Casino Basmane

‘’Bir! İki! Üç!’’
Dün gece yaşadığım hezimet sonucu kendimi şınava vermiştim. Yenilgiyi bir türlü kafamdan atamıyordum. Oysa ki tüm paramı kaybettiğim elde, sinek valesini çekmiştim. Sinek valesi ne kadar da çok bana benziyordu; güçlüydü ama zaafları vardı. Sıradan kartları haklarken karşısına; kız, papaz veya as çıktığında haklanıyordu. Zaafları tıpkı benimkiler gibiydi; kadınlar, güç ve para. Elinizde sinek valesi varsa ne güçlüydünüz ne de güvende… Ama o varsa oynamak zorundaydınız. Aklınızı çeliyordu. Ayrıca sinek valesi, diğer valelere de benzemiyordu. Maça valesi iktidar yalakasıydı, karo valesi yobazdı, kupa valesi kılıbıktı. Sinek valesi ise özgür, kendi düşüncelerine sahip, cesur, tam bir erkekti.
Dün gecenin zararını hem maddi hem de manevi olarak çıkarmam şarttı. Bu gece gidip yine oynayacaktım. Dün gece neden kaybettiğimi biliyordum; fazla kibir yüzünden tam olarak odaklanamamış ve rakiplerimin beden dilini okuyamamıştım. İyi yanından bakarsak; çok şey öğrendiğim bir ders olmuştu. Bu dersin sayesinde, bu gece ve diğer geceler hep kazanacaktım.

Biraz şınav, üstüne koşu, koşu sonrası da soğuk suyla bir duşu hak ettim. Duş alırken Vivaldi dinlemeye bayılırım. Tam telefonumdan Vivaldi’nin muhteşem eserlerinden birini açarken, telefon titremeye başladı. Patronum arıyordu. Bugün çok ünlü ve zengin bir inşaat firmasına hazırladığım kampanyayı sunacak olduğum için, geç kalmamam gerektiğini ve ajansın geleceğinin bana bağlı olduğunu söyledi. Tüm söyledikleri iyi hoştu ama ben bu işi unutmuştum. Elimde hazırlanmış bir kampanya yoktu. Panik yapmak ve yapmamak konusunda arafta kaldım. Fakat sonradan düşündüm ki Türkiye’de liselerden başarısızlık sonucu atılan her üç erkekten ikisi, babasının parasıyla inşaat şirketi açıyordu. Oksijen yerine nargile dumanı tüketen dar bir gömleği etkilemek ne kadar zor olabilirdi? Keyifle duşumu almaya başladım.

Devasa bir fili kafein komasına sokabilecek ekstra büyük kahvem ile ajansa geldim. Toplantı taktiğim belliydi; plaza diliyle bol bol konuş ve bu arada aklına gelen ilk fikri kaktır gitsin. Zaten seni anlamayıp anlamış gibi yaparlar, bu sebeple almak zorunda kalırlardı. Yüzümde Yeşilçam kötüsü gülüşü (Bakınız: Eray Özbal ve Nuri Alço) ve elimde 21.yy plaza çalışanlarını muhteşem Galyalı savaşçılara çeviren iksirimle toplantı salonuna girdim. Özgüvenden gözlerimin içi parlıyordu.

Kovulmanın en kötü yanı; size ait eşyaları koyabileceğiniz devasa bir kutunun zor bulunmasıdır. İyi yanı ise kovulmanıza sebep olacak hatanın sonucunda tüm şirketin batması, herkesin işsiz kalması ve işsizlik sonrası ilk birayı yalnız içmeyecek olmanızdır; ama tüm işsiz kalan çalışanların ilk fırsatta sizi linç etmeyeceğinden emin olmanız şartıyla.

Tahmin edeceğiniz üzere inşaat şirketi ile anlaşamadık, bu da şirketin sonu oldu. Batmamıza ve işsiz kalmama üzülmemiştim ama muhteşem hitap yeteneğimi kullanamamak beni üzmüştü. Çünkü adamlar, ünlü bir Japon inşaat firmasının yönetim kurulu üyeleriydi ve Türkçe bilmiyorlardı; benim de İngilizcem muhteşem hitap yeteneğim için yetersizdi. Firmanın İzmir’e yapacağı devasa yatırımın tanıtımı amacıyla bizim ajansla anlaşmışlardı. Bu kadar büyük ve zengin bir firmanın reklamını yapacak olmam nereden aklıma gelebilirdi? Ben ufak çaplı müteahhitlere, iki katlı özel hastanelere, yeni açılacak ve tek özelliği sosyal medyanız için havalı fotoğraflar çekebileceğiniz kafelere alışkındım.

İşim, param, kariyerim, geleceğim, hiçbir derdim artık yoktu. Eve gidip akşama kadar kitap okuyabilirdim. Çalışmak ve sıradan insanların yaşadığı bir hayat bana göre değildi. İlk otobüsle evime gittim. Evimin kapısını açmamla bir gerçek, beynimin en güzel lobunu bıçaklayarak delik deşik etti. İki aydır kiramı ödeyemiyordum, cebimde tek kuruş para yoktu ve artık işsizdim. Sıradan insanların yaşadığı hayata geri dönmem şarttı. İşsizliğin tadını çıkaramadan bilgisayarımın başına oturdum ve iş ilanlarını taradım.

Akşama kadar; kahve molaları, sevdiğim dizilerin etkileyici sahnelerini izleme arası, ilham gelmesiyle hikâye yazmaya çalışmaları, ünlü bir mizah dergisinin amatörler köşesi için karikatür denemelerini saymazsak iş ilanlarını inceledim. Sonuç hüsrandı! Ben, Da Vinci’nin reenkarnasyon sonrası tekrar dünyaya gelmiş haliydim. Bunlar ise ilkokul seviyesinde kompozisyon bilgisine sahip ve dört aylık yeğenim kadar yaratıcılıktan anlayan çöp adamlar arıyordu. Hemen bilgisayarı tiksintiyle kapattım; zaten intikam savaşıma da az bir zaman kalmıştı, hazırlanmalıydım.

Yeşil çay ve tütsü eşliğinde meditasyon yaptım. Zihnime sadece ‘’odaklan ve kazan’’ sinyallerini gönderdim. Savaşta giyeceğim kıyafetlerimi hazırlayıp, Black Sabbath – War Pigs şarkısı eşliğinde duşun altına girdim. Su o kadar soğuktu ki derimin parçalanacağını sandım; ama tüm acılara dayanıp irademin gelişmesi gerekiyordu. Bu akşam bolca irademin kuvvetli olmasına ihtiyacım vardı.

Duşun ardından sırasıyla; saçlarımı kurutup jöle ile şekil verdim, en kör noktaya kadar dişlerimi fırçaladım, orman ağaçları kokulu parfümümü sıktım, koyu yeşil gömleğim ve siyah pantolonumu giydim, pahalı ama yüzde 90 indirimden almam dolasıyla sahte olduğunu düşündüğüm saatimi taktım, bedenime tam oturan İtalyan kesim siyah trençkotumu giydim ve son olarak da atkımı takarak Fransız usulü bağladım. Artık Sercan Arslan değil, James Bond olmuştum! Göreve hazırdım!

O kadar hazırlığın üstüne; yorgun, suratsız, mutsuz, hayatından bezmiş insanlarla beraber aynı otobüste olmak ve trafikte mahsur kalmak çok korkunç oldu. İş yorgunluğunun olumsuz havası ile pozitif zihnime akın ediyorlardı. Onlardan kaçamıyordum. Tükenmiş ve ümitsiz hayatlarıyla motivasyon kalkanımı zorluyorlardı. Onlara teslim olmama çok az kala ineceğim durağa vardım.

Karanlığın bastırmasıyla ıssızlaşan sokaklarda ateşimin söneceği ve çoğu kahramanın telef olduğu sunağa doğru ağır ağır yürüyordum. Aklımda sadece sunağın kurbanı değil, tanrısı olacağım fikri yankılanıyordu. Yürüdüğüm sokağın üzerinde, insana her an bıçaklanıp organlarını çaldıracakmış hissi veren kasvetli bir hava vardı. Buraya ait değildim, bunu biliyordum. Burası pahalı gömlekler, pantolonlar, ayakkabılar giyen; Amerikalı bir kafeler zincirinden alınmış kahvesi eşliğinde, Amerikan malı dolma kalemi ile kitap yazmaya çalışan birine göre değildi. Burası toplum tarafından dışlanmış, her fırsatta günah keçisi ilan edilen, toplumun görmek istemediği gerçek yüzüne sahip insanlara aitti. Burası evsizlerin, karton toplayıcılarının, günü birlik beden işçilerinin, köşe başlarında zabıtalardan saklanarak çorap satanların, yalnızların, kimsesizlerin evi Basmane’ydi! Burası İzmir’in ortasındaki cehennemin komşusuydu!

Sonunda tanrının içeri alınmadığı, zemini kan ve çamur kaplı, yok olmuşların diyarına giriş yaptım. Havada dibine kadar içilmiş ucuz sigaraların, ömür boyu fırçalanmamış dişlerin, eline kadın eli değmemiş erkeklere has testosteron hormonunun, marketlerden ucuza alınmış sabunların kokusu vardı. Her masada hayat mücadelesi yaşanıyordu. Bazıları kısa süreliğine Mammon’a (para tanrısı), bazıları ise Mammonlar’a yalvaran aciz kullara dönüşüyordu. Burada asla kazanan ve kaybeden yoktu. Sadece kısa zaman aralıklarıyla maddi ve manevi dalgalanmalar yaşayan insanlar vardı. Kendi grafiğimi oluşturacağım masayı gördüm ve ilerledim.

Kimseye tek sözcük söylemedim, trençkotumu çıkartıp sandalyeme astım, gömleğimin kollarını kıvırdım ve üstten iki düğmesini açtım, masaya tehditkâr bakışlar attım ve sandalyeme oturdum. Az sonra benden merhamet dilenecek olan rakiplerim kibirli gözlerle beni izlerken, içlerinden biri kartları karmaya başladı. Rakiplerim; hayatın acı yüzünde var olmuş, intikam uğruna yaşayan, benim gibi geleceği parlak gençleri kendi bataklılarına çekmeyi görev edinmiş, tanrının gayrimeşru çocuklarıydı. Fakat onlara birazdan hatırlatacağım bir gerçek vardı; ben Sercan Arslan’dım! Bu gece de oyun benimdi! Bunu sabahtan beri biliyordum ama ilk elden sinek valesini çekmemle kesinleşmiş oldu. Oyuna hızlı bir giriş yapmıştım.

Saatlerdir süren psikolojik savaşın sonuna geliyorduk. Herkesin kalp ritimleri yavaşlamış, beyni uyku durumuna girmiş, gözleri açık olmasına rağmen REM hâline geçmişti. Kısacası kimsenin dayanacak gücü kalmamıştı. Oyunun en zor aşamasını oynuyorduk. Karar vermek çok önemliydi fakat beyinlerdeki frontal lob artık görevini yapamıyordu. Kartların dağıtılmasıyla son el başlamış oldu. Önüme kontrolsüzce atılan kartları yavaş yavaş açtım. İstediğim kart bana göz kırpıyordu, sinek valesi. Bu gece ilk vuruşu onunla yapmıştım ve son vuruşu da onunla yapacaktım. Rakiplerime baktım. Sigaradan sararmış bıyıklarından görülmeyen dudakları ve boş bakan gözleri bana bilgi vermiyordu veya yorgunluktan ben anlamıyordum. Gözlerimi bir anlığına kapattım ve sezgilerimin beni hayal dünyasına götürmesine izin verdim. Karlarla kaplı bir ormanda avını arayan, azılı bir kurttum. Rakiplerim ise benden kaçan ceylanlardı. Onları yakalayıp tek hamlede yere serdim. Sezgime güveniyordum, bu hayalin şu anda gerçekleşeceğine emindim.

Sinek valesi, ellerimden kurtulup yargı dağıtmak istiyordu; sabırsızdı, onu zapt edemiyordum. Mantıklı düşünecek kadar enerjim kalmamıştı, sezgilerim de kazanacağımı söylemişti. Duygularım, sezgilerim, hırsım, intikam ateşim… Hepsi sinek valesini oynamam konusunda bana baskı yapıyordu. Baskıya dayanamadım ve adaletin savunucusu, benim ruh ikizim kartı yere vurdum. Rakiplerimin sarı bıyıkları dökülmeye, moralleri bozulmaya başlamıştı; ben öyle sanıyordum. Kahkaha atmaya başladılar ve sırası gelen rakibim ‘’Pişti!’’ diye bağırarak, muhteşem sinek valemin üzerine kılıbık kupa valesini vurdu. Kaybettim! Dalga geçmeler ve alaylar eşliğinde, tüm masanın çay ve soda hesabını ödeyip oradan ayrıldım. Bu son kez Basmane’deki bir kahvehanede sararmış bıyıklar ile hesabına pişti oyunumdu. Basmane’nin labirenti andıran sokaklarında kaybolurken nerede hata yaptığımı düşündüm ve hayallere daldım.

 

Bir Cevap Yazın