyordu. Bu duruma o da çok üzülmüş olmalıydı. Büyük oğlu yani abim, dünya çapında bir bilim adamı olma adayıyken, ufak oğlu ilaçlar tarafından beyni uyuşturulmaya çalışan bir deliydi.
Doktor reçeteyi yazmayı bitirdikten sonra, anneme uzatıyordu ki lafa girdim: ‘’Benim durumumdaki çocuklar başarısızlığa mahkûm mu? İlla beynimi sisteme kurban mı etmeliyim? Dünyaya gelmiş hiç mi ‘kafası karışık’ başarılı birileri yok? Ben beynimin ölmesini istemiyorum doktor hanım!’’ Tüm düşenlerimi kısaca dile getirmiştim. Biraz sert olmuştu ama ben bir deliydim. Hem deli hem de ergendim. Kimse kaba davranmamı ayıplayamazdı.
Doktor derin bir nefes aldı. Tekrar koca ağzını göstererek, ‘’Dürüst olmak gerekirse, böyle insanlar var; günümüzde de geçmişte de. Ama bunlar ‘çok çok’ (Bunu baskılı söylemeye çalışırken, çok itici söylemişti.) nadir dünyaya gelir. Sen bunlardan biri misin?’’ dedi ve kahkaha attı. Attığı kahkaha sadece küçümsemek amaçlıydı. Ona gününü gösterecektim, göstermeliydim. ‘’Bana bir örnek verir misiniz? Kim bu insanlar?’’ diye sordum. Uzun uzun düşündü. ‘’Dur bakalım, mesela sana kimi söyleyebilirim?’’ diyerek uzunca yüzüme baktı ve sonra ‘’Buldum! Leonardo Da Vinci!’’ diye tiz bir çığlık attı.
Leonardo Da Vinci! Ressam, mimar, anatomi uzmanı, mühendis, botanikçi, matematikçi, astronom, müzisyen ve tüm alanların tek dâhisi! Beynimin içinde bu isim ve başarıları yankılanmaya başladı. Mona Lisa, Son Akşam Yemeği, silah tasarımları, anatomi çizimleri, köprüler, sayısız not defterleri… Rönesans Dönemi’nin yapı taşı… Bazı otoriteler tarafından gelmiş geçmiş en büyük zekâ… Uzaydan geldiğine inanılan bir bilgi tanrısı… Ve bu adam, benim sahip olduğum hastalığa sahipti. Aykırı, yaratıcı, üstün algı ve zihin düzeyi… İşte ben buydum! Ben yeni Leonardo Da Vinci’ydim! İçime kaçan bir Leonardo Da Vinci vardı ve çıkması için bundan daha iyi bir zaman olamazdı!
‘’Bu ismi duyunca gözlerinin parladığını fark ediyorum. Ama kimse onun gibi olamaz. Bence boş hayaller kurma, ufak arkadaşım.’’ dedi doktor. Aklı sıra hevesimi kıracak ve beni iğrenç tedavisine başlatacaktı. Ona teslim olmayacaktım. İçimdeki Leonardo Da Vinci’yi herkese kanıtlayacaktım. Şimdilik susmam ve dışarıdan gelen olumsuz ve heves kırıcı sözlere kendimi kapatmam gerekliydi. Bu sebeple doktora sadece gülümsedim.
Annem reçeteyi aldı ve oradan ayrıldık. Bir alanda dünyaya iz bırakan bir dahi olarak buraya tekrar döneceğim konusunda kendime söz verdim. Sercan Arslan, her zaman sözlerini tutar! En çok da kendine verdiklerini!
Bölüm 3
Akşam, evimizde herkesin çok gergin olduğu bir aile toplantısının ortasındaydım. Emektar, sarı renkteki, geniş yemek masamızın başköşesinde babam, onun hemen solunda annem, annemin yanında abim ve abimin tam karşısında da ben oturuyordum. Masanın tam ortasında da kullanmam gereken ilaçlar vardı. Tüm aile fertleri ciddi bir hava takınmıştı ve herkes kendi görüşünü hararetle savunuyordu. Babamın üzerinde beyaz atlet ve önünde ara ara yudumladığı rakısı, annemin kabuğunu soyup bıçağa saplayarak bize uzattığı elma dilimleri, abimin de tek kulağında takılı olan ve tüm masaya Iron Maiden konseri veren kulaklığı olmasına rağmen masanın ciddiyeti çok yüksekti.
Abim, benimle aynı görüşteydi ve ilaçlara karşıydı. Ona göre bu ilaçlar, insanları köleleştirmeye çalışan ve onların düşünmesini engellemek isteyen egemen güçlerin eseriydi. Abimin anlattıklarını hayranlıkla izliyordum. Dışardan bakıldığı zaman; omzuna kadar gelen kıvırcık saçlarıyla, önünde metal müzik gruplarının olduğu siyah ve korkunç tişörtleriyle ve kulaklıklarını kulağından hiç çıkarmadığı, sürekli metal müzik çalan müzik oynatıcısı ile tam bir aykırı kişiydi. Beni anlaması ve benim yanımda olması çok doğaldı. Ama onun benden ve diğer aykırı kişilerden bir farkı vardı. Şu ana kadar gittiği tüm okulları birincilikle bitirmişti ve şimdi de Türkiye’nin en iyi üniversitelerinden birinde, bilgisayar mühendisliği bölümünde sınıf birincisiydi. Aykırılığın ve sistemin karışımıydı. Yine de benim yanımda olması bana güç veriyordu. Ayrıca bana oranla çok daha başarılı ve olgun olduğundan dolayı babamı ikna etmesi daha kolaydı.
Annem, ara buluculuk yapıyordu. Ne babama destek veriyor ne de bize arka çıkıyordu. Doktorun yanında takındığı endişeli yüz ifadesi aklımdaydı. Bu da demek oluyor ki içten içe benim ilaç kullanmama karşıydı. Ama bunca yılın kahrını beraber çektiğini kocasına da karşı gelmek istemiyordu. Ona hak versem de, annem olarak yanımda olmasını çok isterdim.
Babam ise elinde olsa ilaç şişesini boğazımdan aşağıya dökerdi. Sisteme aykırı bir evladı olmasını istemiyordu. Bunu sebebi beni sevmemesi veya sistemi aşırı sevmesi değildi; zor bir coğrafyada yetişmesiydi. Sosyalist hükümetin yönettiği Bulgaristan’da doğup büyümüştü. Çok sert koşullarda eğitim görmüştü. Ne çocukluk döneminde rahat etmişti, ne gençlik çağında ne de yetişkinliğinde. Tüm hayatı çalışmak ve geleceğini garanti altına almak üzerine kuruluydu. Geleceğini garanti almanın en kolay yolu da sisteme ayak uydurmaktı. Benim de çıkıntı olmama bu yüzden şiddetle karşıydı. Onu anlayabiliyordum. Fakat ben garanti bir yaşamdan çok öte bir gelecek düşlüyordum. Yaşam kavgası, aile geçindirme, para kazanma gibi kavramlara çok uzak olduğumun farkındaydım. Bunlar olmadan da yaşanmazdı. Ama dünyaya bir kere gelmiştim. Kaybedeceksem, büyük oynayarak kaybederdim. Ben asla bir mühendis, bir memur veya bir doktor olamazdım. Bunu da babamın anlaması gerekliydi.
Tüm akşam, saatlerce tartıştık. Babamı ikna etmek imkânsıza yakındı. Annemin çabalarıyla orta yolu bulmaya çalıştık ve kısmen başarılı olduk. Müzakerelerimizin sonucunda anlaşmaya varmıştık. Babam bana bir ay müsaade verdi. Bu bir ay içerisinde kendimi gösterebileceğim ve kanıtlayabileceğim bir alan bulacaktım. Sanat, spor, bilim hiç fark etmezdi. Bir alan bulup, o alanda kendimi geliştirecektim. Eğer ki babamın gözüne girebilirsem, kahrolası ilaç benim yerime çöpün midesini boylayacaktı. Ayrıca koca ağızlı doktoru da hayatım boyunca görmek zorunda kalmayacaktım. Annem ve abim de bu konuda bana yardım edeceklerdi. Çok aşırıya kaçmadan, hiçbir masraftan kaçmayacaktık. İçimdeki Leonardo Da Vinci’yi ortaya çıkarmam için sadece bir ayım vardı. Gelmiş geçmiş en büyük dehaya dönüşmem için yeterli bir süreydi.
Bölüm 4
Günler geçmesine rağmen somut bir adım atamamıştım. Tek yaptığım ‘’Ben, Yeni Leonardo Da Vinci’yim!’’ diyerek etrafta dolanmaktı. Babamın da gözü sürekli üzerimdeydi. Her akşam beni sorguya çekiyor, oyalamak için söylediğim yalanlara inanıyormuş gibi yapıyordu. Belki de en büyük yeteneğim yalan söylemekti. Ama bunun babam için bir anlam ifade edeceğini sanmıyordum.
Bir ay sıradan bir insanın dehasını ortaya çıkarmak için kısa bir süreydi, biliyordum; fakat ben sıradan olmayan bir insandım. Tek sorunum, nerede olduğumu ve nereye gideceğimi bilmememdi. Şanslıydım ki, okulumuzun yaz tatiline girmesine kısa bir süre kalmıştı. Tüm gün okulda zihnimi yorup, evde düşüncelere dalmak gerçekten çok zordu.
Okulların tatile girdiği gün, ucu ucuna sınıfı geçtiğimi belgeleyen karnem ile eve geldiğimde, masamın üzerinde bir kitap buldum. Leonardo Da Vinci’nin not defterlerini ve yaptığı tüm çalışmalarını ayrıntılı açıklayan, resimlerle ve çizimlerle dolu bir albümdü. Ayrıca albümün yanında ufak bir not defteri ve şık bir dolma kalem vardı. Abimin fikrini annemin finanse etmesiyle, bu güzel hediyelere kavuşmuştum. Bu kitabın bana yol haritası olacağını ve not defteri sayesinde de düşüncelerimin kaybolup gitmeyeceğini düşünmüşlerdi. Kitabı kucaklayarak odamda sevinç çığlıkları attım. Hayatımda neredeyse hiç kitap okumamıştım, kitapları pek sevmezdim ama bu kitap benim en büyük hazinem olabilirdi. Üzerimi bile değiştirmeden kitabın kapağını açtım ve farklı bir düşünce diyarına, Leonardo Da Vinci’nin çalışma odasına giriş yaptım.
Sabah kalkıp kitabın başına otur, kahvaltı yap, kitabın başına geri dön, öğle yemeği ye, kitabın başına geri dön, akşam yemeği ye, tüm gün okuduklarını not defterine kaydet, yatağa gir, kitabı düşün, uyu… Yaklaşık bir haftam bu döngü ile geçmişti. Kitabım üç yüz sayfa olmasına rağmen her sayfasını ezberleyerek ve anlamını yeni öğrendiğim ‘’özümseme’’ ile okuyordum. Okurken Da Vinci’nin yanımda, benimle beraber çalıştığını hayal ediyordum. Onunla sohbet ediyor, ona sorular soruyor, anlamadığım noktalar konusunda beni aydınlatmasını istiyordum. Zihnim ikiye bölünmüştü. Ben ve içime kaçan Leonardo Da Vinci… Çalışmalarımı izleyen birileri olsaydı, kesinlikle delirdiğimi düşünürdü. Gerçi bu yaptıklarım da deli damgası yememek içindi.
Kitabın son sayfasını özümsemem ile artık bir alan seçmem gerekliydi. Dehamı gerçekten yansıtabileceğim ve dünyaya iz bırakabileceğim veya bunlardan önce beynimi kurtarabilecek bir alan. Not defterime sayısız not almıştım. İlk olarak onları okumakla ve ayrıştırmakla işe başladım. Önemli gördüğüm cümlelerimi ayrı bir kâğıda yazdım. Yazarken de imla kurallarına ve düzene önem verdim. Hayatımda ilk kez bu kadar titiz ve odaklanmış çalışıyordum.
Tüm notları bir araya topladığımda, saat gece yarısını çoktan geçmişti. Tüm İzmir’in uyuduğu saatlerde, geleceğime yön verebileceğim alanların listesini çıkarmakla meşguldüm. Listedeki alanları yüksek ihtimaller, orta ihtimaller ve düşük ihtimaller olarak sınıflandırdım. Resim, müzik ve heykeli yüksek ihtimaller sınıfına yerleştirdim. Sanatçı olma fikri beni daha fazla cezbediyordu. Matematik, mimari ve geometri orta ihtimallilerdi. Her zaman bu üçüne ilgi duysam da, asla başarılı olamamıştım. Sayıların ve açıların dünyası bana karışık geliyordu. Mimari ile ilk deneyimlerim ise maketten evler tasarlamaktı, bu konuda da çok yaratıcı olduğum söylenemezdi. Sadece kırmızı kiremitten çatılı, iki pencereli ve tek kapılı evler yaratabiliyordum. En zor ihtimale; mühendislik, fizik, anatomi, biyoloji, botanik, kimya, astronomi gibi bilim dallarını yazdım. Ailemin bilim ile ilgili tüm genlerini abim topladığından, bilim dallarına hiç ilgim yoktu ve başarılı olma ihtimalimi de milyonda bir olarak görüyordum. Şimdilik daha garantili bir alan seçmeliydim. İlk olarak resimle işe başlayacaktım.
Gece çok geç yatmış olsam da, sabah erkenden kalktım ve kırtasiyenin yolunu tuttum. Okul hayatım boyunca abimin eskimiş veya kullanmadığı araç gereçleri kullanmıştım. Bu sebeple kırtasiyenin yolunu bulmakta güçlük çektim. Her türlü serseriliği ve yaramazlığı yaptığım bu sokaklarda kırtasiyeyi bulmak amacıyla kaybolacağım aklıma gelmezdi. Kırtasiyeyi bulduğumda kapalı olduğunu gördüm. Sabahın erken saatleri olduğundan daha açılmamıştı.
Kırtasiyenin açılmasını beklerken, eve dönmek yerine çarpık kentleşmenin hat safhada olduğu sokakları gezmeye karar verdim. Gezerken de çizebileceğim bir obje bulma umudu taşıyordum. Fakat ilgimi çeken bir nesne veya insan bulamadım. Hep aynı yüzler, hep aynı eski binalar, hep aynı hareketler vardı sokaklarda. Yeni uyanmış ve pencerelerden boş boş bakan çocuklar, balkonlarına veya çatılarına kahvaltı masası kurmaya çalışan kadınlar, işe giden mutsuz adamlar, yiyecek arayan hayvanlar… Bunlardan birini resmedip Mona Lisa’yı tekrar yaşatmam imkânsızdı. Ayrıca bu insanlardan hiçbiri, kendilerini veya evlerini çizmeme izin verecek kadar sanat aşığı değildi.
Kırtasiyenin açılmasıyla bir sürü malzeme satın aldım: farklı renklerde pastel boyalar, farklı büyüklükte resim defterleri, fırçalar, kuru boya kalemler, sulu boyalar, yağlı boyalar, kömür kalemler… Okulların tatil olduğu bir dönemde, kırtasiye sahibini çok mutlu etmiştim. Leonardo Da Vinci’nin bile bu kadar malzemesi olduğunu sanmıyordum. Koşarak eve geri döndüm.
Ne çizeceğimi, nasıl çizeceğimi, hangi renkleri kullanacağımı bilmiyordum. Bugüne kadar düz bir çizgi bile çekmemiştim. El yazım bile kargacık burgacıktı. Simetri veya altın oran bilgim ise sıfıra yakındı. Ömrüm boyunca saçlarımı bile simetrik tarayamamıştım.
Saatler süren çalışmanın ardından çizdiklerime baktığımda gözlerime inanamadım. Dünyanın en yeteneksiz resim dehası ben olmalıydım. On santimetre uzunluğunda düz çizgiler bile çizmemiştim. Kompozisyon, denge ve simetri rezaletti. Çizdiğim objelerin hiçbiri gerçeğe benzemiyordu. Manzara resimlerinde, güneş ışığını hep aynı açıdan vermiş olmama rağmen, gölgeleri aynı yöne düşürmeyi bile akıl edememiştim. Babamın bu çizdiklerimle ikna olmasına imkân yoktu. Ancak adama unutamayacağı komik bir an yaşatabilirdim.
Üç şansım vardı: Birincisi, resimleri gerçek üstü akımından etkilenip çizdiğimi söyleyecektim. Ama babamın akımları tanıdığını ve bu yalana inanacağını pek sanmıyordum. İkinci seçeneğim; birkaç gün daha çalışacaktım. Sonuçta ilk kez bu kadar ciddi resim çiziyordum. Daha ilk günden bir ustaya dönüşmem imkânsızdı. Son seçenek ise; vazgeçecektim. Kısıtlı zamanımı diğer alanları deneyerek, gerçek yeteneğimi bulmaya harcayabilirdim. Ben ikinciyi seçtim ve bir iki gün daha çalışmaya karar verdim.
Nasıl resimde ustalaşmam gerektiği üzerine yaptığım kısa bir araştırma sonucu, taklit yoluyla öğrenmek en mantıklı yol gibi görünüyordu. Vaktimin kısıtlı olduğunu bildiğimden, tanınmamış ve yeni başlayan ressamları taklit etmenin kısa vadede bana pek faydası dokunmayacaktı. Bu yüzden kendimi resim okyanusunun en ortasına atacaktım; Son Akşam Yemeği’ni taklit edecektim. Hiçbir yaratıcılık olmadan, olan bir resmin aynısını çizmek ne kadar zor olabilirdi?
Tablodaki masanın üzerinde bulunan kadehleri bile çizememiştim. Basit görünen bir işlem nasıl bu kadar zor olabiliyordu? Ayrıca içimdeki Leonardo Da Vinci’ye kızgındım. Bana hiç yardım etmiyordu. Oysa ki ben onun adını yaşatmak için çabalıyordum. Resim konusunda beceriksiz olduğumu kabullenmiştim. Demek ki resim dehası değildim. Zaten bu kadar kısıtlı zamanda, deha olsam bile bunu ortaya çıkaramazdım. Resmi, gelecekte tekrar düşünmek üzere rafa kaldırdım. Sıradaki durağım müzikti.
Bölüm 5
Geçmişe dönersem, müzik ile ilgili pek iyi anılarım olmamıştı. İyi bir müzik dinleyicisi olmama rağmen, ilkokuldaki müzik derslerinde hep kötü not almıştım. Bunun nedeni de, tabii ki, ezber karşıtı olmamdı. Öğretmenimizin müzik gibi bir ruhsal gıdayı sıradanlaştırmasına her zaman karşı çıkmıştım. İlkokulda gördüğümüz tüm müzik dersleri notaları ezberleyip, belirli ve kolay parçaları flüt ile çalmaya çalışmaktan ibaretti. Daha o yaşlarda ezber sistemine karşı olduğumdan, müzik dersinden bile sürekli kötü not alıyordum. Şimdi ise kartlar benim elimdeydi. Karışan eden, sıfır vermekle tehdit eden, kendine müzisyenim deyip flüt temizleme çubuğuyla dövmekle korkutan, katı öğretmenler yoktu. Sadece yaratıcılık, benim dahi zihnim ve sanat aşkı vardı.
Bugüne kadar çok farklı tarzlara hayranlık duymuştum. Ama genel olarak beni etkileyen ve ruhumu yansıtan en önemli tarz; rock müzikti. Aykırı, para kazanma amacı taşımayan, büyüsü ile kitleleri peşinden sürükleyen, ezber düşmanı… Kendimi ifade etmek isteseydim, rock müziği ifade eden sözcükleri gönül rahatlığıyla kullanabilirdim. Fakat dünyaya iz bırakan bu kadar çok rock yıldızı varken, benim aralarından sıyrılmam çok zordu. Müziğe yeni bir soluk getirecektim. Kimsenin tahmin edemeyeceği bir soluk… Kendimi en iyi yansıtabileceğim ve isyanımı en iyi ortaya koyabileceğim bir soluk… Okullarda kullanılan ucuz flütleri çalarak, rock müziğe damga vuracaktım!
Yolum tekrar kırtasiyeye düşmüştü. Kırtasiyeci beni tekrar karşısında görünce yüzünde kocaman bir gülümseme oluştu. Benim sayemde bir aylık kazancını üç günde kazandığını tahmin etmem zor olmamıştı. Flüt, müzik defteri, notalarla ilgili kitap, bilgisayara bağlanan ucuz bir mikrofon… Tüm müzik araçlarım tamamdı. Yeni bir rock yıldızı, flüt virtüözü, müzik dehası doğacaktı.
Eve geldiğimde hemen bilgisayarımı açtım ve dünyaya damga vurmuş rock grupları olan; Iron Maiden, Metallica, Black Sabbath, Deep Purple, Pink Floyd, Led Zeppelin, Queen ve AC/DC’nin tüm önemli parçalarının notalarını araştırdım. Notalara ulaşabilirsem, flüt ile onları çalabileceğimi düşünüyordum. Elimde birçok nota vardı. Akşama kadar babama ufak bir rock konseri verebilirdim. Çalmaya başladım.
Flüt ve rock müziği birleştirdiğim muhteşem tarzım kapımıza polislerin dayanmasıyla son buldu. Gürültüden şikâyetçi olan komşularımız, geleceğin yıldızını parlamadan söndürmüştü. Düzenleyeceğim çılgın partilere, sarhoş çıkacağım konserlere, babamdan gelen genlere inat uzatacağım saçlarıma, özel olarak tasarlatacağım flüte ve en önemlisi de kendi adımı verdiğim tarza veda ederek müzik defterini de kapattım. İleride kendime ait bir arazi edindiğim zaman, tekrar müziğe geri dönmeye sözler vererek, flütümü dolaba kaldırdım. Sıradaki durağım heykeldi.
Bölüm 6
Resim ve müzik alanlarında aldığım mağlubiyetleri telafi etmeliydim. Heykel de bu konuda çok idealdi. Ayrıca okuduğum kitapta, usta Leonardo Da Vinci’nin on yıl boyunca üzerinde çalışıp tamamlayamadığı, Dük Sforza’nın babası için dikeceği heykel beni çok etkilemişti. İmkânsız olsa da onu, bu konuda ustalaşıp, ben tamamlayabilirdim. Elimde zaten muhteşem Leonardo Da Vinci eskizleri vardı. Tek yapmam gereken heykelde ustalaşıp babamın gözüne girmek ve onun sağlayacağı maddi kaynak ile at heykelini tamamlamaktı. Teoride kolay görünen bu planın, pratikte beni biraz zorlama ihtimali vardı. Fakat dünyaya iz bırakan bir heykeltıraş olma hayalleri beni etkisi altına almıştı.
Batıl inançları olan biri değildim, şimdiye kadar. Zengin ettiğim kırtasiye sahibinin bana uğursuzluk getirdiğine inanmaya başlıyordum. Bu sefer malzemeleri Konak’taki büyük kırtasiyelerden almaya karar verdim. Ufak bir gezintinin ardından; modelleme kaidesi, yontma araçları, kil, alçı ve çamur satın aldım. Ellerimde kocaman paketlerle eve geri döndüm. Sanırım bu son alışverişim olacaktı. Aylık harçlığımın tamamını resim, müzik ve son olarak da, bugün, heykel malzemelerine yatırmıştım. Neyse ki karşılığını aldığım zaman paranın pek de önemi kalmayacaktı.
Odamı ufak ve havalı bir atölyeye çevirdim. Her detayı düşünmüştüm. Hemen işe koyuldum. Çamura ve kile şekil vermek çok keyifliydi. Mutlu mesut çamurda dans eden su aygırlarına benziyordum. Ellerim, yüzüm, gövdem her yer çamur olmuştu. Odamı da epeyce batırmıştım. Uzun süren bir çalışmanın ardından, insan yüzüne benzetmeye uğraştığım eserime baktım. İlk denemeye göre gayet başarılıydı. İnsan yüzüne pek benzemese de babama heykel yaptığımı gösterebileceğim bir eserim olmuştu. Keyifle derin bir soluk aldım. Sonradan atladığımı fark ettiğim ufak bir detay soluğumu boğazıma gömdü. Ufak detay, o kadar da ufak değildi. Çünkü o, annemdi. Annemin her tarafı çamura batmış odamı görmesi büyük bir krize yol açabilirdi. Her tarafı acilen toparladım. Bu da heykel ile son çalışmam oldu. Annem riskini bir daha göze alamazdım. Kendime yeni bir alan bulmalıydım.
Bölüm 7
Sanat alanlarını kapsayan yüksek ihtimal sınıfındakileri denemelerim başarısızlıkla sonuçlandı. Önümde, yaklaşık iki hafta süre daha vardı. Sırada orta ihtimalli alanlar vardı. Bu alanlara ilgim olduysa da, daha önce pek başarılı olduğum söylenemezdi. Matematik ve geometri dersleri her zaman kâbusum olmuştu. Matematik ve geometri eğlenceliydi, havalıydı ve insana kendini zeki hissettiriyordu, tabii ki çözebilene. Benim için bu iki dersten aldığım notlar, her zaman tek basamaklı asal sayıydı. Matematikten öğrendiklerim dört işlemden ibaretti. Geometri ise daha vasattı. Üçgenin iç açıları toplamı dışında hiçbir şey bilmiyordum. Bu iki alanda başarılı olabilir miydim? Bu sorunun cevabı çok kuşkuluydu. Tek avuntum içime kaçan Leonardo Da Vinci ve ailemden gelen genlerdi. Abim matematiğin tüm şifrelerini çözüp, yapay zekâya aktarmış bir bilgisayar mühendisliği öğrencisiydi. Annem ise muhasebe alanında, Sosyalist Bulgaristan eğitimi görmüş, kendi çapında bir uzmandı. Bütün bu etkenler göz önünde bulundurulduğunda, ufak bir çalışma ile başarısız olmam çok zordu.
Matematiğe ilk olarak dört işlemi pekiştirmekle başladım. Dört işlem ile yaptığım çalışmalar çok zor değildi. İşin içine havuz doldurma, birbirlerine doğru giden arabalar, sepetteki yumurtalar, aynı duvarı örmeye çalışan ustalar, parasının bilmem kaçıyla kalem, geri kalanıyla da şeker alan çocuk ve bunlara benzer problemler girdiği an, beynimde elektriklenmeler oluşmaya başladı. Beynim ne yapacağını bilmiyordu. Ona işkence ediyormuşum gibi kendimi kötü hissettim. Beynim daha burada hata raporları vermeye başladıysa; limit, trigonometri, olasılık, polinom, bilinmeyen sayılar da kendini imha edebilirdi. Acilen matematiği bırakmalıydım.
Geometri, matematikten daha acı vericiydi. Gerçekten hiçbir sayısal değeri olmayan açıları nasıl bulabilirdim? İnsanlar bu soruları nasıl çözebiliyordu? Elimde olan tek bilgi, üçgenin iç açılarının toplamının 180 derece olmasıydı. Büyük bir bilgiye benzese de şimdiye kadar hiç işime yaramamıştı. Sadece bu verinin ışığında, deha olmaya giden yolda yolumu bulmam mucizelere bağlıydı. Leonardo Da Vinci’ye saygım tekrar arttı. Bütün bu alanlarda nasıl başarılı olabilmişti? Geometriyle beraber, tam beş alanı denemiştim. Hepsinde de sonuç kahrediciydi. Ergenliğe yeni giren beynim hiçbir alana tepki veremiyordu. Tek yeteneğim, hiçbir alana yeteneğim olmamasıydı.
Kendime güvenim azaldığından, mimariyi atlama karar aldım. Bu kararı almam da, mimarinin temelinde matematik ve geometrinin olması yatıyordu. Ayrıca çizim konusunda da çok başarısızdım. Dürüst olmam gerekirse, herhangi bir yapıt tasarlayıp dikebilecek potansiyele sahip değildim. Ancak birkaç tane taşı üst üste koyup ufak bir sığınak yaratabilecek yeteneğe sahiptim. Bununla da dünyaya iz bırakmam pek mümkün görünmüyordu.
Bölüm 8
Kaderime yavaş yavaş razı gelmeye başlamıştım. Bana tanınan sürenin son haftasına girerken, elimde başarısızlıklarla dolu günlerden başka bir şey yoktu. Babamın sabrı da sonunda tükenmişti. Sürekli beni sıkıştırmaya başladı. Onu oyalayamıyordum. Tek çarem düşük ihtimalli alanlardı.
Babamın bilim ve fen alanlarına verdiği değer çok yüksekti. Bu konuda başarısız olsam bile beni destekleyeceğinden kuşkum yoktu. Ona göre bu dünyadaki tek gerçek meslek mühendislikti. Bilim adamı veya mühendis olabilme ihtimalim milyonda bir civarındaydı. Ama bunu babama anlatmam insanoğlunun yarattığı sözcükleri ve iletişim sanatını aşıyordu. ‘’Ezber ve çalışmak herkesi mühendis yapar.’’ düşüncesini benimsemişti. Zaten ilacı kullanmamı da bu sebeple istiyordu. Yoksa beynime saygısı ve sevgisi olduğundan emindim.
Yeteneğe sahip olsam bile mühendis veya bilim adamı olmak istemiyordum. Bu alanların da beni istemediği bir gerçekti. Hayatım boyunca fen dersleriyle yıldızım bir türlü barışmamıştı. Fen derslerinde tek başarım, annem ile pamuğun arasına koyduğumuz fasulyenin çimlenmesiydi. Birde unutmadan, tadını merak edip içtiğim ilaçlar vardı. Bunu da kimya ve biyoloji deneyleri arasında sayabilirdik. Hayatta olduğuma göre bu deneylerden başarıyla ayrılmıştım.
Fizik dersini, her ne kadar tiksinsem de ezberleyerek yapabiliyordum. Fakat fizikten hayatım boyunca nefret etmiştim. Onunla asla başarıya ulaşamayacağıma emindim. Zaten fizikten gelen başarı yerine robota dönüşmeyi yeğlerdim. Bugüne kadar fizik dersini sevdirebilecek tek bir öğretmenle dahi karşılaşmamıştım. Dünyada böyle öğretmenlerin olabileceğini biliyordum. Biraz şansız biriydim, o kadar. Yine de fizik ile dostluk kurup dünyaya iz bırakmam olasılık dışıydı. Einstein, dehasıyla bunu benim yerime başarmıştı. Onun adını unutturmaya niyetim yoktu. Fiziği daha başlamadan sildim.
Tüm evrenin, anlamını bir türlü öğrenemediğim simgelerden, sayılardan, tek hücreli canlılardan oluşuyor olması gerçekten çok ilginçti. Tüm insanlar, aslında kimyasal maddelerin birleşimiyle meydana gelmişti. Daha doğrusu kimyasal maddeler tek hücreli canlıları oluşturuyor, tek hücreliler de evrimleşerek insanlara dönüşüyordu. Çevremde denk geldiğim en değersiz insanlar bile bilimin mucizesiydi. Tüm bu bilgileri gerçekten öğrenmesi çok keyifliydi. Fakat işin içine formüller, sayılar, öğrenmesi çok zor olan teoriler ve bilimsel terimlerin bol olduğu makaleler girdiği zaman aldığım keyif birden işkenceye dönüşüyordu. Yaklaşık on yıldır öğrenciydim. Çoğu bilgiyi de okulda öğretmişlerdi. Buna rağmen basit bir kimya formülünde bile kendimi evrenin gizemlerini çözmeye çalışan bir amip gibi görüyordum. Bütün bu karmaşık teoriler, uzun formüller ve sonu gelmeyen bilimsel makaleler; iki kulağı, iki gözü, bir ağzı, bir burnu, yaklaşık bir buçuk kilo ağırlığında bir beyni olan türdeşlerim tarafından mı bulunup yazılmıştı? Sanırım evrim halkasında çok gerilerde kalmıştım. Bilim defterini de bu gerçeğin gölgesinde kapattım. Artık kaderime razıydım. Hiçbir şeye yeteneğim yoktu. Sadece sıradan bir deliydim.
Bölüm 9
Oyun bitmişti. Babamın bana verdiği süre bugün bitiyordu. Yarın sabah kahvaltıdan önce, aç karnına ilacımı içip, en değerli varlığıma, beynime veda edecektim. Şu anda dünya gözüme çok güzel geliyordu. Keşfedilmeyi bekleyen ayrıntılar, kimsenin göremediği renkler, sıkıcılığa renk katan bakış açıları… Bunları kaybedecektim. Ben de artık sıradan bir homo sapiens olacaktım. Belki de daha da düşüp, Neandertal olacaktım. Neyse ki her şey önemsiz birer kavramdan ibaretti. Düşünemedikten sonra bunların pek de önemi yoktu. Sadece eğitim sisteminin bana verdiği bilgi kırıntıları ile hayatımı devam ettirmeye çalışacaktım. Karınca kolonisinin basit bir parçasına dönüşecektim.
Sercan Arslan’ın gözleriyle son kez etrafı görmek istiyordum. Soluğu Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nde aldım. Güneşin altında caddeyi boydan boya yürüdüm. Siyah beyaz kalabalığın içerisinde bir noktaydım artık. Bütün bu kalabalık, bütün bu insanlar, hepsi aynıydı. Aynı kıyafetler, aynı düşünceler, aynı hareketler, aynı algı dünyası… Kaybettiğim tek savaş; onlar gibi olmamak ve onlara farklı bir pencere sunmaktı. Başaramadım. Benim penceremin önüne de duvar çekilecekti. Sadece sistemin istediklerini görüp mutlu olacaktım. Hep aynı yüzleri tanıyacaktım. Aynı yüzlerin peşinden gidecektim.
Düşüncelerin beynimi istila ettiği bir anda kafamı kaldırdım. Çok az sürem kalmış olsa da ben hala Sercan Arslan’dım! Yeteneksiz ama meraklı, yaratıcı zihnin vücut bulmuş hali… Bunun kıymetini anlayarak kalabalıktan sıyrıldım ve ara sokakları keşfe çıktım. Akşama kadar Alsancak’ın gizemlerini çözecektim. Zihnime veda edeceksem, bunu ağlayarak ve çaresizlikle değil, unutamayacağım bir keşifle yapacaktım.
Alsancak’ın kayıp sokaklarında başımı göğe kaldırıp yıkılmaya yüz tutmuş evleri izlerken, onu gördüm: Beyaz Tavşanı! Bu Alice Harikalar Diyarında’ki beyaz tavşan değildi, tabii ki. Beyaz ve kısa elbise giymiş, saçlarını da tavşan kulaklarına benzer taç takmış bir şirinlik tanrıçasıydı. Benim yaşlarımda, benden biraz daha kısa, zayıf, elbisesiyle yarışır beyaz bir tene sahip, gördüğüm en tatlı varlıktı. Zihnimi kaybettiğimde, aklımın içerisinde sıradan bir kıza dönüşeceğine emindim. Bu sebeple onunla şimdiden tanışmalıydım. Hiç değilse ona ilk izlenimimde farklı olduğumu gösterir ve sonradan robotlaştığımda durumu kurtarmaya çabalardım. Onu takip etmeye başladım.
Hiç bilmediğim sokaklarda yavaş yavaş yürüyordu. Etrafı meraklı gözlerle tarıyordu. Bu kadar meraklı olmasının iki sebebi olabilirdi: birincisi bir yeri arıyordu, ikinci ise zihnini kaybetmeyen insanlardandı. İkinci olmasını o kadar çok isterdim ki… Dakikalarca onu takip ettikten sonra bir dükkâna girdiğini gördüm. Peşinden, ne sattığını anlayamadığım dükkâna, uçar adımlarla yürüyerek daldım.
Dükkâna girmem ile yüzüme toz ve küf kokusu çarptı. Nefes alamıyordum. Etraf çok karanlıktı, nerede olduğumu göremiyordum. Merakım ve ergenliğimin getirdiği hormon artışı başımı yine derde sokacaktı. İçime, olmamam gereken bir yerdeyim hissi doğdu. Artık buraya girmiştim. Geri dönmeyecektim. Karanlık bir koridorda, sonunda parlayan ışığa doğru yürümeye başladım. Yürüdükçe etraf aydınlanmaya başladı. Duvarlarda eski Türk filmlerinin siyah beyaz afişleri vardı. Burnuma da büyülü tütsü kokuları gelmeye başladı. Ruhumda ve zihnimde, daha önce hiç olmayan kıpırdanmalar oldu. Ayaklarım kendiliğinden hareket etmeye başladı. Koridorun sonunda bulunan aydınlık kapıdan içeri girdim.
Burası muazzam bir yerdi! Mum ışığının aydınlattığı her yerde bilgi, kültür ve aydınlanma vardı. Her yerde yaratıcılık, sanat ve düşünceler vardı. Her yerde farklı zihinler ve geniş dünya algıları vardı. Her yerde kitaplar vardı! Burası kocaman bir sahaf dükkânıydı! Üst üste dizilmiş binlerce kitabın arasındayken, olmam gereken yere girdiğimi anladım. Leonardo Da Vinci’nin merak, okuma, öğrenme yeteneğini atlamıştım. Diğer tüm yeteneklerinin kaynağı da bu değil miydi? Sürekli yeni bilgiler öğrenme, sonra da o bilgileri gözlemleyerek sanatına veya bilimine yansıtma… Benim de sanat ve bilim alanlarında başarısız olma sebebim buydu. Yeteneksiz değildim; sadece temeli atmadan, zihnime gökdelen dikmeye kalkmıştım. Tüm bu kitaplar, tüm bu düşünceler bana gerçek bilgiyi ve yaratıcılığı öğretecekti. Dünyaya iz bırakma yolunda bana yardım edecekti.
Bugüne kadar kitaplardan hep nefret etmiştim. Fakat burayı görünce, nefretimin asıl kaynağının kitaplar olmadığını anladım. Onları bize nefret ettirten, yine, eğitim sistemiydi. Katı öğretmenlerin sınavda sorma tehditleriyle, anlayamayacağımız seviyedeki kitapları okutma sevdası, beni ve benim gibi yüzbinlerce öğrenciyi kitaplardan nefret eder duruma getirmişti. Okuma-yazmayı öğrendiğimden beri neredeyse on yıl geçmişti. Geriye dönüp baktığım zaman, Leonardo Da Vinci’nin çalışma albümü haricinde tek bir kitabı dahi okumamıştım. Kendimi bu konuda suçlamıyordum. Suçlanması gereken ben değildim. Artık hepsi geçmişti. Yıllarca okyanusta susuz ve aç yolculuk yaparken, dünyanın en leziz yiyeceklerinin ve en tatlı suyunun bulunduğu ıssız adaya düşmüştüm.
Kitapların arasında gezerken, içime kaçan Leonardo Da Vinci’nin varlığını hissettim. Merak duygusunu tüm zihnime enjekte etmişti. Tüm bu gizemli bilgi bombalarının beynimde patlamasını istiyordum. Tüm bilgi kırıntılarını beynime göndermek istiyordum. Leonardo Da Vinci de bunu emrediyordu. Benimle konuşuyor, bana emirler veriyordu. Ruhum ikiye ayrılmıştı. Ben ve Leonardo Da Vinci…
Nereden başlayacağımı bilmediğim bir dünyada boş boş gezerken, sırtımda bir el hissettim. Dönüp baktığımda, siyah sakallı ve güler yüzlü bir adam ‘’Genç, hangi kitabı aramıştın? Sana nasıl yardım edebilirim?’’ diye sordu ve gülümsedi. Bu gülümseyiş, psikiyatristinki gibi yalancı bir ifade değildi. Gerçekten yardım etmek istediği gözlerinden anlaşılıyordu.
Utanarak, ‘’Bilmiyorum ki… Daha önce hiç kitap okumadım.’’ dedim. Eliyle çenesini ovdu ve yere bakarak düşünmeye başladı. Birkaç saniye sonra hızla kafasını kaldırdı. Çabucak bir raftan kalın bir kitap aldı ve bana uzattı. ‘’Bununla başla. Hediyem olsun. Okuduktan sonra gel, yenilerini vereyim.’’ dedi ve yine gülümseyerek diğer müşterilerin yanına gitti. Ona teşekkür bile edememiştim. Kitapların arasında, büyülü tütsüyü soluyarak elimdeki kitaba baktım. Jack London’ın Martin Eden kitabıydı. Oldukça kalın görünse de bu kitabı bir an önce okuyacaktım. Sonra da gelip buradaki tüm kitapları okuyacaktım. Sessizce dükkândan ayrıldım.
Ara bir sokakta, herkesten uzak, sessiz bir kafeye oturdum. Hayatımda ilk kez koyu bir kahve sipariş ettim. Kahvenin gelmesiyle, ilk yudumu içtim ve kitabın kapağını açtım. Ağzımda kahvenin yoğun tadıyla edebiyat dünyasına giriş yapmıştım. Okuduğum ilk cümleyle beraber de, bu dünyadan bir daha kopamayacağımı ve dünyaya sözcüklerin gücüyle iz bırakacağımı anlamıştım. Sinek Valesi adındaki bu kafede, ilk kitabımı okumaya başladım.

Hikâyenin geçtiği 2007 yılından sonraki yıllarda edebiyat derslerime girerek, hikâyedeki eleştirilerim konusunda beni yanıltan ve lise anılarımdaki en unutulmaz öğretmenim olan saygıdeğer Ersen Kılıç öğretmenime sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.
Bana kitapları sevdiren ve kendimi bulmamı sağlayan, İzmir’in (belki de Türkiye’nin) en iyi sahafı olan Kenar Kitabevi‘ne saygılar…
Son olarak da seçtiğim tüm yollarda yanımda olan aileme sevgilerimi gönderiyorum.