
Sevgili okur; hikayeye başlamadan önce sana bir iyi, bir de kötü haberim var. Kötü haber; bu bir Sinek Valesi hikayesi değil. İyi haber ise; ondan çok daha iyisi! Çünkü ben, Sinek Valesi’ne ilham veren kişiyim. Yani sana onu, ondan daha iyi anlatabilirim. Hazırsan başlıyorum. Sıradan bir ilham perisi hakkında sıra dışı bir hikayeye hoş geldin.
Birazdan okuyacağın hikaye, Sinek Valesi ile çalışan ilham perisinin, yani bizzat benim gözümden aktarılmaktadır.
Hikayeye bir türlü giremediğimin farkındayım ama sana önemli, hatta en önemlisi, bir açıklama daha yapmak zorundayım. Masal kitapları ve çizgi filmler yüzünden biz ilham perilerini kısa etek giymiş, kelebeklerinkine benzer kanatları olan seksi kadınlar gibi sanıyorsunuz. Oysa ki bizim belirli bir şeklimiz yok. Neyi veya kimi istersek onun şekline girebiliriz. Kelebek kanatlı seksi bir kadın şekline girmek de en son isteyeceğim fikirdir.
Ben tercihimi daha çok, şu sizin ünlü ressam Da Vinci‘den yana kullanıyorum. Çünkü Sinek Valesi’ne, istediğim şeyi en rahat şekilde onun dış görünüşü ile yaptırabiliyorum. Laf arasında da söylemek isterim, Da Vinci’ye ilham veren peri yakın arkadaşımdır. Neyse, uzun lafın kısası beni kafanda canlandırmak istersen, Rönesans’ı başlatıp sanata yön veren bu ressam gibi canlandır. Kalıplardan da kurtul.
Hakkımda bilmen gereken çok fazla detay var. Sonuçta her gün bir ilham perisiyle tanıştığını ve onun aktardığı bir hikayeyi okuduğunu sanmıyorum. Fakat detayların geri kalanını okudukça öğrenirsin.
Açıklamaları yaptığıma göre gönül rahatlığı ile hikayeme başlayabilirim. İşte karşında sıradan bir ilham perisi ve onun sıra dışı hikayesi!
Bölüm 1
Hikayem, serin bir ilkbahar gecesinde, Sinek Valesi‘nin zengin olmayla ilgili bir rüya gördüğü sırada başladı. Sinek Valesi, ağzından su akıta akıta huzurla uyuyordu. Ben ise onun uyanmasını bekliyordum.
Ne yazık ki biz ilham perileri uykuya ihtiyaç duymadığımızdan, böyle gecelerde can sıkıntısından patlarız. Bu sebeple de en popüler aktivitemiz olan, bağlı olduğumuz kişinin bizi beslediği kaynağı gözden geçiririz.
Ben de öyle yaptım.
Keşke yapmasaydım.
Çünkü haftalardır kaçtığım acı bir gerçekten artık kaçamayacağımı anladım. İyice zayıflamıştım. Kaynağım tükenmek üzereydi. Oysaki bir zamanlar ben en tombul ve en bol kaynağa sahip ilham perilerinden biriydim.
Bu arada bir parantez açmak zorundayım:
“Bizdeki beslenme sizin, yani insanların, beslenmesi gibi olmuyor. Siz gıda ile besleniyorsunuz, biz ise kitaplarla, sanatla, müzikle, bilimle ve aklınıza gelebilecek her çeşit “zeka geliştirici” aktivite ile besleniyoruz. Beslenme kaynaklarımızı bize sunan da sizlersiniz, daha doğrusu; her ilham perisinin bağlı olduğu kişi. Bu aktivitelerle ne kadar ilgilenirseniz, biz de o kadar fazla beslenebiliriz.
Ayrıca, ‘Ne yersen o’sun’ şeklindeki sözünüz tam olarak bizlerde de geçerli. Eğer sıradan bir ilham perisi, bağlı olduğu kişi tarafından bolca müzik ile beslenirse, müzisyen bir ilham perisine dönüşür; resimle beslenirse, ressam bir ilham perisine… Liste böyle uzayıp gider. Bu yüzdendir ki müzikle beslenen bir ilham perisinden yeni bir bilimsel buluş ilhamı veya resim ilhamı beklemek saçmalıktır.”
Parantezi kapatıp tekrar hikayeye dönebilirim.
Sinek Valesi’ni bebekliğinden beri tanırım. Daha altına bez bağlanmış bir çocukken bile beni beslemenin yollarını bulabiliyordu. Nasıl mi diyeceksin? Hemen anlatayım:
“Ailesinin ikinci çocuğuydu ve o doğduğu zaman abisi okula yeni başlamıştı. Haliyle de abisi oyuncaklarla oynamayı bırakmıştı ve tüm oyuncakları Sinek Valesi’ne kalmıştı. Sinek Valesi de hem kendi oyuncaklarına hem de abisinden kalanlara sahip olmuştu.
Sıradan bir bebek olsaydı, tahmin edeceğin üzere, tüm oyuncaklarla sırayla sıkılana kadar oynar, birinden sıkılınca hemen diğerine geçerdi. Fakat bizim ‘Sinek Bebek’ bir acayipti. Tüm oyuncakları kırıp birbirleriyle birleştirmeye ve yeni oyuncaklar ortaya çıkarmaya çalışıyordu. Kimi zaman da onlarla oynamak yerine hepsini tek tek eline alıp uzun uzun inceliyor, ağzına götürüp tadına bakıyor, kırıp içine bakıyordu.”
Daha o zamanlar, bu bebekte bir cevher olduğunu anlamıştım. Keşke geçmişe dönüp hep o günlerde yaşayabilseydim.
Böyle yaratıcı bir bebekten, böyle bir işe yaramazın ve beni açlığa mahkum eden bir zalimin çıkacağını kim tahmin edebilirdi?
Anlayacağın üzere ben bir edebiyat ilham perisiyim. Daha doğrusu öyleydim. Artık sadece sıradan bir ilham perisi oldum. Yine anlattıklarımdan yola çıkarak fikir yürütebileceğin üzere; benim asıl besin kaynağım kitaplardır.
Birkaç ay önceye kadar durmadan okuyan, araştıran ve edebiyat sohbetlerine katılan bir adamın yanında adeta mide fesatları geçiriyordum. Sinek Valesi durmak bilmiyordu. Elinden asla kitap veya dergi düşmezdi. Ben de bunu ödülsüz bırakmıyor ve sürekli ona ilham veriyordum. Beraber muazzam bir döngüye girmiştik: O beni besliyordu, ben de onu ilhama boğuyordum; arı ve çiçek hesabı… Çiçek, özüyle arıyı besler; arı da çiçeğin döllenmesine ve çoğalmasına imkan tanır.
Besin kaynağım sadece kitaplar da değildi. Arada tatlı olarak resim galerilerine ve yemeğin üzerine içilen brendi olarak da sinemaya giderdi. Kendi çapında basit gözlemler olsa da yıldızları izler ve araştırmalar yapardı. Hatta bir ara, bilgisayar yazılımları üzerinde bile çalıştı.
Şimdi ise uyuyan bu mahlukat; bilgisayardan kafayı kaldırmayan, sıkılına kadar saçma oyunlarla zihnini körelten, sıkılınca da uyuyan ve uyanınca yine kaldığı yerden devam eden birine dönüştü.
Neden, ne zaman, nasıl böyle birine dönüştü? Bu sorular kafamda sürekli dönüp duruyordu. Oysaki edebiyat alanında işleri gayet başarılıydı. İnternet sitesinden onu takip eden okuyucuları ve kitap çıkarması için onunla iletişime geçen editörler vardı. Ben de boş durmuyordum. Zayıflamış olsam da sürekli ona ilham veriyordum.
O ise sadece iyice bozulmuş el yazısıyla, defterlerine iki – üç kelime not alıp geçiyordu. Düşün! Benim saatlerce emek harcayarak ürettiğim ve yüreğimden bir parçayı kesip içine karıştırdığım ilhamımı, sadece iki – üç kelime ile karalayıp bir kenara atıyordu!
Ona kızıyordum, hem de çok! Ama yok olmak istemiyorsam da ona ihtiyacım vardı. Evet, doğru duydun. Ne yazık ki, bir ilham perisi yeteri kadar beslenmezse, bir gün zayıflıktan yok olabilir. İlham perisi gittikten sonra da kişi, ne kadar beslenirse beslensin boşunadır. Bu yüzden bazı insanlar, bir dönem ortalığı kasıp kavururken birden piyasadan silinip gider.
Aslında yok olmaktan korkmuyordum. Çünkü yok olmak, tam olarak yok olmak değildi. Sadece bir süre tatile çıkıyorduk ve zamanı gelince, yeni doğan bir bebek ile tekrar işe başlıyorduk. Bundan önce de yüzlerce, hatta binlerce insan ile çalışmıştım. Sinek Valesi ilk değildi ve son da olmayacaktı.
Benim korkum, değişen devir ve çağda düzgün beslenemeyen ve buna bağlı olarak da ilham üretemeyen, sıradan bir ilham perisi olmaktı. Çünkü hayatı bağlı olduğum insanla yaşıyordum ve çağın farkındaydım.
İnsanlar eskisi gibi kitaplara ve buna benzer besleyici deneyimlere ilgi duymuyordu. Varsa yoksa bilgisayar, sosyal medya, saçma diziler… Bunlar da beslenmeyi engelliyor ve bizleri köreltiyordu. Üstüne üstlük de bağımlılık yaratıp insanı esir alıyorlardı. Tıpkı Sinek Valesi’nin için düştüğü durum gibi.
O gece, zayıflığımı görürken kafamdan tam olarak bunlar geçiyordu. Ayrıca her düşünce hafızamı biraz daha zorluyor ve bana aradığım soruların yanıtlarını gösteriyordu.
Sanırım aylar önceydi ve Sinek Valesi bir kitaba yoğunlaşmıştı. Kitabın ismini vermem doğru olmaz ama oldukça sıkıntı bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Sinek Valesi, kitapları çok sevdiğinden sıkıcı veya değil hepsini sonuna kadar okurdu. Fakat sıkıcı kitaplar okuduğu zamanlarda, en ufak bir dış etken dikkatini dağıtmaya yeterli oluyordu.
Böyle de oldu. Telefonu çaldı. Arayan eski bir lise arkadaşıydı ve uzun süre sohbet ettiler. Sohbetin sadece o zaman ile sınırlı kalacağını sanıyordum ki yanıldığımı anında anladım. Çünkü arkadaşı, Sinek Valesi’ne bir bilgisayar oyunundan bahsetmişti. Sinek Valesi de sıkıcı kitaptan kaçacak bir bahane bulmuştu.
Kaşla göz arasında, Sinek Valesi bilgisayarına oyunu indirdi ve arkadaşlarıyla beraber oynamaya başladı. Tüm akşam ve gece yarısı, beynini dışarıda bırakarak dibine kadar eğlendi. Şimdi diyeceksin ki, olur öyle zamanlar. Evet, bence de olur ve olmalıdır. İnsanın arada bir dinlemeye ve kafa dağıtmaya da hakkı var. İlham perileri olarak buna karşı değiliz. Biz de o zamanlarda dinlenme ve yenilenme şansı buluyoruz.
Bu durum o geceyle sınırlı kalmadı. Sinek Valesi, başlarda ara sıra arkadaşlarıyla oynuyordu. Bu kabul edilebilirdi. Zaten gündüzleri hem kitap okuyor hem de yazmaya devam ediyordu; bu konuda bir sorun yoktu.
Sorun, oyunu tek başına oynamaya başladığında oluşmaya başladı. Yavaş yavaş bilgisayar oyunu tüm zihnini ele geçiriyordu. O fark etmese de ben her şeyin farkındaydım. Damarlarına zehri enjekte etmişti ve her gün enjekte ettiği zehir yetersiz kalıyordu. Bir saatlik kaçamaklar iki saate, iki saatlikler dört saate, dört saatlikler sekiz saate derken, artık oyun bir kaçamak olmaktan çıkmış ve gününün tamamını alan bir hapishaneye dönüşmüştü.
Benim ise elimden gelen bir çare yoktu. O oyun oynarken ara ara ilham göndersem de artık umursamıyordu. Sadece oyundan fırsat bulduğu birkaç dakikada not defterine ilhamı karalıyor ve bir daha da dönüp bakmıyordu.
Böylece hayatında ilk kez bomboş ve onu körelten bir döngüye girdi. Bu döngüyü kırıp kurtulmak istese de başarılı olamadı. Ben şahidim, defalarca kez oyunu sildi ve eline bir kitap aldı. Fakat daha ilk cümle bitmeden kitabı bırakıyor ve oyunu tekrar kuruyordu. Belki de her gün bunu böyle tekrarladı. Akşama kadar oyun oynuyor, gece oyunu kapattığında ise bütün gününü harcaması ona büyük pişmanlık veriyordu. Bu pişmanlığı ile hem kendine hem de oyuna lanetler yağdırıyor ve oyunu bilgisayarından kaldırıyordu. Fakat sabah olmasıyla tekrar aklı gidiyor ve oyunu bilgisayarına geri yüklüyordu.
Ona en çok acı veren de yüzüydü. Eskiden büyük bir merak ve ışıltıyla etrafa bakan gözleri, şimdi boşluk ve pişmanlıkla bakıyordu. Hem oyun oynarken hem de oyunu kapattıktan sonra, yani her zaman pişman ve sinirliydi. Kesinlikle oynamaktan keyif almıyordu. Sadece bağımlılıktan dolayı oynuyordu. Bunun kendisi de farkındaydı ama zincirlerini kıramıyordu.
Ona yardım edebilecek kimse yoktu. Çünkü oyun yüzünden herkesten uzaklaşmış ve sanal dünyada yeni bir ortam kurmuştu. O ortam tıpkı bir karadelikti. Ne kadar büyürse, çekim gücü o kadar kuvvetli oluyordu.
Eskiden onu kafelere, galerilere ve kitapçılara davet eden samimi arkadaşları gitmiş, sanal hayatta yaşayan ve onu sürekli yeni bir oyuna davet eden yalancı arkadaşlar gelmişti.
İşte, mışıl mışıl uyuyan Sinel Valesi ve benim, sıradan bir ilham perisi, geldiğimiz nokta buydu. Onu kurtarmak istiyorsam, acele etmeliydim. Geç kalırsam, hem kendim yok olacaktım hem de gelecek vadeden bir yazarın sonu olacaktı.
Aklımda uygulamak zorunda olduğum bir plan vardı. Bunu düşünerek sabahı ettim.
Bölüm 2
Planım basit ama etkiliydi: Ona, karşı koyamayacağı kadar çok ilham gönderecektim. Elbet birisini beğenip yazmaya oturacak ve yazdıkça da okuma isteği oluşacaktı. Her yazarın hayali bu değil miydi? Bir sürü konu bulmak ve içlerinden tercih yapmak.
Bu plan sağlam görünüyordu. Tek kusuru; bu kadar çok ilhamı aynı anda vermek beni tüketecekti. Zayıf olan bedenim daha da zayıflayacaktı. Planın başarısız olması, benim erkenden yok olmama sebep olacaktı.
Zaten bu gidişle yok olacağım kesindi. Şimdi veya sonra. Ne fark ederdi? Belki de son şansımdı ve bunu değerlendirmeliydim. İpleri tamamen kaybetmeden, güçlü bir hamle ile kurtuluşu yaratmalıydım.
Sinek Valesi öğlene doğru uyandı. Gözleri kan çanağı gibiydi. Ah! Eskiden de böyle uyanırdı ama gözleri saçma oyunlar oynamaktan değil, sabaha kadar kitap okumaktan bu hale gelirdi.
Yüzüne bakılacak bir hal kalmamıştı. Şişmiş bir surat, yağlanmış bir göbek, boş bakan gözler, dökülmüş saçlar, sararmış dişler, titreyen eller… Günde 500 sayfalık bir kitabı okuyup üstüne hikayeler yazan, karizmatik ve zeki çocuk bu muydu?
Ünlü ressamların tablolarını, resim galerilerinde saatlerce ayakta durarak defterine çizen de bu çocuk olamazdı.
Tanıştığı ünlü yazarları kendine hayran bırakan sözleri de bu çocuk söylememişti.
Şuna bak… Daha kaşığı tutup ağzına bile götüremiyordu.
John Fante‘nin, Bukowski‘nin, Jack London‘ın veliahtı neredeydi?
Bir an önce planıma başlamam ve bu ucubeden kurtulmam gerekiyordu.
Hızlı hızlı önündeki yulaf ezmesini yemesini izledim. Dudaklarının arasından süzülüp üzerine akan sütü umursamadan, küçük bir bebek gibi yiyordu. Amacı kahvaltı yapmak değil, bir zorunluluğu aradan çıkarmaktı. Mide bulandırıcıydı.
Kahvaltısını tamamladıktan sonra dişlerini fırçalama zamanıydı. İlk ilhamı göndermeliydim. Bundan daha iyi bir fırsat olamazdı. Kendimi sıktım. Göndereceğim ilham ayaklarımdan kafama doğru tüm bedenimi dolaşmaya başladı ve işte oldu. Ağzımdan fışkırdı.
İtiraf ediyorum. İlham dediğimiz kavram, ilham perilerinin vücudunda oluşan bir sıvıdır. Bunu ağız yoluyla, kusmaya benzer bir şekilde dışarı püskürtürüz. Bağlı olduğumuz kişi de bu ilhamı hava yoluyla zihnine alır. İğrenç dursa da gerçek budur.
İlhamım ağzımdan püskürerek havaya karıştı. Sinek Valesi, aceleyle dişlerini fırçalarken birden durdu ve bu işlemi yarıda bırakarak derin bir nefes aldı. Sanırım başarmıştım! İlhamım ona ulaşmıştı.
İyice bir silkelendi. Halk arasında “şeytan dürtmesi” denilen olay olmuştu. Bir şeytan değildim ama sıradan bir ilham perisi olsam da ben de güzel dürtebilirdim.
Güçlü ve sağlam bir ilham göndermiştim. Tam olarak onun seveceği ve yazmak için can atacağı bir konuydu. Konuyu kısaca özetlersek:
“Sinek Valesi’nin başrolde olacağı kurgusal bir hikayeydi. Hikayeleri okunmayan bir yazarın, bir adamla tanışmasını ve daha sonrasında da tarzını değiştirerek, çağa ayak uydurmasını anlatıyordu. Hafiften de John Fante – Toza Sor ve Chuck Palahniuk – Gösteri Peygamberi esintilerine sahip olacaktı. Tadından yenmez bir hikaye..”
Sinek Valesi bu hikayeyi reddedemezdi. Onun kalemine uygun ve keyifli bir hikayeydi. Hemen koştu ve Moleskine marka defterine, ince uçlu “Lamy” dolma kalemi ile not aldı. Benim verdiğim ilham doğrultusunda da hikayenin adını belirledi: “Dijital Çağ Yazarı”
Daha ilk denememde başarılı olmuştum! Zayıflamış ve sıradan bir ilham perisi halini almış olsam da işim bitmemişti. Halen daha bağlı olduğum kişiye ne istersem yaptırabiliyordum. Veya öyle mi sanıyordum?
Çünkü büyük bir hevesle masanın başına oturup defterine notlar alan Sinek Valesi, on beş dakika içinde yeni hikayeyi yazmaktan vazgeçip bilgisayarını açmıştı. Kocaman bir mağlubiyet haneme yazılabilirdi.
Neyse ki bu daha ilk denemeydi ve halen daha birkaç tane ilham üretecek kadar kaynağım vardı. Fakat böyle bir durumda, hiç değilse birkaç saat beklemekte fayda vardı. Sinek Valesi, oyun oynarken yeni hikaye hakkında kafasında kurgu yapıyor olabilirdi. Onun bu şekilde çalıştığına şahit olmuştum. Biliyordum; aklı eskisine göre çok farklı çalışıyordu ama yine de umudum vardı. Bu çocuk beni defalarca kez şaşırtmayı başarmıştı, neden bu tekrar olmasındı?
Bunun tekrar olmasını ümit etmek büyük bir aptallıktı. Sinek Valesi, eski Sinek Valesi’nden çok uzaktaydı. Sınırsız olan zihin yapısı, sanal dünyanın çizdiği kalın çizgilerle sınırlandırılmıştı.
Bunu kabul etmeliydim: “Şu anda, 11-12 yaşlarında, Counter-Strike ya da Knight Online oynamak için okuldan kaçıp internet kafeye giden bir çocuktan farkı yoktu. Gelecek umurunda değildi. Tek istediği, rakibini yenip oyunu kazanmaktı.”
Yaklaşık 15 sene önce, hem ailesi hem de o zamanlar ona karikatür ilhamları veren ben tarafından okuldan kaçıp internet kafelerde zaman geçirmesi engellenmişti.
Evet, doğru duydun. Eskiden, yaklaşık 15 önce, edebiyat ilhamı veren bir peri değil, karikatür ilhamı veren bir periydim. Sinek Valesi, esrarengiz bir adamdır; hayatının farklı dönemlerinde farklı kabiliyetlere sahipti.
Bu bilginin açtığı ufak bir delik ile şu soruyu sorabilirsin: “Neden onu şimdi de karikatüre yönlendirmiyorsun? Belki sadece edebiyattan sıkılmıştır ve eskiden uğraştığı bir konu ona iyi gelebilir.”
Aslına bakılırsa, düşünmedim değil. Fakat 15 sene çok uzun bir zaman. Ayrıca o zamanlar beni çok fazla karikatür kaynağı ile besliyordu. Sonra ise hevesi geçti ve yavaş yavaş kaynağı kitaplara doğru kaydı. Bunda, kendini yeteneksiz hissetmesi ve etrafından destek alamaması da etkendi. Yine de onun yazar kimliğini, karikatürist kimliğinden daha fazla seviyorum.
Eğer tam potansiyeline ulaşmış bir yazar olabilirse, tanınmış ve tarihe iz bırakmış biri olmayı başarabilir. Fakat tam potansiyeline ulaşmış bir karikatürist olsaydı, ancak tirajı düşük yerel gazetelerden birinin orta sayfasının köşesinde çizebilirdi.
Ara ara hikayeden uzaklaştığımın farkındayım. Belki bu seni kızdırıyor ve hikayeden soğutabiliyor olabilir. İnan ki bunu isteyerek yapmıyorum. Biliyorsun, sana bunları anlatan kişi sıradan bir ilham perisi. Zaman zaman hikayeyi kesip ilham verdiğim kişiyle ilgili bir iki cümle yazmalıyım. Ayrıca sıradan bir ilham perisi olsam da, bir insandan daha iyi hikaye anlatabilirim. Buna güven ve bana asla kızma. Teşekkür ederim. Şimdi devam edebiliriz.
“Dijital Çağ Yazarı” ilhamı şimdilik yatmıştı. Sinek Valesi’ni çok heyecanlandırmış olsa da, onu yazarlığa ve edebiyata döndürmeyi başaramadı.
Bu sorunu çözebilirdim. İlham vermeye devam edebilirdim. Akşam olmasını bekledim. Sinek Valesi’nin beni beslediği kaynaklardan öğrendiğime göre; insan beyninin, gündüzleri mantıksal işlevi daha etkin olurken, geceleri ise duygusal işlevi daha etkin oluyormuş. Edebiyat da bir nevi duyguların kağıda dökülmesiyle oluşmuyor muydu?
Ona sağlam bir ilham verirsem, o da yazmaya duyduğu tutku ve aşk ile ateşlenebilirdi. Akşama kadar oyun oynamasına ve beni aç bırakmasına razı oldum.
Saat yaklaşık 22.00 civarıydı. Sinek Valesi’nin göz altları morarmış ve ten rengi sararmıştı. Biraz daha bilgisayar başında vakit geçirirse pişman olacak ve her akşam olduğu gibi sinirlenip oyunu kapatacaktı. Bir insanı tanımak güzel bir silahtı.
Dediğim şey harfi harfine gerçekleşti. Saat 23.00’ı geçeli çok az olmuştu ki Sinek Valesi tuvalete gitti. İhtiyacını giderdikten sonra sonra ellerini yıkarken, aynada kendisiyle karşılaşması ve sinirlenmesi bir oldu. Gözleri, ona korku ve pişmanlık hissettirmişti. Yüzünü defalarca kez yıkadı, elleriyle saçlarını ıslattı. İşte başlıyorduk!
Tuvaletten çıktıktan sonra sandalyesine şiddeti düşük bir tekme savurdu. Sandalye yerinde duruyordu ama ayağının serçe parmağını sandalyeye çarpmıştı. Bu acı tüm bedenini esir aldı ve onu doğru yola itmeye başladı. Tahmin ettiğimden de iyi olmuştu.
Acısı dindikten sonra, bilgisayarından oyunu kaldırdı. Sonra da bilgisayarını kapatıp, odasındaki dolabın geniş çekmesine kaldırdı ve kitaplarına bir bakış attı. İlham vermeme gerek bile kalmayabilirdi. Ama gözleri o kadar yorgundu ve zihni o kadar karışıktı ki kitap okuyamazdı.
Moleskine defterini ve Lamy dolma kalemini çıkarttı. Kendisini yıkıcı bir şekilde eleştiren cümleler yazmaya başladı. Gerçekten çok sinirliydi ve kendinden nefret ediyordu. Onu hiç böyle görmedim desem, yalan olmazdı.
Yeni bir ilham göndermenin tam sırasıydı! Onu bir daha böyle çaresiz ve savunmasız yakalayamazdım.
Kendimi sıktım ve iyice ıkındım. Gündüz bir ilham gönderdiğimden yorgun düşmüştüm. Bu sefer ilham göndermek kolay olmayacaktı ama bunu yapmak zorundaydım. Tüm sınırlarımı zorlayarak ağzımdan kısa ama etkili bir ilham fışkırttım.
Sinek Valesi, kalemi elinden bıraktı ve tekrar derin bir nefes aldı. İlhamım iliklerine kadar işlemişti. Yüz ifadesi değişti. Sakinleşmiş ve durulmuştu. Bir süre boş boş masaya baktı ve kalemi tekrar eline alarak “Sakın Yaklaşma” diye not aldı.
Son zamanlarda dünyayı esir alan pandemi krizi, benim de kaynağımı etkileşmişti. Sinek Valesi, her gün bu konuyla alakalı gazete haberlerini okuyordu. Zaten evden çok çıkmadığı, hatta hiç çıkmadığı için kendini risk altında hissetmiyordu. Gönderdiğim ilham da tam olarak bununla alakalıydı.
Hayır, risk altında olmayan biri hakkında değildi. Tam tersine, hasta olmaktan takıntılı bir şekilde korkan bir adam hakkındaydı.
Neden böyle bir ilham verdiğimi ben de bilmiyordum. Her zaman verdiğimiz ilhamları önceden hazırlamayız veya nedenlerini sorgulamayız. Sadece o an, ağzımızdan o fışkırır. Fakat böyle bir ilham işe yarayabilirdi. Sinek Valesi, bu konunun üzerine giderse, gündemi takip eder ve insanlarla tekrar iç içe olurdu.
Derin bir konu olmasından dolayı da araştırma yapmak zorundaydı. Böylece bana bilimsel, özellikle de tıbbi ve psikolojik kaynaklar verebilirdi. Bu ilhamı sevmiştim. Umarım o da severdi.
Şimdilik sevmiş gibi duruyordu. Yarım saat boyunca bu konu hakkında düşündü ve defterine fikirlerini not aldı. Acilen hem onun hem de benim en sevdiğimiz yer olan Kenar Kitabevi‘ne gitmeliydi.
Diğer günlere göre daha erken ve büyük bir motivasyonla yatağa girdi. Sanırım ikinci denemde hedefi on ikiden vurmuştum. Eh, artık sıradan bir ilham perisi sayılsam da benim de başarılı olduğum alanlar vardı.
Sinek Valesi’nin bir yeteneği vardı; kendisi bunu çok sevse de ben hiç sevmezdim. O da kafasını yastığa koyar koymaz uyumasıydı. Ne kadar dertli veya sıkıntılı olsa da hemen uykuya dalabilirdi. Ben bu özellikten nefret ederdim, çünkü; bir insana uykuya dalmadan önceki o süreçte harika ilhamlar verebilirdik. İlham perileri olarak uyuyan insanlardan nefret ederiz. Yukarıda yazdığım gibi; onlar uyurken, biz boş boş takılmak zorundayız. Bu sebeple de onlar uyumasın diye doğal bir silah geliştirdik: Onlar uyurken daha kuvvetli ve sağlam ilhamlar üretebilmek.
Tesla, Da Vinci ve Picasso‘nun ilham periliğini yapan arkadaşlarım, bu konuda iyice uzmanlaşmıştı. Adamları neredeyse hiç uyutmuyorlar, böylece can sıkıntısıyla geçebilecek gecelerden kaçıyorlardı. Ben bu kadar şanslı olamadım. Sinek Valesi çok uyuyan biri olmasa da, hiçbir zaman yatakta dönüp duran biri de olmadı.
Yine hemen uykuya dalarak beni yalnızlığımla baş başa bıraktı. Aynı gün içinde verdiğim iki ilham, hem kaynağımı çok tüketmiş hem de beni aşırı bitkin düşürmüştü. Dayanmak ve motive olmak zorundaydım. Ben de eski anıları tekrar gözümün önüne getirdim:
“Sinek Valesi ile kitaplara ilk kez fantastik edebiyat okuyarak giriş yaptık. O zamanlar lisenin ilk yıllarıydı ve karikatürden hevesini almak üzereydi. Abisinin teşviki ile fantastik kitaplara ufak bakışlar attı ve yavaştan okumaya başladı.
Durmadan bu türün en önemli yapıtlarını okuyordu. Diğer türler ilgisini çekemiyordu. Onlarca kitaptan oluşan fantastik seriler de bitmek bilmiyordu.
Önemli bir seriyi takip ettiği bir gün, serideki sıraya göre okuması gereken kitabı hiçbir yerde bulamayınca sahafları gezmeye karar verdi. O güne kadar sadece birinci el okumayı severdi. Kitabın içeriği kadar, kapağına da önem verirdi.
Alsancak’ın ünlü sahaflarını gezerken aradığını bulamadı. Geriye sadece bir sahaf kalmıştı. Orası da yarın gideceğimiz Kenar Kitabevi’ydi. Gerçekten de Kıbrıs Şehitleri Caddesi‘nin ara sokaklarından birinin köşesinde duran, mütevazi bir sahaftı.
Kitapların üst üste ve her yere dağılmış olmasından dolayı hareket etmek imkansızdı. Yine de kitapların arasında olmak Sinek Valesi’ne mutluluk verdi.
Ayrıca sahafın sahibi de ona çok iyi davranmıştı. Sinek Valesi kendisini burada huzurlu ve mutlu hissetmişti. Aradığı kitabı bulamamıştı ama daha iyisiyle karşılaşmıştı. Sahafın sahibi ona, eli boş gitmesin diye, Jack London – Martin Eden kitabını hediye etti.
Kalın bir kitap olsa da Sinek Valesi bunu sevmişti ve okuyacağına dair söz verdi. Sözünü de kısa sürede tuttu. Bu kalın kitabı inanılmaz bir hızla bir iki günde okudu. Bu kitap ona sağlam bir okuma sevgisi aşılamıştı.
O kitaptan sonra, Kenar Kitabevi onun ikinci evi olmuştu. Fantastik okumaya yine devam ediyordu ama edebiyat skalası büyük ölçüde genişlemişti.
Lisenin sonuna doğru birçok kitabı bitirmiş, beni de edebiyat ilham perisine dönüştürmüştü.”
Kenar Kitabevi ona kitapları bir kere sevdirmişti. İkinci kez de olabilirdi. Geçmişin hayalleriyle sabahı ettim ve Sinek Valesi’yle tekrar kitapların arasına dönmek için can attım.
Sinek Valesi, diğer günlere göre biraz daha erken uyanmıştı. Yüzünde pek bir değişiklik olmasa da, erkenden uyanmış olması iyiye işaretti.
Sabah rutinlerini teker teker yerine getirmeye başladı: Tuvalet, kahvaltı, diş fırçalama ve duş. Bu sefer kararlıydı ve zinciri kıracaktı.
En güzel gömleğini ve pantolonunu giydi. Üzerine bir özgüven gelmişti. Besinsiz geçen günlerimin sonu geliyordu.
Tam evden çıkıyordu ki telefonunu almayı unuttuğunu fark etti. Saniyeler içinde çözülebilecek bir aksilikten zarar gelmezdi.
Annesinin koyduğu evin içine ayakkabı ile girme yasağını yine delerek odasına gitti. Telefonunu aldı ve cebine yerleştirdi. Tam geriye dönüp koridordan kapıya doğru yürüyordu ki birden durdu.
Ne yazık ki bu duraklama kötüydü. Çünkü aklına bilgisayarı ve sosyal medya hesapları gelmişti. O bilgisayarı açmamalıydı. Eğer açarsa yine aklı çelinebilirdi. Onu durdurmalıydım. Hem de hemen! Tüm gücümü topladım ve son kaynaklarımı da kullanarak ona bir ilham daha fışkırttım. İlhamı almıştı. Sanırım bir krizi önlemiştim.
Hemen defterini çıkardı ve “sosyal medya ile ilgili bir hikaye yaz” diye not düştü. Kendimi çok halsiz ve hasta hissediyordum ama birazdan hepsi geçecekti.
Geçmedi.
Kahrolası Sinek Valesi, defterini çantasına koyup tekrar kitapçıya gitmek yerine bilgisayarını açmaya karar verdi. Bu arada ayakkabılarını çıkarıp üzerindeki gömleğin üstteki birkaç düğmesini açmıştı.
Neyse ki yanılmıştım. İnternete girip sosyal medya hakkında yazılmış makaleleri okumaya başladı. Bu bana haftalar sonra ilk kez besin kaynağı vermişti. Yüzüme az da olsa renk geliyordu.
Sanırım kitapçıya gitmekten vazgeçip evde kalacak ve bu hikaye hakkında kaynak toplayacaktı. Mantıklı düşünürsek, doğru karar olabilirdi. Sosyal medya alanı yeniydi ve sahafta bu konu hakkında çok fazla kitap olmama ihtimali vardı.
Yaklaşık 1 saat kafasını kaldırmadan okudu ve notlar aldı. Sonunda lanet kalkmıştı! Ben de kaynakların tadını ala ala beslendim.
Çalışma çok güzel gidiyordu ki, girdiği bir internet sitesinde çıkan reklamlar bunun sonu oldu. Kahrolası reklamlar! Reklamlardan nefret ederim. Kaynak gibi görünse de yalandan besinlerdi. Sinek Valesi de bir reklamcıydı ama şanslıydım ki bu alanda kendini çok ilerletmemişti.
İşte yine bir reklam yüzünden tüm planlar, hatta belki de benim hayatım mahvoluyordu. Reklam, Sinek Valesi’nin en sevdiği oyunun reklamıydı. Sinek Valesi tam oyunu unuttu derken, her şeyi tekrar hatırlamıştı.
Yapmaması gereken hamleyi yaptı ve reklama tıkladı. Oyunu tekrar bilgisayarına kurdu. Üzerini değiştirdi ve bilgisayarın ekranına kitlendi.
Buraya kadardı. Benim hayat oyunum bitmişti. 1 saatlik sosyal medya hakkındaki makale kaynağı ile daha fazla yaşayamazdım. Yok olup gidecektim. Sırf ne için? Bu saçma oyunlar yüzünden!
Oysaki geçmiş yıllarda birçok düşünür ve sanatçı canı pahasına ilham perilerini beslemeye devam etmişti. Canı pahasına çalışmalarını sürdürenlerden, rahat çalışma ortamını terk edenlere… Nereden nereye…
Yok olmayı beklemek sandığım kadar kolay olmamıştı. Sinek Valesi’nden önce de yok olduğum zamanlar olmuştu ama bu sefer hem sinirli hem de gergindim. İlham perileri sayesinde yaratılan teknoloji, ilham perilerini tek tek avlıyordu. Yeni kurban da bendim. Bundan sonra bağlanacağım kişilerde de durumun farklı olacağını sanmıyordum. Bu, sonsuz bir döngünün ilk kısmıydı.
Akşama kadar kendi etrafımda döndüm durdum. Yapabileceğim bir hamle kalmamıştı. Bir iki defa ilham vermeyi denesem de gücüm kalmamıştı. Uzanıp acı sonu kabullenmeliydim. Öyle yaptım.
Ben yok olmayı beklerken Sinek Valesi yine dünyadan kopmuştu ve rakiplerini öldürebilecek stratejiler bulmakla meşguldü. Ben canımla cebelleşirken, onun böyle umursamazca boş boş zaman öldürmesi sinir bozucuydu. Fakat ona kızamıyordum. Sonuçta onu son kez görüyordum. Bana bu yaptığını affedemezdim; ölüm döşeğinde olmasaydım…
Ölüm döşeğinde olmak, içime bir huzur ve iyilik vermişti. Bana ne yapmış olursa olsun Sinek Valesi’ni severdim ve ona nefret duyarak yok olamazdım.
Ona son kez, büyük bir sevgiyle baktım. Tam gözlerimi kapatıp kendimi huzura bırakıyordum ki Sinek Valesi’nin telefonu çalmaya başladı.
Bir rahat yoktu şu telefonlardan. Daha önce telefonu çaldığında oyuna başlamıştı. Peki şimdi ne olacaktı?
İnanmayacaksın ama bu telefon sanırım bir mucizeydi! Sinek Valesi, arayanı görür görmez oyunu kapatıp telefonu açtı.
Sinek Valesi’nin yüzündeki keyiften ve komik sesler çıkarmaya çalışmasından, karşıdakinin uzaklarda yaşayan abisinin ve yeğeni Bebek Vale’nin olduğu belliydi. Sinek Valesi’ni görüntülü aramışlardı.
Gözlerimi açtım ve onları izlemeye başladım. Sinek Valesi, abisiyle bir iki selamlaşma cümlesi konuştuktan sonra tamamen yeğenine odaklanmıştı. Ona komik yüz hareketleri yapıyordu. Bebek Vale de kahkaha atıyordu.
Birden ne olduysa, Sinek Valesi durdu. Dikkat kesildiğimde de Bebek Vale’nin elinde, Sinek Valesi’nin gönderdiği bebeklere özel kitapların olduğunu gördüm ve “Amca… Kitap… Oku…” dediğini duydum.
Sinek Valesi’nin yüzü düştü. Bir şeylerin farkına varmıştı. Telefonun ekranına bakamıyordu. 2 yaşındaki Bebek Vale’den utanıyordu. Çocuk ise ısrarla aynı kelimeleri tekrarlıyordu. Sinek Valesi ne yapacağını şaşırdı ve çareyi, “Tuvalete gideceğim” diyerek telefonu kapatmakta buldu.
Sonrası ise mutluluk vericiydi. Eline, okumadığı kitapların bulunduğu kitaplıktan ilk gelen kitabı aldı ve okumaya başladı.
Bütün gece, yorgunluğu ve başındaki ağrıyı umursamadan, durmadan okudu.
Benim yapamadığımı, konuşmayı yeni öğrenen 2 yaşındaki bir bebek yapmıştı. Onun sayesinde yok olmaktan kurtulmuştum ve yeni bir çağa girdiğimi anlamıştım.
Bölüm 3
Sinek Valesi yorulmak bilmiyordu. Evde neredeyse hiç okunmamış kitap kalmamıştı. Sıradan bir ilham perisi olmaktan sonunda kurtulmuştum. Edebiyat ile dolup taşıyordum. Sadece edebiyat da değil; bilimsel kitaplar, sanat ile ilgili eleştiri kitapları, gezi kitapları, hem Rusça hem de İngilizce eğitim kitapları…
Sanki karşımda, aylarca aç bırakıldıktan sonra ağzına kadar etle dolu bir depoya salınmış vahşi bir aslan vardı. Ben de onun sayesinde tıka basa doymuştum.
Okumakla da kalmıyordu. Yeni hikayelerinde yardımı olabilecek tüm detayları Moleskine defterine yazıyordu. Bir hikaye için sayfalarca not aldığına ilk kez tanık oluyordum. Eskiden benim ilhamımı alır almaz bilgisayarı açar ve yazmaya başlardı. Şimdi ise kullanacağı her mekanı, zaman dilimini ve karakteri tek tek detaylarıyla “neden, nerede, nasıl” soruları etrafında kendisiyle tartışıyordu.
Beni, gerçekten şaşırtmıştı. Hali hazırda üç tane ilhamı yakında zamanda verdiğimden, yeni ilham vermeye gerek duymadım. Açıkçası ilham vermektense bu ânın tadını çıkarmak daha mantıklı gelmişti. Aylardır bana çile çektirmişti. Artık onun çalışma zamanıydı; benim ise yatıp keyif çatma…
Sıradan bir ilham perisi, sıradan bir keyif perisine dönüştü. Üzerime ateş ve palmiye desenleri olan bir gömlek, elime de şu sizlerin içtiği değişik renkteki kokteyllerden yarattım. İnsanlara özgü hareketler pek ilgimi çekmese de arada insanca davranmaktan zarar çıkmazdı.
Ben bol bol kaynakların tadını çıkartırken, Sinek Valesi de evde ne kadar kitap varsa hepsini okumuştu. Ortalama bir insanın, ortalama bir kitap sayfasını bir ile iki dakika arasında okuduğunu düşünürsek; Sinek Valesi ortalamayı alt üst etmişti. En kötü kağıt türünde, anlaşılması en zor yazı fontu ile yazılmış, uzun ve sıkıcı paragrafların olduğu kitapları bile kısa sürede yalayıp yuttu.
Onun için okuma zamanı, benim için ise beslenme zamanı olan bu süreç yaklaşık üç gün sürdü. Üç günde on iki – on üç kitap okumuştu. Bu kadarının yeterli olduğunu düşünmüş olacaktı ki tüm kitapları raflarına yeniden yerleştirdi ve dolma kalemlerinin mürekkebini yeniledi. Yıllardır yazmaya başlamadan önce yaptığı temel alışkanlıktı. Dolma kaleminin mürekkebi sonuna kadar dolu olsa da mürekkebi yeniler ve yenilenmiş mürekkebin sağladığı parlaklığın ve akışkanlığın verdiği keyifle bastıra bastıra defterinde temiz bir sayfaya başlık ve tarih atardı.
Taze mürekkep ile başlık ve tarih atması, en az hikayenin ilk ve lokomotif cümlesi kadar önemliydi. Batıl inançları olmayan, onlara sonuna kadar karşı olan biriydi. Hayatı boyunca bir an olsun yanından ayrılmayan ve her düşüncesiyle inancını adı gibi bilen ben, buna kefildim. Fakat bu alışkanlığı yapmadığında kendini yeni bir hikayeye başlıyor hissedemezdi.
Bu arada attığı başlık, “Dijital Çağ Yazarı” hikayesinindi. İlk verdiğim ilhamdan başlamaya karar vermişti. Bence de doğru karardı.
Yazılacak hikayeye karar verildiğine ve başlık ve tarih de atıldığına göre, artık hikayenin taslağını yazma zamanıydı. Sinek Valesi, buradan sonrasında aklına ne gelirse defterin sayfalarını doldurur, tamamlayınca da bilgisayarında temize çekerdi.
Taslak yazarken onu izlediğinizde, dolma kaleminin ucunu göremezdiniz. Yine de okunaklı ve karakteristik bir el yazısı vardı. “S” harflerini ve büyük “B” harflerini yazmaya bayılırdı. Neredeyse bu harflere kendine has bir font üretmişti. Ne yazık ki “S” ve “B” harflerinde gösterdiği başarıyı “O” ve “U” harflerinde gösteremezdi. Hiçbir zaman bu harfleri orantılı ve akıcı şekilde yazabildiğini görmedim.
Ben bu gereksiz bilgileri sizlere aktarırken, şimdiye kadar hikayenin yarısını bitirmiş olması gerekiyordu. Fakat anlamadığım bir şekilde bir sorun vardı. Yaklaşık beş dakikadır, boş boş kağıda bakıyordu. Hatta o kadar boş bakıyordu ki kaleminin ucundan kağıda damlayıp, kağıdın ortasında kocaman bir leke yapan mürekkep damlasını bile fark etmemişti.
Şimdi diyebilirsin: “Ne var bunda? Adam düşünüyordur.”
İşte sorun da oradaydı! Sinek Valesi’nin yazdığı tüm hikayelerde, ilham perisi ben olduğumdan, hep yanındaydım ve kafasının arkasından onu izliyordum. İster inan ister inanma, burası senin bileceğin iş; ben bu çocuğu taslak yazdığı sırada bir kez olsun düşünürken görmedim. Hatta sadece hikaye yazarken değil; karikatür çizdiği, ödev hazırladığı, kampanya yarattığı veya sevgilisine aşk mektubu yazdığında dönemlerde bile taslak hazırlarken düşünmezdi. Öyle bir huyu vardı. Taslak sadece kendine ait olduğu için düşünmeden, saçma veya gereksiz olduğunu bile bile aklına ne gelirse yazardı. Şimdiye kadar başına gelmese de, bu taslaklar birinin eline geçse, ömründe hiç kitap okumamış veya sadece kişisel gelişim kitapları okumuş bir adamın yazısı sanırdı. Dil bilgisi kuralları, doğru sözcük seçimi, cümle düzeni, paragraf tercihi… Hiçbir şey yoktu. Sadece aklına ne gelirse yazıyordu.
Durmuştu. Gözlerindeki parıltı ve yüzündeki ateşli ifade yok olmuştu. Ben yok olacakken, bağlı olduğum kişi yok olmuştu. Sinek Valesi yazamıyordu!
Bu nasıl mümkün olabilirdi? O, Sinek Valesi’ydi! Şimdiye kadar verdiğim üç ilhamı da yazıp bunların kutlamasını yapmaya gitmiş olmalıydı.
Anlaşılan o ki bilgisayar oyunlarıyla geçen karanlık dönem sadece bana değil, Sinek Valesi’nin yeteneğine ve kabiliyetlerine de zarar vermişti. Yaratıcılığı en dibe çökmüştü.
Acaba yetenekleri ve yaratıcılığı da dile gelip, benim şu an yaptığım gibi bir hikaye yazıp durumu anlatabilir miydi? Orada neler olduğunu ve içinden neler geçtiğini çok merak ediyordum.
Yaratıcılık ve yetenek! Biz beraber çalışan bir takımız! Hiç konuşmasak da, hiç görüşmesek de sizinle muazzam işler ortaya koyduk! Beni duyabiliyorsanız, lütfen siz de bir hikaye yazın! En az benim kadar sizleri merak eden okuyucular da olacaktır! Bir de, böyle uzaktan uzaktan olmuyor. Bir akşam sizlerle, Sinek Valesi olmadan, Alsancak’a rakı içip balık yemeye ve zamparalık yapmaya gidelim. Hep Sinek Valesi takılacak değil ya, biraz da biz günümüzü gün edelim!
Hikayeye dönersek; Sinek Valesi, elinden kalemi bırakıp defteri kapatmıştı. Yine oyun oynayacak diye ödüm kopmuştu ama bilgisayarı açmanın yanından bile geçmedi. Küçük ve sıkışık odasındaki 3 metrelik alanda bir ileri bir geri volta atmaya başladı.
Kafasını yere doğru eğmiş kara kara düşünüyordu. Yazamadığının farkındaydı ve çözüm arıyordu. Fakat bu bir hastalık ya da dert değildi ki ilacı veya çaresi olsun. Çok sinirlenmişti. Bile bile kendisini lanetlemiş, hapsetmişti.
Yumruğunu sıktı ve sağ eliyle duvara sağlam bir yumruk attı. Eli incindi. Elinin incinmesi onu daha fazla sinirlendirdi. Kendisiyle kavga ediyordu. Tek suçlu kendisiydi. Onu oyuna başlatan ve davet eden arkadaşları değildi. İlk başladığı gece davete hayır diyerek kestirip atması veya o geceyle sınırlı bırakması gerektiğini biliyordu. Pişmanlık ve çaresizlik gözyaşına dönüşmüş ve yanaklarından süzülmeye başlamıştı.
Gençliğinin, çıraklığının sonuna gelmişti. Olgunluğa adım atıp ustalığını kanıtlaması ve adını duyurması gereken bir yazar, çocukça içgüdülerinin kurbanı olmuştu. İradesinin zayıf olması da bataklığa saplanmasında büyük rol oynamıştı.
Ağlıyordu, hem de hüngür hüngür… Benim bile gözlerim dolmuştu. Biz ilham perileri ağlamayız ama bu çocuk beni bile ağlatmıştı!
Ağla evlat, ağla! Saçma kararlarına ve seni dibe götüren bağımlılığına ağla!
Gözyaşlarını çıplak koluyla sildi ve koşarak banyoya gitti. Duş kabinine girdi ve suyu en soğuk derecede, en sert akacak şekilde açtı. Hafif dökülmüş saçlarını yok sayan soğuk su damlaları, kafa derisine iğne gibi batarak ona acı veriyordu.
Amacı da buydu. Bu durumun benzerlerini hatırlıyordum. Duygusal olarak kaldıramayacağı durumlarda hemen soğuk su ile acı çekme yolunu tercih ediyordu.
Bedeni soğuk su ile buruşmuş ve morarmıştı. Tüm kasları titriyordu. Normal zamanlarda şimdiye kadar duştan çıkardı; ama bu bambaşkaydı. Duştan çıkmak yerine kabinin içine oturdu. Gözlerini kapattı ve derin derin nefes almaya başladı.
Bunu ilk kez yaptığını sanmıyordum ama daha önce de yaptığını hatırlamıyordum. Çok ilginçti. Bir nevi meditasyon pozisyonuna geçmiş, zihnini arındırmaya çalışıyordu.
Bunun böyle kaç dakika sürdüğünü bilmiyorum ama uzun süre olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Ne olduysa birden gergin olan yüz ifadesi çözüldü ve dudaklarında bir gülümse belirdi. Dudaklarındaki gülümseme ve rahatlamış yüz ifadesi ile bir süre durduktan sonra, gözlerini açtı. Dimdik duruyordu ve titremiyordu. Gözlerinde kararlı bir ifade vardı. Sakince kurulandı.
Kurulanma işinden sonra saçlarını, saç kurutma makinesi ve tarak yardımıyla şekillendirip en güzel kıyafetlerini giydi. Bir yere gitmek üzere hazırlanıyordu. Ama nereye gidecekti? Benim tahminim Kenar Kitabevi üzerineydi. Bekleyip görecektim.
Saçlarını düzgün ve yüzüne yakışır şekilde şekillendirdi, kıyafetlerini giydi, defterini ve dolma kalemini çantasına yerleştirdi, pandemiden dolayı takmak zorunda olduğu maskeyi taktı ve kapıdan çıktı.
Geçen gün olduğu gibi yine telefonunu unutmuştu veya bilerek almamıştı. Bazen bilerek almadığı da oluyordu. Tam kapıdan çıkacakken geriye döndü. Sanırım bu da unuttuğunun işaretiydi. Kararlı adımlarla odasına gitti. Telefonu yatağının üzerinde, şarj oluyordu. Fakat hedefi telefon değildi. Yatağının tam karşısında bulunan masasına oturdu ve masanın yanındaki dolabın çekmecesinden bilgisayarını çıkardı.
Anlamıştım; yine başlıyorduk! Tam evden çıkacağı zaman yine bilgisayar başına geçecek ve kendini tamamen yok edecekti!
Yanılmıştım. Bu sefer böyle olmadı. Çünkü bilgisayarı masasının üzerine koydu ve aleti açmadan uzun uzun bakmaya başladı. Boş ve rahat bir ifadeyle bakıyordu ki birden kaşlarını çattı ve gözlerini kıstı. Bu onun sinirli olduğu zamanlarda takındığı bir ifadeydi.
Sinirli bakışları bilgisayarı delip geçiyordu ki birden yüzü tekrar rahatladı ve bilgisayarı aldığı gibi duvara fırlattı. Ne olduğunu anlayamamıştım. Ufak tefek odanın içine dağılmış olan bilgisayarın ana gövdesi kullanılamaz bir halde duvarın dibine düşmüştü.
Böyle bir hareketi de ilk kez yapıyordu. En sinirli olduğu anlarda yazdığı kağıdı bile buruşturup atamayan bu çocuk, yıllardır kullandığı bilgisayarını acımasızca duvara fırlatıp parçalamıştı. Yüzünde pişmanlığa dair tek bir ifade yoktu. Hatta rahatlamış bir hali vardı.
Şimdi arınmış ve rahatlamıştı. Çantasını aldı, sonunda sokağa çıktı. Peki, şimdi ne olacaktı?
Bölüm 4
Otobüse binip, saatlerce tüm şehri gezdik. Pandemiden dolayı sokaklar boştu ve hareket yoktu. Yine de İzmir’in kendine has bir çekiciliği ve enerjisi vardı. Sıradan bir ilham perisi bile burada ilham üretebilirdi. Şehrin kendisi başlı başına bir besin kaynağıydı.
Bilgisayarını parçaladıktan sonra rahatlamış olan Sinek Valesi, sakince tüm şehri izledi ve ara ara not defterine birtakım cümleler karaladı. Ayrıca otobüse binmeden önce, nedense bir kurşun kalem ve ufak boyda bir spiralli defter almıştı. Çantasındaki defterini ve dolma kalemini kullanmak yerine bunları kullanıyordu.
Birkaç saatlik şehir turunun sonunda, Basmane Garı‘nın önündeki otobüs durağında indik. Kenar Kitabevi buradan uzaktaydı. Oraya gitmeyeceğimizi fark ettim ve nereye gideceğimizden artık emin oldum.
Sinek Valesi acıkmış olmalıydı ki otobüs durağının hemen dibindeki seyyar gevrekçiden bir tane kumru satın aldı ve içindeki acı biberi çıkarıp gevrekçiye parayla beraber verdi.
Garın içine girmeden, kalabalık caddede hem kumrusunu yiyor hem de etrafa bakıyordu. Şu an yaptığı büyük bir suçtu. Kalabalık caddelerde maskesini çıkarmamalıydı. Fakat kuralları ve cezayı düşündüğünü sanmıyordum.
20 dakikalık bir yürüyüş bizi Basmane‘nin ara sokaklarına götürmüştü. Havanın güzel olmasından dolayı sokak kalabalıktı. Kaldırımda oturan ve sohbet ederek sigara keyfi yapan esnaf, eski ve yıkılmaya yüz tutmuş otellere girmeye çalışan evsizler, yalın ayak etrafta gezinen çocuklar, ters ters bakan ve en ufak bir hamlede üstünüze saldırabilecek adamlar, etrafı kolaçan eden kağıt toplayıcıları, gece öncesi mekanının önünü süpüren pavyon çalışanları…
Sinek Valesi’nin yazmayı çok sevdiği, İzmir’in görünmeyen yüzünü oluşturan insanlar buradaydı. Basmane’ye pandemi gelmemiş olmalıydı. Çünkü insanların hiçbirinde maske yoktu ve sosyal mesafe kuralına uyulmuyordu. Fakirliğin ve açlığın hüküm sürdüğü bu topraklarda kafaya takılacak en son şey pandemi olabilirdi.
Sinek Valesi, yıllar önce sürekli gidip insanları gözlemlediği ve notlar aldığı kahvehanelerden birine oturdu. Salgın hastalığın önlemleri doğrultusunda kahvehanenin sadece açık havada olan masaları kullanılıyordu. Sinek Valesi de öyle yaptı ve hem bu kahvehanede oturanları hem de diğer kahvehanede oturanları izleyebileceği bir yere oturdu.
Oturan fazla insan yoktu. İki adam, ellerindeki kartları masaya çarparak kahkahalar ile pişti oynuyordu. Üstü başı hırpani ve saçı sakalı birbirine karışmış olan başka bir adam da masalar yerine kaldırıma oturmuş, iki eliyle birden kavradığı ince belli çay bardağından ara yudumlar alıp uzaklara bakıyordu. Son olarak da gür ve beyaz bıyıkları olan yaşlı bir adam, tüm gazeteyi masaya sermiş, sağ elinin işaret parmağıyla takip ederek yazıları okuyor, sol eliyle de tesbih çekiyordu.
Sinek Valesi, gördüğü her detayı olduğu gibi defterine not alıyordu. Bu adamların hiçbiri ona verdiğim ilhamlarla alakalı karakterler değildi. Ben de yeni ilham vermediğime göre; tek amacı, yazarlık kabiliyetlerini geri kazanmak için eski yöntemlerini kullanmaktı.
Adamların günlerdir şampuan görmemiş saç tellerini, konuşurken görünen çürük ya da eksik dişlerini, ayakkabılarının modellerini, suratlarına konmaya çalışan sinekleri kovarken yaptıkları el hareketlerini, zaman zaman uzağa, zaman zaman yakına bakan gözlerinin hareketlerini… En ufak detayı bile kaçırmıyordu.
Tüm bunlardan habersiz olan adamlar keyif yaparken, Sinek Valesi onlar hakkında sayfalarca not almıştı. Kurşun kalem, işaret parmağının üstteki boğumunu kıpkırmızı yapıp ona acı verse de devam ediyordu. Kendisine çay sipariş etmişti ama tek bir yudum bile almamıştı. Çay bardağının tam temizlenip temizlenmediğinden duyduğu güvensizlikten mi, yoksa odaklanmasından dolayı içmeye fırsatı olmayışından mı, bunu hiçbir zaman anlamadım. Geçmişte de hiç sevmediği siyah demleme çaydan sipariş eder ve tek bir yudum almadan öylece bırakırdı. Hatta çok uzun oturduğu zamanlarda, kahvecinin dikkatini ve hiddetini üzerine çekmeyi istemediğinden soğumuş çayı yere döküp, yine içmeyeceği ikinci bir çay da sipariş ettiği olurdu.
Bu sefer ise ikinci çaya gerek kalmadan işini bitirdi ve hesabı ödeyerek masadan kalktı. Belki de bu kararında havanın kararmaya başlamasının ve bu saatlerde buraların çok tehlikeli olmasının da etkisi vardı.
Basmane’den evine giden otobüsler mevcutken, nedense durağa gitmek yerine kordona doğru yürümeyi tercih etti.
Kesinlikle evine geri dönmüyordu. Yarım saat yavaş yavaş ve İzmir havasını içine çekerek Kemeraltı çarşısında tur attı. Pandemi sebebiyle iş yapmadan dükkanını kapatmak zorunda kalan esnafın sinirli yüz ifadesini defterine notlar alarak gözlemledi.
Kızlarağası Hanı‘nda daha ekmek teknesini kapatmamış olan küçük bir mekanda, minik hasırdan yapılmış bir sandalyeye oturarak kumda pişirilen Osmanlı usulü Türk kahvesi sipariş etti.
Genellikle Türk kahvesi veya çay yerine, daha sert olan Americano‘yu tercih ettiği için geleneklerinden kopmuş olduğu söylenerek eleştirilse de insanların bilmediği ama benim yakından bildiğim bir tutkusu vardı: O da özel olarak hazırlanmış ve servis edilmiş Türk kahvesini çok sevdiğiydi. Evet, Türk kahvesini genellikle tercih etmediği doğruydu. Fakat bunun nedeni ne geleneklerinden kopması ne de yabancıların tercihlerini seviyor olmasıydı. Sadece özel tatların zevkini, özel anlarda çıkarmayı severdi.
Sinek Valesi’nin kahve tutkusu sıradan bir kafein bağımlılığından çok ötedeydi. Beni de besleyen bir kaynaktı. O kahve içtiğinde ben de kendimi daha canlı ve üretken hissediyordum. Ayrıca Sinek Valesi, kahveyi sadece içmek için tercih etmezdi. Özellikle kahveden aldığı ilk yudumun dilinde bıraktığı acı tadı ve boğazından süzülen sıcaklığını defterine büyük harflerle not etti.
Kahvesini keyifle içti ve kafeinin kalbini hızlandırmasını beklemeden tekrar yola koyuldu.
Karmaşık bir labirente benzeyen çarşının içinde yolunu hiç tereddüt etmeden buldu ve kararlı adımlarla Saat Kulesi‘nin olduğu Konak Meydanı‘na çıktı. Hava iyice kararmıştı. Güvercinlerin arasında hızla koşuşturan çocuklar yerlerini kuytu köşelerde cilveleşen sevgililere bırakmıştı.
Sinek Valesi bunların pek umursamazdı; yine öyle yaptı. Gül satmak veya falına bakmak isteyen kadınlara pas vermeden hızla yürüyerek Konak Vapur İskelesi‘ne ulaştı. Neredeyse hiç beklemeden ilk gelen vapura bindi. Bu vapur Bostanlı‘ya gidiyordu.
Son model vapurlar ile yirmi dakikada Bostanlı’ya varmıştı. Bu süre zarfında da defterini hiç çıkarmadı ve sadece uzaklara, karanlık şehrin ışıklarına bakmıştı.
Geleneksel ve tarihi dokusuyla ünlü olan Konak’tan, modern ve batılı tarzıyla ünlü olan Bostanlı’ya gelmişti. Aralarında sadece yirmi dakikalık bir vapur yolculuğu mesafesi olmasına rağmen, İzmir’in iki farklı kişiliğine ve düşünce yapısına sahip yerleriydi. Belki de İzmir’in en sevdiği özelliği de buydu. Aldığı notlarda birçok kez bunu okumuştum
Sinek Valesi’nin sevdiğim bir özelliği de kalıplara bağlı kalmamasıydı. O asla tam anlamıyla batılı ya da geleneksel biri olmamıştı. İnsandan insana davranışlarını ayarlayan ve nabza göre şerbet veren biri de değildi. O sadece canı ne isterse onu yapardı. Büyük kafe zincirlerinde oturmayı da severdi, geleneksel çay bahçesinde de… Kebap yemeyi de severdi, hamburger yemeyi de… Orhan Kemal veya Jack London arasında tercih yapmazdı. İkisi de onu etkilerdi.
Onunla beraber kısa zamanda yükselmemizin sebeplerinin başında da bu geliyordu. Beni farklı farklı kaynaklardan besleyerek kendine has bir yemek menüsü servis ediyordu.
Az önce tarihi Kızlarağası Hanı’nda kumda pişen Türk kahvesi içen çocuk, şimdi Bostanlı’da yeni açılmış Fransızca bir isme sahip kafeye oturup “café au lait” sipariş etti. Fazla kafeinin kalbinde çarpıntıya yol açabileceğine hiçbir zaman kafaya takmazdı. Yine öyle oldu. Zarif bir fincanda gelen sütlü kahvesini büyük bir keyifle yudumlayarak, kahve hakkında notlar almaya başladı.
Etrafında son moda kıyafetler giymiş, güzel kokulu kadınlar olsa da hiçbirine dönüp bakmadı. Benim tanıdığım Sinek Valesi şimdiye kadar kadın kahkahalarını masasına getirmiş olurdu. Demek ki yazamaması ve aylarca yabani bir hayat sürmesi onun tüm yeteneklerine zarar vermişti. Açık konuşmak gerekirse böylesi benim işime geliyordu. Hayatına ne zaman bir kadın girse, hem kitaplara hem de yazarlığa olan odağını kaybediyordu. Kadınlar onun zihnini köreltiyordu. Belki de en iyisi örnek aldığı Da Vinci’ye benzer bir hayat sürmesi ve yalnız ölmesiydi. Fakat söz konusu Sinek Valesi’ydi. O asla rahat durmazdı. Benim gözlemlerimi yanlış çıkarırcasına bir kadınla bakışmaya başladı.
Günahını almıştım, yanlış çıkarmamıştı. Çünkü tam bakışmanın en keskin virajında, yani hamle yapması gereken yerde hesabı ödeyip kalkmıştı. Yazamamak ona gerçekten zarar vermişti.
Bostanlı’da fazla kalmayarak kafeden hemen sonra otobüs durağına gitmiş ve onu evine götürecek olan otobüse binmişti.
Bu kadar şehir turu sanırım yeterliydi. Yüzünde de hafiften bir sırıtış vardı. Bunun anlamı şuydu:
Sinek Valesi geri dönmüştü!
Bölüm 5
Yazamıyordu! Bir türlü yazmayı beceremiyordu! İzmir sokaklarında gezip notlar almasının üzerinden üç gün geçmişti. Fakat tek sözcük bile yazamamıştı. Bir cümle, sadece bir giriş cümlesi yazabilseydi, eminim ki gerisi gelecekti ama ne kadar ıkınırsa ıkınsın o da çıkmıyordu.
Belki de suç bendeydi. Ona aynı anda üç ilham vermiştim. Şimdi ise bütün gün sırasıyla üçüne de başlamayı ve yazmayı deniyordu. Ne yazık ki üçü için de tek bir cümle dahi yazamamıştı. Kendi çapımda onu yazarlığa döndürmek amacıyla kafasının karışmasına sebep olmuştum.
Biz ilham perileri, bağlı olduğumuz kişileri dünyanın en zeki ve yetenekli insanları olarak görürüz. Çünkü onlara ne kadar çok ilham verirsek, onların, bunların hepsini hayata geçireceğinden ve bizleri o kadar çok besleyeceğinden eminizdir. İşte yanıldığımız nokta da bu! Sıradan bir ilham perisi olduğumu ve onun da sıradan bir insan olduğunu kabul etmeliydim. Her insan özeldir ama bu özel olma durumu yüksek zeka veya inanılmaz yeteneklerle kuşatılmasından değil, sadece insan olmasından kaynaklıdır. Ben ise aynı anda ona üç ilham verip, onu üçe bölmüştüm. Şimdi ise bölünmüş parçaları toplayıp bir tanesine bile odaklanamıyordu.
Oysaki Bostanlı’dan dönerken yüzünde zafer gülümsemesi vardı. Veya ben öyle sanmıştım. Onunla beraber uzun zaman geçirmiş olsam da bazen onun aklından geçenleri tahmin edemiyorum. Kimi zaman bambaşka biri oluyordu.
Şehri gezdik, kitaplar okuduk, Bebek Vale ile tekrar tekrar konuştuk, insanları gözlemleyip notlar aldık, edebiyata gönül vermiş insanlarla sohbet ettik… Olmuyordu. Ah, Sinek Valesi! Sorunun neydi?
Yazma denemelerinin üçüncü akşamında Sinek Valesi dayanamadı ve öfke nöbeti geçirdi. Tüm defterlerini ve dolma kalemlerini yere fırlattı. Deriyle kaplanmış özel yapım defterler anında parçalandı ve karalamalarla dolu sayfalar her tarafı kapladı. Dolma kalemlerin de bazılarının uçları kırılmıştı. Bazıları ise ikiye ayrılmış ve odaya yayılan kağıtların üstünü mürekkep lekesiyle doldurmuştu.
Sinek Valesi, odasının ortasında dizlerinin üzerine çöktü ve elleriyle suratını kapattı. Ağlamıyordu, aksine gülüyordu. Kahkahalar atıyordu. Ailesi Londra’da olduğu için yalnızdı ve onun bu halini kimse görmüyordu. Zaten görselerdi, hemen ambulansı arayarak onu akıl hastanesine kapatırlardı. Gerçekten de kafayı yemişti.
Durmadan kahkaha atıyor ve kendine küfürler ediyordu. Saçını başını yoluyor ve yerleri yumrukluyordu.
Söylememesi gereken yasak cümleleri de söylemişti. Yazarlığın pişmanlık olduğunu, asla bir yazar olamayacağını söyleyen insanların haklı olduğunu, bunca yılını heba ettiğini, bir geri zekalı olduğunu, eşeklerin bile bu kadar kitap okuduktan sonra bir kitap yazabileceğini ama kendisinin beceremediğini, kitap okumak yerine ezber yapsaydı şimdiye kadar memur olup hayatını kurtarmış olacağını… Daha neler neler.
Ömrü boyunca pozitif düşünen ve asla yılmayan bir insanın şu an geldiği nokta ve kendi kendine haykırdığı cümleler dehşet vericiydi. Benim de elimden gelen bir şey yoktu. Hali hazırda 3 ilham vermiştim. Bir tane daha verirsem kafası iyice karışırdı. En iyisi kendi haline bırakmaktı.
Saatlerce kendini yırttı, parçaladı ve sonunda yorgun düşerek yerde, kağıtların üstünde uyuyakaldı.
O uyurken ben de asla yapmadığım bir şeyi yaptım ve sadece boş boş karanlığa baktım. Sabaha kadar düşünmek veya hayal kurmak gerçekleri değiştiremezdi. Onu yazarlığa ve kitaplara döndürmüştüm döndürmesine ama sorun onun dönmesi değildi. Sorun, yazarlığın ona dönmesiydi. Sanırım yazarlık çoktan onu terk etmişti.
Bölüm 6 – Final
Bilgisayarını parçalayan Sinek Valesi çareyi internet kafelerde bulmuştu. Sabah erkenden açılan bir internet kafeye gidiyor ve akşam mekanın kapanma saatine kadar durmadan oyun oynuyordu. Artık sadece tek bir oyuna da bağlı kalmıyor, her çeşit oyunu deniyor ve oynuyordu.
Yemek yemeyi ve su içmeyi bırakmıştı. Sadece gün içinde on fincana yakın, ucuz kahve tüketiyordu. Uykuları da berbattı. Hatta bunlara uyku bile denilemezdi. Yorgun düşmüş bir bedenle eve geliyor ve sadece karanlıkta yere, kağıtları toplamamıştı, kağıtların üzerine uzanıp gözlerini kapatıyor ve sabahın olmasını bekliyordu.
Sinek Valesi’nden umudumu kesmiştim. İkimizin de bir geleceği kalmamıştı. Onu kurtarmak ne benim tarafımdan ne de başkası tarafından imkansızdı. Çünkü sorun onda değildi. O durmadan yazmak istiyor ve içindeki ateşle yanıp kavruluyordu. Fakat olmuyordu. Yazmanın sadece ilham, bilgi ve motivasyon ile ilgili olmadığını anlamıştım. Sizin yazmayı istediğiniz kadar, yazmanın da sizi istemesi gerekiyordu. Demek ki aylarca oyun başında kaybettiği zamanlarda ona kızan sadece ben değildim. Yazarlık da ona kızmıştı ve benden daha acımasızca davranıp onu direkt terk etmişti.
Hikayem sona eriyordu ve onu değiştirecek hiçbir hamlem yoktu. Hikayenin geri kalanı belliydi: Yazamayan bir yazar ve yok olmayı bekleyen sıradan bir ilham perisi…
Sinek Valesi, geçmişte yazdığı tüm hikayelerin son sahnelerine çok önem verirdi. Hatta bazı hikayelerini, sadece son sahneleri için kaleme alırdı. Ben de ona uygun ilhamlar vermeye çalışırdım. Onu yazar yapan da bu değil miydi? Okuyucuda, Chuck Palahniuk tarzında şaşkınlıklar yaratmayı çok seviyordu.
Hikayelerinin başıyla sonu asla aynı çizgide olmazdı. Şimdi de bunu ben yaratmak istiyorum. Çünkü hikaye, yazamayan bir yazar ve yok olmayı bekleyen sıradan bir ilham perisi ile sona ermiyor. Yanlış duymadın! Bu da Sinek Valesi’nin yazdığı hikayeler gibi mucizevi, şaşırtan bir sonla biten bir hikaye. Sinek Valesi’ne şimdiye kadar ilham veren ben olduğuma göre böyle bir son yazmak benim de hakkım.
Tüm geleceğin boşluğa dönüştüğü bir esnada, insanların nefret ettiği fakat dünyanın temel taşı olan bir gerçek yardımımıza koştu: Para!
Paranın her kapıyı açtığı doğrudur. Bu ilham perileri için de geçerlidir. Çünkü paranız varsa; yeni ülkeleri görebilir, en değerli ve farklı kitapları okuyabilir, resim galerilerini gezebilir, konserlere gidebilir, yeni diller öğrenebilir ve en pahalı bilimsel ekipmanları kullanabilirsiniz. Paranız yoksa da yaratıcılığınızı arttırabilir ve maddiyat ile sahip olunamayacak değerlere, kaliteli arkadaşlara ve sahip olunan tüm deneyimlere, daha fazla önem verebilirsiniz. Her ikisi de bizlere kaynak sağlar.
Hikayemizin bu bölümde paranın besin kaynağını satın alması veya önemli kılması değil, tam tersine para yüzünden besin kaynaklarının satılması, olayı bambaşka bir noktaya getirdi.
Seni şaşırtacağımı söylemiştim.
Sinek Valesi, her gün gittiği için internet kafeye o kadar fazla para harcadı ki cebinde tek kuruş parası kalmadı. Normal insanlar gibi bir işte çalışmadığı için de parası çabuk tükenmeye meyilliydi.
İnternet kafede zamanını harcamak istiyorsa acilen para bulmalıydı. En değerli varlıkları dolma kalemleriydi. Fakat neredeyse hepsine hasar vermişti. Hiçbirini satamazdı.
Yoksunluk krizine giren bir bağımlının yaptığı gibi odasının her köşesine aç gözlerle baktı. En mantıklısı kitaplarını satmaktı. Çok fazla kitabı vardı ve bir kere okuduğu bir kitabı bir daha okumayı sevmezdi. Yani okuduğu kitaplar sadece fazlalık süs eşyasıydı.
Koşarak sokağın başındaki bakkala gitti. Dükkandaki kullanılmayan boş kolileri toplayıp eve döndü. Elleri titreyerek tüm kitaplarını kolilere yerleştirmeye başladı. Kitapları o kadar çoktu ki bu işlem saatler sürdü.
Rafta uzanamayacağı bir köşede tek bir kitap kalmıştı. Aklında ise sadece, kitapları Kenar Kitabevi’ne nasıl götüreceği sorusu vardı. Kitapları satmaktan ve gelecek parayı internet kafeye harcamaktan yana hiçbir kararsızlığı ve pişmanlığı yoktu. Yazarlığını, kitaplarını, hayallerini tamamen kafasından silmişti.
Birkaç küfür mırıldanarak, mutfaktan bir sandalye getirdi ve sandalyenin üstüne çıkarak, uzanamadığı kitabı eline aldı. Kitabı tam kutuya koyacakken kitabın kapağında yazan isme ve yazarına bakınca heyecandan dengesini kaybederek yere kapaklandı. Kitap tam suratının ortasına, açık bir şekilde düşmüştü. Düştüğünü görmeyen birisi, onun yatarak kitap okurken uyuyakaldığını ve kitapla suratını örttüğünü sanabilirdi.
Kitabın hangisi olduğunu görmemiştim. Fakat kesinlikle ne olduğunu biliyordum. Hatta bu hikayeyi dikkatli okuduysan sen de ne olduğunu anlamışsındır.
Hem sen hem de ben yanılmadık. Bu kitap, Jack London‘ın Martin Eden kitabının eski bir basımıydı.
Sinek Valesi’ne, seneler önce Kenar Kitabevi’nin sahibi tarafından hediye edilen ve kitapları sevmesini sağlayan şaheser!
Sinek Valesi, düştüğü için ağrıyan beline aldırmadan yattığı yerden oturur pozisyona geçti ve kitap dolu kolilerden birine yaslanarak Martin Eden isimli kitabı okumaya başladı. O, önceden okuduğu bir kitabı tekrar okumazdı ama bu sadece çok özel olmayanları kapsayan bir kuraldı.
Kitabı, nefes bile almadan saatlerce okuyup bitirdi ve tekrar yerine koydu. Hiç tepki vermeden, boş bakan gözlerle yerden kırık bir dolma kalemi aldı. Masasına kuruldu ve çekmecesinden, seneler önce Bulgaristan’dan satın aldığı kalitesiz kağıttan üretilmiş bir harita metot defteri çıkararak yazmaya başladı.

“Dijital Çağ Yazarı” hikayesine başlamıştı. Yüzünde mutluluk, gözlerinde ateş vardı. Evet, o gerçekten geri dönmüştü. Artık bundan emindim. Bundan sonra onu hiçbir saçmalık bu yoldan çeviremezdi.
Sıradan bir ilham perisi olan ben de, edebiyat ilhamı veren bir peri olarak görevimi sonsuza kadar geri almıştım.
Beni okuduğun için teşekkür ederim. Umarım senin ilham perin, benim sağladığım bu besin kaynağını sever ve sana da kaliteli ilhamlar sunar. Ona selam söyle, kendine iyi bak. Hoşça kal.
Son
