Kitaplar Üzerine

kitaplar üzerine
Mart/2021 – Kenar Kitabevi Sahaf (Alsancak, İzmir)

“Hayattaki en önemli başarım nedir?” Bu soruyu kimi zaman kendime sorarım. Geçmişime baktığım zaman, hem kendimi hem de çevremdekileri gururlandıracak birçok başarıya imza attım. Fakat öyle bir başarım var ki, tüm bunları gölgede bırakıp, sonuçları ömür boyu bana fayda sağlayabilir. Bu başarım, başlıktan da tahmin edeceğiniz üzerine, kitap okuma alışkanlığım! Bu yazımda da kitaplar üzerine görüşlerimi ve kitap okumak alışkanlığını nasıl kazandığımı yazmak istiyorum. Bu yazıya bir deneme veya bir rehber gözüyle bakabilirsiniz; tercih sizin. Ben yazıyı herhangi bir sınıfa sokmadan, içimden ve zihnimden geldiği gibi yazacağım.

Kitaplar hayatıma nasıl girdi?

kitaplar üzerine

Kitaplar üzerine tavsiyeler vermeden ve görüşlerimi yazmadan önce, sizlere kısaca kitap öz geçmişimi anlatmak isterim. Yazının ileri bölümlerinde, kitap okuma alışkanlığını nasıl kazanmanız için açıklamalarda bulunacağım ama öncesinde bu bölüm ile size ilham verebilir ve belki de benim hikayemde kendinizi bulabilirsiniz.

İlkokulda tüm derslerim “Peki (5)” olmasına rağmen, öğretmenlerim ısrarla aileme kitap okumadığım ve kitaplardan nefret ettiğim konusunda şikayetlerde bulunurdu. Bütün suç benimdi. Ben çok tembeldim ve oturup iki sayfa kitap okumak zor geliyordu.

O zamanlar bu durum beni çok üzer ve kitaplardan daha da soğumama neden olurdu. Kitaplar yüzünden ailemden ve öğretmenlerimden azar işitirdim. Kimi zaman bilgisayarıma el koyulur ve sokağa çıkıp oynamama izin verilmezdi.

Şimdi ise geçmişe dönüp baktığımda, bana ne kadar büyük bir haksızlık yapıldığının farkına varıyorum. Kitap okumamam ve kitaplardan nefret etmem benim suçum olamaz. Bu kesinlikle eğitim sisteminin ve öğretmenlerimin suçudur.

Bu suçlamayı, kendimi aklamak ve başarısızlığımı başkalarına yüklemek için yapmıyorum. Ayrıca tüm öğretmenlerin aynı olmadığının da farkındayım. Zaten yazdıklarımı okuyan bir öğretmenseniz, beni daha iyi anlayacaksınız. Belki de siz farklısınız ve benim yaşadıklarımın tam tersini yaparak kitap sever öğrenciler yetiştiriyorsunuz. Fakat bu yaşadıklarımın gerçekliğini ve halen daha bunu yaşayan öğrencilerin olduğu gerçeğini değiştirmez. Öğretmenlerimi suçluyorum ve bu konuda kendimce sebeplerim var. Onları tek tek sizlere açıklamak isterim:

  1. Kitap okumak dünyanın en zevkli etkinliklerinden biridir. Fakat siz kitap okuma alışkanlığına sahip olmayan ve kitapları tanımayan küçük bir öğrenciye sürekli bunu zorla yaptırırsanız ve bunu diğer sıkıcı ödevlerle bir tutarsanız, tabii ki öğrenciyi soğutursunuz. “Evet çocuklar! Yarına kadar hepiniz şu kitaptan 100 sayfa okuyacak ve özet çıkartacaksınız! Yapmazsanız sizi sınıfın önüne çıkartıp azarlarım ve ailenize çok tembel olduğunuzu söylerim!” Umarım bu sözleri tanımış ve duymuş biri değilsinizdir. 
  2. İlkokula gidiyorsunuz. Akıcı okumaya yeni başlamışsınız. Sözcükleri, cümleleri, anlamları, duyguları, hayatı yeni yeni tanıyorsunuz. Cin Ali Serisi‘ni okumayı yeni bitirmişsiniz ve bir gün derste hocanız tahtaya kocaman harflerle, “600 sayfalık olan ve 150 sene önceki Rusya’nın sosyolojik sorunlarını, psikolojik gelgitler yaşayan bir adamın hayatı üzerinden anlatan bir kitabın adını” yazıyor. Sizlere de bu kitabı 2 hafta içinde okumak zorunda olduğunuzu ve kitabı sınavda soracağını söylüyor. Büyük bir heves ve korkuyla kitabı satın alıyorsunuz ama daha ilk sayfasından itibaren, anlamını bildiğiniz ama bir türlü neden orada kullanıldığı anlamadığınız sözcükler yığını ile karşılaşıyorsunuz. Alın size bir soğuma sebebi daha…
  3. Akıcı okuma konusunda sorunu kalmamış bir ortaokul öğrencisisiniz. Kitapları tanıma aşamasında, fazla edebi olmasa da hoşunuza giden bir gençlik serisine (daha çok genç arkadaşlar için yazılan bilim-kurgu, fantastik, polisiye tarzı keyifli kitaplar) başladınız. O da ne? Öğretmeniniz, okuduğunuz kitabı gördü ve bunları okumayıp “tuğla gibi kalın olan klasikleri” okumanız gerektiği konusunda sizi uyardı. Üstüne de veli toplantısında tüm ailelere bu konuda uyarılarda bulundu. Bu sebeple, aileniz de bu kitaplar yerine size anlamadığınız ama okumak zorunda olduğunuz kitapları satın almaya başladı. Sayfalarca okuyup sıkılmadığınız kitaplar yerine, daha ilk sayfasında uykunuzu getiren kalın kitapları önünüze koydu. Tam alışkanlık kazanacağınız dönemde büyük bir soğuma yaşadınız.

Yaklaşık 15-16 sene önce ortaokuldan mezun olduğum için şu anda kitaplar üzerine nasıl bir sistem geliştirildiğini ve öğretmenlerin nasıl bir anlayış içinde olduğunu tam olarak kestiremiyorum. Ben sadece geçmişte ne yaşadığımı anlatmak istedim. Benimle aynı sınıfta olan ve o yaşlarda sağlam kitap okuyan arkadaşlar da vardı. Sorun bende de olabilir. Biraz tembel olduğumu ve laf dinlemeyi sevmediğimi itiraf edebilirim. Neyse, konumuz bu değil. Size sadece lise yıllarına kadar neredeyse tek bir kitap bile okumadığımı açıkça belirtiyorum.

Lise yıllarına kadar tek bir kitap bile okumadım ve sonra ne değişti de birden bire bu alışkanlığı kazandım? Şüphesiz ki bu alışkanlık doğuştan gelen bir içgüdü değil veya bir gece rüyanıza giren ak sakallı dede tarafından size bahşedilmiyor. Tamamen kendinizi tanıma ve zevklerinizin şekillenmesiyle alakalı.

Lise yıllarında, ders çalışmayı sevmeyen ve kimseye boyun eğmeyen hallerim yine devam ediyordu. (Halen daha devam eder; bu yazıyı kaleme almadan önce çoğu arkadaşım, “Senden düşünce yazarı olmaz, kurgusal hikayelere devam et” dedi.) Fakat bir farkla…

Kendimi bulmak amacıyla çevremdekileri daha keskin gözlerle izlemeye başlamıştım. Çünkü kendimi bulmak istiyorsam, etrafımda bulunan bir veya birkaç kişinin bana ilham vermesi gerekiyordu. Doğanın kanunu bu değil mi? Yavrular, kendi yollarını bulmadan önce etraflarındakini izler ve hayatta kalmayı onlardan öğrenir. Bu sebeple çevre çok önemlidir. Bu konuya yazının ileriki bölümlerinde değineceğim ama insanlar için çevrenin ne kadar önemli olduğunu daha kapsamlı öğrenmek isterseniz, Malcolm Gladwell’in Outliers (Çizginin Dışındakiler) kitabını okuyabilirsiniz.

Şanslıydım ki eğitimli bir aileden geliyordum. Hem annem hem de babam işlerinde başarılı ve çalışkan insanlardı. Fakat sizden 6 yaş büyük ve kendi tarzı olan bir kardeşiniz varsa, onu örnek almak her zaman daha cazip geliyor. Ben de abimi örnek aldım. Ben lisedeyken o üniversiteye gidiyordu. Aykırı bir tarza sahipti. Uzun saçlı, sürekli önünde müzik gruplarının baskısı olan siyah tişörtler giyen, metal müzik dinleyen ve fantastik kitaplar okuyan bir tipti.

Kitaplarla da gerçek anlamda tanışmam onun fantastik kitap sevdası sayesinde oldu. Lise 1’deyken ilk kez, kalın ve ufak yazılarla yazılmış bir tuğlanın kapağını açtım (Salvatore – İblis Serisi’nin ilk kitabı) ve fantastik edebiyat kapısından hayatımın geri kalanını yaşayacağım olan dünyaya giriş yaptım.

Kitap okuma alışkanlığı olmayan ve daha önce hiç kitap okumamış bir ergen için yaklaşık 700 sayfalık bir kitabı okuyup bitirmek kolay olmadı. Hiç unutmam ki bu tamı tamına 34 günümü almıştı. Fakat kaç günde, kaç sayfa okuduğumun pek de önemi yoktu. Önemli olan hayatımda ilk kez ciddi bir kitabı bitirmiş olmamdı. Ayrıca her gün 20-30 sayfa kitap okumak da alışkanlık haline gelmişti.

Bitirdiğim ilk kitaptan sonra “büyük başarımı” zirvede bırakmadım. Fantastik edebiyat serileri ile yoluma devam ettim. Unutulmuş Diyarlar ve Ejderha Mızrağı Serileri olmak üzere bir çok serinin kitaplarını okudum. Ne yazık ki günümüzde bu serilerin kitapları halen daha devam etse de değişen kafa yapım ve kaybolan çocuksu heyecanlarımdan dolayı fantastik edebiyat çok fazla ilgimi çekmiyor. Yine de o günleri ve heyecanla okuduğum kitapları özlüyorum.

Kitap okuma sevgim, o yıllarda fantastik edebiyat kitapları ile dolu dizgin ilerlerken, başta bilim kurgu olmak üzere başka türler de ilgimi çekmeye başlamıştı. Çünkü okuduğunuz kitap fantastik olsa da içinde mutlaka farklı türleri de barındırır. Mesela bir elf gider bir cüceye aşık olur veya karanlık bir sokağın köşesinde bir ork vahşice öldürülür ve onun katili bir insan tarafından aranır. Siz de bir anda farklı türleri de tanımaya başlarsınız ve bu türleri merak edersiniz.

Ben de farklı türlere de yavaştan ilgi duymaya başlamıştım ama hangi kitapları okumam veya hangi kitaplardan başlamam gerektiğini bilmiyordum.

Şans bir kez daha yüzüme güldü; halen daha hayatımın çok önemli bir parçası olan bir yeri ve bana doğru rehberliği yapacak insanları buldum. Bir kitabı ararken Alsancak‘taki sahafları dolaştım. İçlerinden birisi, sıcak karşılama ve büyülü bir ortam ile beni kendine hayran bıraktı. Burası Kenar Kitabevi‘ydi.

kitaplar üzerine
Kenar Kitabevi – Instagram adresine buradan göz atabilirsiniz.

Başta dükkanın sahibi Çağlar Abi olmak üzere, burada kitaplara aşık ve algısı geniş insanlarla tanıştım, tanışmaya devam ediyorum. Hayatınızda size yol gösteren insanlar olduğu zaman, cidden yolunuzu bulmanız çok kolay oluyor.

Kenar Kitabevi sayesinde her türden kitabı tanıma ve okuma şansını elde ettim. İlk başlarda fantastik edebiyattan çok kopmadan, diğer türlerin en akıcı ve keyifli olanlarını okumaya başladım. Her kitap bana ayrı bir keyif yaşattı ve kapağını açtığım her kitapta merak duygusunu iliklerime kadar hissettim. Bir kitabı okurken zihninde canlandırmak, kahramanların yerine geçmek, bazen olacakları önceden tahmin etmek veya edememek, kitabın son sayfasına gelindiği zaman “Keşke bitmeseydi” duygusunu yaşamak… Tüm bunlar, hayatın bize sunduğu zevklerin en güzelleri…

Şu anda 28 yaşındayım ve 14 yılda yüzlerce kitap okudum. Okumaya da devam ediyorum. Kitapsız geçen bir günü neredeyse hatırlamıyorum. Kitap okumak artık bir alışkanlıktan çok, nefes almak gibi hayati bir fonksiyon haline geldi. Nereye gidersem gideyim yanımda bir kitap, bazen de e-okuyucu taşıyorum. Otobüste, tramvayda, uçakta, bir yerde sıra beklerken, uyumadan önce, her boşluğumda okumaya çalışıyorum.

Ne yazık ki yazılmış çok fazla kitap var ve her dakika yeni bir kitap daha yazılıp tamamlanıyor. Hayatımın her gününde, her saat okusam bile dünyadaki tüm kitapları bitiremeyeceğim. Bunun farkında olmak ve acaba ne kaçıyorum ya da kaçıracağım sorularını sormak bana acı veriyor. Yine de hayatımın sonuna kadar elimden gelenin en iyisini yaparak ne bulursam okuyacağım.

Sizlere kısaca kitaplarla nasıl tanıştığımı anlattım. Böylece ilham bulabilirsiniz. Ayrıca bu bölümü okuduktan sonra, “Kitap alışkanlığı nasıl kazanılır?” sorusuna cevap aradığım bölümün daha mantıklı ve güvenilir olduğunu fark edeceksiniz.

Hikayemi dinlediğinize göre şimdi sırada düşüncelerim var. Okumaya devam edin.

 

Kitap alışkanlığı nasıl kazanılır?

kitaplar üzerine

Kitaplar Üzerine yazısının ilk bölümünde, size kitaplarla nasıl tanıştığımı anlattım. Amacım, okumanın doğuştan kazanılan bir yetenek veya tanrısal bir hediye olmadığını, tamamen zamanla kazanılan bir alışkanlık olduğunu göstermekti.

Kitap okuma alışkanlığı gerçekten nasıl kazanılır? Bu sorunun birden çok cevabı var. Bu sebeple bu cevapları tek tek yazıp, hepsini ayrı ayrı açıklayacağım. Ama buna başlamadan önce ufak bir açıklama yapmak istiyorum:

“Sürekli okuyan ve kitaplarla bir arada yaşayan biri olmak istiyorsanız; 3-4 farklı üniversiteyi dereceyle bitirmenize, 5-6 farklı dili akıcı ve aksanlı konuşmanıza, binlerce kitaplık bir kütüphaneye sahip olmanıza ve ıssız bir kulenin tepesinde yalnız yaşamanıza gerek yok. Ayrıca kitap okumanız için; devasa ceviz bir masaya, bol köpüklü ve çok estetik bir bardakta servis edilen kahveye, deri kaplı çok rahat bir koltuğa, Moleskine defter ile  Montblanc kalem kullanarak not almaya ve her sayfa başında yüksek beğeni alabilme potansiyeline sahip fotoğraflar çekmenize ihtiyacınız yok. Bunlar sadece sosyal medyanın uydurmalarıdır. Gerçekten alışkanlık kazanmak istiyorsanız; aşağıda yazacağım maddelerden birini, birkaçını veya hepsini uygulayın, gerisi gelir.”

Önemli açıklamamı da yaptığıma göre artık gerçek kitap okuyucularına ufak tefek tüyolar verme zamanım geldi.

1) Kitap okumak için herhangi bir sıfata, niteliğe veya statüye sahip olmanıza gerek yok. 

Kitap okumak; her yaştan, her meslekten, her statüden ve aklınıza gelebilecek her nitelikten insanın sahip olabileceği muazzam bir alışkanlıktır. Kaç yaşında olduğunuz, hangi mesleği yaptığınız, nerede yaşadığınız, eğitim düzeyinizin ne olduğu ve nasıl bir aileye sahip olduğunuz önemsizdir. Önemli olan bir kitabı okumayı gerçekten istemeniz ve bu alışkanlığa sahip olabilmek için çabalamanızdır.

Kitap okumaya başlama yaşı yoktur. Edebiyat sevgisi diploma tanımaz. Cümleleri zihninizde canlandırmak için herhangi bir başarı elde etmeniz gerekmez; bu sevgi ve alışkanlık tüm bunlardan daha üstündür.

2) Kitap tavsiyelerini ve eleştirilerini dikkate almadan, kendi kitabınızı kendiniz bulun. 

Toplum olarak kendi beğenilerimize ve eleştirilerimize herkesin uymasını isteriz. Tüm deneyimlerimizi tabulaştırırız; insanların onları yıkmasına izin vermeden, sadece onları güçlendirmesi ve fikrimize katılması için çabalarız. Ne yazık ki bu edebiyat için de geçerlidir. Severek okuduğumuz kitapları ilahlaştırır, sevmediklerimizi de yerin dibine sokarız.

“Dostoyevski, Zweig, Tolstoy, Kafka, Gorki… Bunları mutlaka okumalısın. Kitap okuyacaksan bunları oku. Bilim kurgu, fantastik, polisiye bunlar kitap mı? Sadece klasikleri oku. Kürk Mantolu Madonna en iyi kitaptır. Ondan başka yerli edebiyat okuma.”

Cümleler böylece uzar gider. Hatta internette biraz araştırmayla yüzlerce sitede, “Okumanız gereken 10 kitap, 21.yy’ın en iyi 100 kitabı, bunları mutlaka okuyun…” tarzında yazılar bulabilirsiniz.

Yukarıda saydığım yazarlar, gerçekten severek okuduğum ve edebiyatı edebiyat yapan kişilerdir. Fakat bunları herkesin sevmesini ve okumasını gerektirecek bir yasa veya kanun yok. Bu yazarları okumadan da kitap kurdu olabilirsiniz.

Kimse sizi sizin kadar iyi tanıyamaz. Bu sebeple kitap alışkanlığı kazanmak istiyorsanız, kendi kitaplarınızı da kendiniz seçmelisiniz.

“Hiç kitap okumamış biri, nasıl doğru kitapları bulacak?” sorusunu sorabilirsiniz. Aslında sorunun cevabı çok kolay:

“En yakın kitapçıya gidiyorsunuz veya kitap satan bir internet sitenizi açıyorsunuz. Oralarda hiçbir baskı altında kalmadan, özgürce gezip kitapları karıştırıyorsunuz. Kitapların arkalarında yazan tanıtım yazılarını okuyorsunuz, dükkandaysanız da kitapların 1-2 sayfasını inceliyorsunuz. Aralarında da ilginizi çekenleri satın alıp okumaya başlıyorsunuz.”

Verdiğim bu tavsiyeyi ilk denediğiniz zamanlar kötü veya sıkıcı kitaplar satın alma olasılığınız çok yüksek. Fakat sıkıcı veya kötü bir kitap satın almanın da faydası büyük; böylece ne almamanız gerektiğini öğreniyorsunuz. Ayrıca iyi kitap seçme sanatı, tamamen deneyimlerle gelişen bir kabiliyet. Okudukça algılarınız genişler ve tercih yapmanız kolaylaşır.

Her zaman hayatınızı değiştirecek, bir çırpıda okuyabileceğiniz ve kalbinize hitap edecek kitaplar bulamazsınız. Bu tarz kitapları bulmak gerçekten çok zordur. Zaten bu yüzden kıymetlilerdir. Fakat bunları bulmak istiyorsanız da bir yerden başlamalısınız. Ne kadar çok okursanız, o kadar çok bulma şansınız artar.

Diğer tavsiyeye geçmeden şunu da belirtmeliyim:

“Her kitabın bir zamanı vardır. Sizi sıkan veya size hiçbir düşünce katmayan bir kitap, yıllar geçtikten sonra birden gözünüzde değerlenebilir. Kitaplara anlamını veren bizim düşüncelerimizdir. Düşüncelerimiz de zamanla değişen bir gerçek olduğundan kitaplar da onunla beraber değişime uğrar. Bu sebeple satın aldığınız ve beğenmeyerek bir kenara fırlattığınız kitapları sakın atmayın veya birine vermeyin. Geçmişte yüzüne bakmadığınız bir kitap, gelecekte en büyük akıl hocanız olabilir.”

3) Kitap okumak için zaman yaratmaya çalışmayın, kitap okumayı gününüzün sıradan bir parçası haline getirin. 

“Kitap okumak çok istiyorum ama zamanım yok.” Bu söz size tanıdık geldi mi? Kitap okuma alışkanlığı olmayan üç kişiden ikisinin ortaya koyduğu en ünlü bahane…

Bu bahaneyi sık sık duyarım. Çünkü mantıklı bir bahanedir ve her kişiye, her duruma, her coğrafyaya uyum sağlayabilir. Söyleyenler de haksız sayılmaz. 24 saatlik günün; 10 saatini iş yerinde, 2 saatini yolda, 8 saatini uykuda, 2 saatini temel ihtiyaçları giderirken ve son 2 saati de yakınlarımızla sohbet ederken veya televizyon, bilgisayar gibi fazla efor ve enerji gerektirmeyen etkinlikler ile harcıyoruz. Böyle bir güne sahip birine de “Otur, en az 200 sayfa kitap oku” demek çok saçma. Yine de ufak düzenlemeler ile kitaba da zaman ayrılabilir.

Neredeyse her zaman “kitap kurdu” denilince insanların aklına, rahat bir koltukta elinde kahvesiyle saatlerce kafasını kaldırmadan kitap okuyan ve nefes dahi almayan bilge insanlar gelir. Oysaki yukarıda da bahsettiğim gibi; bu genellikle sosyal medyada veya filmlerde gördüğümüz klasik bir sahnedir. Gerçekte böyle okuyan çok az “kitap kurdu” vardır.

Kitabı her yerde, istediğiniz şekilde okumak sizin elinizde. Toplu taşımada, çalışma aralarında, sabah kalkar kalkmaz, gece yatmadan önce, bir yerde sıra beklerken, hatta yemek yerken bile okuyabilirsiniz. Tabii ki hem çok fazla odaklanmak hem de daha az çabayla anlamak istiyorsanız, rahat bir koltuğa ve bir bardak kahveye ihtiyacınız var. Fakat bunlara sahip değilseniz de okuma yapılabilir.

Kitap okuma alışkanlığı, her gün yüzlerce sayfayı gözünüzü kırpmadan okumak değildir. Bazı günler tüm gün okursunuz, bazı günler de sadece 10 dakikalık bir okumayla yetinmek zorunda kalırsınız. Önemli olan; her gün ve düzenli okumanız ve kitapların her an yanıbaşınızda, hayatınızın bir parçası olmasıdır.

İlk kez toplu taşımada veya diğer insanların sürekli etrafınızda olduğu bir yerde okuma yapıyorsanız oldukça zorlanabilirsiniz. Fakat zamanla bu bir alışkanlığa dönüştüğünde, bunun ne kadar kolay ve olmazsa olmaz bir duruma geldiğine şahit olacaksınız. Ayrıca tüm sıkıcı anlarınızdan, bir kitap sayesinde kolayca kaçabileceğinizi fark edeceksiniz. Dediğim gibi başlarda odaklanmak ve kitaba dalmak size eziyet gibi gelecek; ama sakın vazgeçmeyin. Özellikle düzenli olarak toplu taşıma kullanan veya bir yerlerde sıra beklemek zorunda kalan biriyseniz, eziyet kısmını hemen atlatıp bu konuda ustalaşacağınıza eminim.

4) Kitaplar üzerine kurulu bir çevreye sahip olun.

Kişisel gelişim kitaplarında sıklıkla geçen, “Çevren neyse, sen de o’sun” sözü tamamiyle olmasa da oldukça gerçektir.

“Abim kitap okumayı seven biri olmasaydı ve Kenar Kitabevi’ne hiç gitmemiş olsaydım, şu anda bu kadar çok kitapları seven ve yıllardır aralıksız okuyan biri olabilir miydim?”

Bu soruyu kendime ara ara sorarım. Geçmişimdeki tercihlerimin, koşulların veya olayların farklı sonuçları hakkında kafa yormayı pek sevmem. Ben genelde günümüzde yaşayıp geleceği şekillendirmekten keyif alırım. Fakat kitapların bu kadar önemli yer tuttuğu hayatımda, beni kitaba başlatanın tamamen şansım ve çevrem olması bana bu soruyu sordurtur. “Acaba?” ile başlayan cevaplar aramama sebep olur.

Yukarıdaki sorunun doğru cevabı ne olur bilmiyorum ve asla öğrenemeyeceğim; ama şundan eminim ki çevrem sayesinde bu yazıyı yazacak cesarete sahibim. Ayrıca şu anda da kitaplardan sıkıldığım veya soğuduğum anlarda kendimi hemen Kenar Kitabevi’ne atıyorum. Kitapların arasında, kitapları seven insanlarla kitaplar üzerine sohbet etmek beni hemen kendime getiriyor ve günde 100 sayfa okuyorsam, onu 200’e çıkartmamı sağlıyor.

Her zaman benim kadar şanslı olmayabilirsiniz. Fakat şansla olmazsa, hiç olmaz diye bir kural da yok. Hatta şansa bağlı kalmadan, tamamen kendi çabanız ile böyle bir çevre kurabilirsiniz. Çevre kurmak kolay değildir ama çok zor da değildir. Tamamen sizin elinizdedir.

Kitapçıya sadece kitap almaya gitmeyin. Elinizin altında onlarca okunmamış kitap varsa, daha fazla kitap alıp üzerinizde okuma baskısı yaratmayın. Fakat kitaplardan soğuduğunuz bir anda kitapçılarda veya kütüphanelerde dolaşmak size oldukça iyi gelecektir. Farklı kitapları karıştırabilir, orada kitapları inceleyen insanları gözlemleyebilir veya ufak bir girişkenlikle kitap satan emekçilerle ve diğer kitap sever insanlarla sohbet edebilirsiniz.

Bunların yanı sıra, çağımızda kitap çevresi oluşturmak için illaki dışarı çıkmanıza da gerek yok. Sosyal medyayı çok seven ve kullanan biri değilim. Yine de kimi zaman onu doğru kullanarak amacımıza hizmet etmesini sağlayabiliriz. Sosyal medyadaki kitap veya kütüphane paylaşımları yapan insanları takip edebilirsiniz. Bu sayede kitaplar her zaman gözünüzün önünde olur ve hiçbir yerde peşinizi bırakmaz.

Sosyal medyada hem yerli hem de yabancı sayfaların paylaştığı çok yaratıcı ve estetik olan kitaplar üzerine paylaşımlar gördüm. Açıkcası çoğu beni özendirdi ve kitap okumaya teşvik etti. Sosya medya dipsiz bir çukur olsa da çukurun dibini ve niteliğini belirleyen bizleriz. Burada tek tek sayfa ismi paylaşmayacağım. Ufak bir aramayla dünyanın her yanından sayfalar bulabilirsiniz ve takip edebilirsiniz. Hatta beğendiğiniz sayfalara mesaj atıp sayfa sahibi ile tanışabilirsiniz. Kimseden kitap tavsiyesi almayın diye yukarıda yazsam da kitaplar üzerine sohbet etmek sizi motive edecektir. Bu yolla birçok kitap sever ile tanıştım ve hepsi de benim algımı genişleten ve kitap sevgimi perçinleyen insanlar oldu.

kitap
Kitaplar üzerine olan sayfayı ziyaret etmek için buraya tıklayınız.
kenar kitabevi
Kitaplar üzerine olan sayfayı ziyaret etmek için buraya tıklayınız.

Alışkanlık yaratmak, sadece bir kitabı alıp düzenli okumak değildir. Kendinize bir dünya yaratırsınız ve o dünyadaki her detayı şekillendirirsiniz. Kitaplar üzerine kurduğunuz bir dünyayı doğru şekillendirirseniz, düzenli kitap okuma alışkanlığını sürdürmek oldukça kolay olacaktır.

5) Sıkıcı bulduğunuz kitapları bitirmek için çabalamayın. 

Günümüz dünyasında hem basılı hem de sanal ortamda sayısız kitap var. Durum böyle olunca da kitap tercihi yapmak oldukça zor oluyor. Bu sebeple de kimi zaman yanlış tercihler yapmanız ve size hitap etmeyen bir kitabı seçmeniz kaçınılmaz bir gerçek.

Bir kitabın sıkıcı veya anlaşılmaz olması sizin kötü bir okuyucu ve anlamakta zorluk çeken bir zekaya sahip olduğunuz anlamına gelmez. Her kitap her okuyana hitap edemez. Zaten bir kitap, her okuyana hitap ediyorsa, sorun kitaptadır.

Kitaplar, yazarlarının zihinlerinin ve zevklerinin aynasıdır. Bu sebeple bir kitaptan keyif almak veya onun içindekilere tamamiyle hakim olmak isterseniz, kitabın yazan kişinin düşüncelerine ve zevklerine sahip olmanız gerekir. Farklı bir ihtimalle de kitabı okuduğunuz sıradaki düşünce yapınızın, zevklerinizin ve ruh halinizin kitapla örtüşmesi gerekir.

Durum böyle olunca da karşınıza sıkıcı ve anlaşılmaz bir kitap çıkması çok doğaldır. Burada yapılması gereken iki yol vardır, ya kendinizi zorlayarak kitabı tamamlarsınız ya da kitabı okumayı bırakır başka bir kitaba geçersiniz.

Zorlanarak kitabı tamamlama yolunu tavsiye etmem ve uygulamam. Çünkü amacım asla bir kitabı sadece bitirmek için okumak değildir. Kitabı özümsemek ve düşüncelerinden olabildiğince beslenmek isterim. Bunun haricinde de bu şekilde çabalamak, kitaplardan beni soğutur ve kitap okuma alışkanlığıma zarar verir.

Sıkıldığım bir kitabı bırakmak bana daha mantıklı ve cazip gelir. Fakat burada altını çizmek istediğim bir mesele var:

“Sıkıldığınız için bir kitabı bırakmak, o kitaptan tamamen kurtulun anlamına gelmiyor. Sadece kitabı rafa kaldırıp ileride tekrar okumak amacıyla bekletmek anlamına geliyor.”

Bir kitaptan keyif almanızda kitabın içinde yazanlar kadar, sizin sahip olduğunuz düşünce yapısı ve ruh hali de önemlidir. ikinci madde de yazdığım gibi: Bir kitabı şu anda beğenmemiş olmanız, gelecekte beğenmeyeceksiniz anlamına gelmez. Hem ruh hali hem de düşünce yapısı dinamiktir. Bu sebeple de sıkıldığınız ve anlamadığınız bir kitabı rafa kaldırın ve ara ara tekrar okuma döngünüze dahil edin. Elbet bir gün keyifle okuyup anlarsınız diyemem ama hiç değilse elinizin altında olmasından ve sizin tarafınızdan tekrar değerlendirilmesinden zarar gelmez. Belki de hayatınızı değiştirecek ve size farklı, daha iyi bir kimlik kazandıracak olan kitap, on sene önce üçüncü sayfasının köşesini kıvırıp bir kenara attığınız kitaptır.

6) Kitabın biçimine değil, içeriğine odaklanın.

Kitaplar Üzerine yazısının belki de en eleştiriğe açık ve çoğunuzun katılmayacağı maddesine geldik. Neredeyse kitap sever yüz kişiden doksan dokuzunu eleştirmeyi istemesem de bu satırları yazmak zorundayım. Umarım kitap severler tarafından toplu lince uğramam veya kitap düşmanı ilan edilmem. Tüm cesaretimi toplayarak yazıyorum.

Teknolojinin gelişmesiyle, kitaplar da elektronik alemde “e-kitap” adıyla kendine yer buldu. Başta akıllı telefonlar olmak üzere, bilgisayar ve tabletler ile bir kitabı çok rahat okuyabiliyoruz. Ayrıca e-kitaplara özel tasarlanan e-okuyucular da yayılmaya başladı.

Çoğu kitap sever bu duruma şiddetle karşı çıkıyor. E-kitapların basılı kitapların yerini tutmadığını söylüyorlar. Fakat ben e-kitapları, özellikle de e-okuyucu ile okunan kitapları, okumayı seviyorum. Toplu taşımada ve ışığın az olduğu yerlerde oldukça kullanışlı oluyor. Ayrıca cebinizde bir kütüphaneye sahip olmak, okuma konusunda sizi motive ediyor.

Kitap kokusu, sayfalara dokunma hissi ve kitabın fiziksel olarak görünüşü herkes gibi benim de hoşuma gider. Ama bunlar sadece işin ufak ve hoş detaylarıdır. Önemli olan kitabı gerçek anlamda okumak ve özümsemektir. Bir kitabı tüm hatlarıyla özümsediğiniz zaman nereden ve nasıl okuduğunuzun pek bir önemi kalmaz.

Ne yazık ki, ülkemizde kitabı okumak yerine kitabın sayfaları ve kapağı ile aşk yaşayan insanlardan bolca var. Ufak ve hoş detaylar hayata renk katar ama asıl amaçtan da sapmamak gerekir. Kitabın ortaya çıkış amacı okunmaktır. Kitap bir süs eşyası değildir. 21.yy’da ortaya çıkan bazı yazarları saymazsak hiçbir gerçek yazar, dokunsunlar veya koklasınlar diye kitap yazmaz; düşüncesini ve duygularını aktarmak için yazar. Bu sebeple kitaplara süs eşyası muamalesi yapmak yerine onları gerçekten okumanız gerekir.

Bunun yanı sıra, bazı yayınevleri ünlü ve neredeyse herkes tarafından sevilen kitaplara ,sözde, özel baskı yapıp onları olduğundan iki-üç kat daha pahalıya satıyor. Nedir bu özel baskı? Kitaba özel saklama kutusu, kitabın kapağına sağlam bir tasarım, kitabın tasarımına birkaç süsleme…

Ben çok zengin bir hükümdar veya nadir kitapları toplayan bir koleksiyoner olmadığım için bu tarz “özel baskı” kitapları satın almıyorum. Fakat size de almayın diyemem. Eğer buna ayıracak bütçeniz varsa ve bu tarz koleksiyonluk eşyalarla ilgiliyseniz karar sizin. Ama amacınız sadece kitabı okuyup özümsemekse ve bunu hayatınız boyunca sürdürebileceğiniz bir alışkanlık haline getirmek istiyorsanız, bunlardan uzak durun ve bütçenizi daha fazla kitap satın alabileceğiniz şekilde ayarlayın.

Bu madde altındaki son tavsiyem de ikinci el kitaplar üzerine olacak.

Temel ihtiyaçların bu kadar pahalı olduğu bir yerde, haliyle kitaplar da çok pahalı oldu. Şu andaki fiyatlar ile matbaa öncesindeki el yazmalarının fiyatları arasında pek bir fark yok. Yakında kitapları kasalarda veya kilitli sandıklarda saklamaya başlayabiliriz. Üstüne yayınevlerinin de kitap basmak yerine süs eşyası tasarlama politikası da fiyatları katlıyor.

Durum böyleyken düzenli kitap okurken buna bütçenizin yetmesini istiyorsanız, ikinci el kitaplara yönelmenizi tavsiye ederim. Bazı okuyucuların ikinci el kitaba karşı olduğunu kimi zaman duyuyorum. Sözde başkası tarafından okunmuş ve yıpratılmış kitap ile bağ kurulamıyormuş.

Açıkcası düzenli kitap okumaya başladığımdan beri yüzlerce ikinci el kitap satın aldım. Şimdiye kadar da bu kitaplarla aramda hiçbir sorun çıkmadı. Ne kitaplar eski sahiplerine dönmek istedi ne de ben kitaplara kullanılıp kenara atılmış bir paçavra gözüyle baktım. Onlar kitaplığını, ben de okuyuculuğumu yaptım.

Kitap okuma alışkanlığı kazanmak güzel ama kitap okumak için de tüm bütçenizi tüketmenize gerek yok. İçerisinde herhangi bir hasar olan veya okunamayacak duruma gelmiş kitaplar haricinde ikinci el kitabın sıfır kitaptan hiçbir farkı yok. Herhangi bir sahafa giderek bunu kendi gözünüzle görebilirsiniz. Ayrıca sahaflarda hayal bile edemeyeceğiniz güzellikte eski ve unutulmuş kitapları da bulma şansınız var. Bence bu söylediklerimi deneyin.

7) Tanınmış ve köklü yayınevlerini tercih edin.

“Kitap alışkanlığı nasıl kazanılır” sorusunun son cevabına geldik. Kitaplar Üzerine yazısını tamamlarken, göz ardı edilen ama çok önemli bir konuya değinmek istiyorum. Konuya başlamadan önce uyarmalıyım ki bunları yazma sebebim reklam veya karalama yapmak değil. Zaten isim de vermeyeceğim.

Türkiye özelinde konuşursak, yüzlerce (binlerce de olabilir, tam sayı bilmiyorum) yayınevine sahibiz. Duruma yüzeysel bakarsak, yayınevleri sadece kitapların basımıyla, dağıtılmasıyla ve tanıtılmasıyla ilgili olan kurumlardır. Fakat burada konuyu derinlemesine ele alacağım ve okuyucuların, özellikle de kitap dünyasına yeni giriş yapanların tercih yaparken dikkat etmesi gereken noktalara değineceğim.

Yayınevleri sadece daha fazla kitap üretmek ve onları satmak amacıyla kurulan fabrikalar değildir. Yayınevleri, okuyucu ve yazar arasındaki köprüdür. İşin içine birde çeviri kitaplar girdiği zaman, köprünün değeri en az on kat daha artar.

Ülkemizdeki çoğu köklü yayınevi, köprü olma görevini başarıyla sürdürüyor. Çünkü bu yayınevlerinin de tıpkı okuyucular gibi belirli düşünceleri, duyguları ve kimlikleri var. Kitaba sadece para kazandıracak bir mal gözüyle bakmıyorlar. Bir kitabı basmaya karar vermeden önce, kitabın tüm detaylarını göz önüne alıyorlar. Çeviri yapılacağı zaman ise yalnızca çevirisi yapılacak dil üzerinde akedemik çalışmaları olan ve kitabın yazarının ruhuna bürünebilecek kişiler ile çalışıyorlar. Böylece çeviriden sonraki dildeki bozulmaları engelliyor veya en aza indiriyorlar.

Bazı yayınevleri ise köklü yayınevlerinin aksine tamamen işletme veya imalathane mantığı ile çalışıyor. Her isteyenin belirli bir ücret karşılığı istediği kitabı bastırabildiği yayınevlerinden bahsediyorum. Paranız varsa ne yazarsanız yazın basmaya hazır yüzlerce yayınevi var. Kitabın içeriği, cümle yapısı, kalitesi, verdiği düşünce veya duygu umurlarında değil. Onlar için tek amaç, para.

Bu tarz yayınevlerinin, ne yazık ki, tek kötü yanı bu değil; hatta daha kötü bir özelliğe sahipler:

“Telif hakkı olmayan (belirli bir süreden sonra eserlerin telif hakkı ortadan kalkar ve isteyen onu kullanabilir) kitapları, özellikle çok popüler olan klasikler, sırf para kazanmak amacıyla kötü bir çeviriyle ucuza satmak.”

Köklü yayınevleri en bilgili ve işinin ustası çevirmenlerle çalışır. Bunun karşılığında da yüksek bedeller ödemek zorunda kalırlar. Bu da kitapların maliyetini artırır. Artan maliyetlerle de kitap biraz daha pahalıya satılır. Kötü yayınleri de bu maliyeti azaltıp kitabı daha ucuza satmak ve okuyucu bağlılığı yaratmak amacıyla çevirmeyen olmayan kişilere kitabı çevirtirler.

Muazzam klasikler, para uğruna çevirmenlik mesleğiyle alakası olmayan insanların eline teslim ediliyor. Dil bilen herkesin çevirmen olabileceğini düşünüyorlar. Oysaki bir kitabı çevirmek, kitabı yazmak kadar önemlidir. Sadece bir dile hakim olmak değil; kitabın yazıldığı dönemi tanımak, çevirisi yapılacak dilin kalıplarını ve esnekliğini bilmek, kitabın yazarının tüm düşüncelerine hakim olmak ve bunlara benzer birçok koşulda da bilgi sahibi olmak gerekiyor. Yoksa herhangi bir kitabı translate.google.com ile de çevirebiliriz.

Asıl konuya gelelim. Kötü bir yayınevinden çıkmış, kalitesiz veya kötü çevirisi olan bir kitabı okumak, okuma alışkanlığına büyük bir darbe vurur. Çünkü saçma ve düzensiz cümlelerle boğuşurken asıl anlatılmak istenileni ve kitabın güzel yanlarını kaçırırsınız.

Kitap okurken bütçeyi doğru ayarlamak gerekir ama bunu yaparken de kaliteden ödün vermemelisiniz. Sadece ucuz diye bir kitap satın alınmamalıdır. Ayrıca kitap okumayı alışkanlık haline getireceksiniz de yayınevlerini tanıyarak, sizin zevklerinize hitap edenleri tercih edebilirsiniz.

 

Son Söz

Kurgusal hikayelerden sonra ilk kez rehber niteliğinde olan ve düşüncelerimi ortaya dökebileceğim bir yazı kaleme aldım. Umarım sizlere faydalı olacak bilgiler verebilmişimdir.

Nesnel cümlelerin ağır basacağı bir yazı yazıp düşüncelerimi araya serpiştiririm diye planlıyordum ama tam tersi oldu. Neyse ki beni anlayacağınıza ve yazıdan en yüksek verimi alacağınıza eminim. Fakat yazı öznel olunca eleştiri de kaçınılmaz olur. Eleştirilmeyi seven biri olarak, tüm eleştirilerinizi yorum olarak veya Bana Ulaşın sayfası üzerinden bekliyorum.

Bu yazıyı şimdilik burada bitirmek zorundayım. Şimdilik diyorum çünkü ilerleyen zamanlarda, farklı yazılar veya hikayeler üzerinde çalışırken, bu konuyla ilgili aklıma yeni düşünceler geldikçe yazıyı güncelleyeceğim. Yani aslında bu yazı hiç bitmeyecek.

Beni okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Başka yazılarda ve hikayelerde görüşmek üzere.

Sercan Arslan

sercan arslan