İzmir’i kasıp kavuran Temmuz ayına özgü güneşin, yerini hafif esintilere ve yıldızların sessiz huzuruna bıraktığı bir gecede, marketten satın aldığım ucuz, çikolatalı purom ile düşüncelere daldım. Bu gece benim için çok özeldi. Özel oluşunun sebebi herhangi bir özel tarihe dayanması veya hayatımda beni çok mutlu edecek bir gelişme yaşanması değildi; aksine, bu gecenin de diğer gecelerden hiçbir farkı yoktu. Birkaç istisna hariç…
Aylarca hayalini kurduğum internet sitemi sonunda kurmuş, hikâyelerimi ve denemelerimi okuyucularla paylaşma ve çeşitli eleştiriler alma şansına erişmiştim. Yine aylarca gösterdiğim çabalar sonucu dünyaya kendi gözlerimle, yani toplumun sıradan bir bireyi olarak değil de Sercan Arslan olarak bakmayı öğrenmiştim. Kendimi farklı hissediyordum. Sanki bugüne kadar içimde, susturduğum bir gücü, bana tüm dünyayı daha keyifli algılatan içsel bir sesi serbest bırakmıştım. İçimde durmak bilmeyen ve asla tatmin olmayan bir okuma, yazma, çizme, yaratma içgüdüsü vardı. Dünyanın ve evrenin sınırsız sayıdaki tüm varlıklarını; insanların kimi zaman utandığı, kimi zaman hor gördüğü, kimi zaman ise kurbanı olduğu tüm duygularını; zihnimin bildiği veya öğrenmek istediği tüm bilgileri yazmak, kendimi dünyaya duyurmak istiyordum. Yorulmadan okuyor, düşünüyor, yazıyor, çiziyor ve en önemlisi de kendime ait dünyalar yaratıyordum. Tüm sabahlarım, öğlenlerim, akşamlarım ve gecelerim böyle geçiyordu. Öyleyse bu geceyi özel kılan fark neydi?
İlk olarak; daha kitabım basılmamış olmasına rağmen çevrem ve okuyucularım tarafından yazar olarak kabul edilmeye başlanmıştım. İnternet sitemdeki okuyucu sayım hızla artıyordu. Yazılarımı sürekli okuyanlar tarafından güzel ve beni geliştirebilecek yapıcı eleştiriler alıyordum. Aylar önce, yazar olmaya karar verdiğim ilk günler kaleme aldığım ’Obsesif Şal’ isimli hikâyemi revize etmiştim ve eski hâli ile karşılaştırdığımda aradaki gelişim farkını görünce aşırı mutlu olmuştum. Sözcüklere hükmetmeye başlamış, düşüncelerimi ve duygularımı akıcı bir şekilde kâğıda dökmeyi öğrenmiştim. Bütün bunların yanı sıra bu geceyi önemli kılan en büyük sebep, hayatı boyunca çok fazla kitap okumamış olan babamın ve popüler aşk romanlarından başka kitap okumayan annemin benden yeni hikâyeler beklemesiydi.
Yıldızlara, özellikle de en parlak yıldız olan Sirius’a baktıkça son aylarım zihnimden bir Jack London romanı gibi okunaklı ve akıcı hâle geldi. Bu romanın kahramanı Martin Eden değil, bendim. Bugüne kadar onlarca hikâye yazmış olmama rağmen hiç böyle bir ilhamla karşılaşmamıştım. Sanki bu hikâye, kendi hikâyem, hep oradaydı ve kurtulmayı bekliyordu. Aldous Huxley’in Algı Kapıları kitabında da bahsettiği üzere, parlak yıldızlara saatlerce bakmak, beynimin ‘’diğer bölgesindeki’’ tüm gizemler ortaya çıkarmıştı. Bana da sadece zihnimin emrettiği komutlara uyarak ‘’Gri Gölge’’ olmak düşüyordu.
İstisnalar veya kazaları saymazsak anne ve babanızın kalıtımını sürdürmeye karar verdikleri zamanda doğar; toplumun uygun gördüğü şartlarda büyür, tanımadığınız kişiler tarafından size uygun görülmüş eğitim sisteminde yetişir, kalıtımınızı devam ettirecek en uygun kişiyi bulup ürer, bir süre sonra da tüm gerçeklerin anlamını kaybettiği yalnızlıkta ölürsünüz. Darwin’in keşfettiği doğanın en acımasız kanunu budur. Hayat, sadece üremeniz için var olan ve genlerinizi aktarmanızdan sonra sizi unutturan bir hapishanedir. Sizden istenen; görme, duyma, hissetme, yaşama, öğrenme, düşünme, hayal kurma, sorgulama, kendini tanıma, yaratma, zihne sahip olma, en önemlisi de kalıpların dışına çıkma… Kalıpların dışına çıktığınızda da düşünce hoşgörüsüne sahip insanlar tarafından yaşamanıza izin verilirse üzerinize yapıştırılan iki etiket vardır: Tanrı veya Deli.
Deli etiketi yediyseniz; toplum tarafından dışlanan, alay edilen, hakkında türlü rivayetler uydurulan, size acıyan insanların verdiği sadakalar ile sokaklarda hayatını sürdürmeye çalışan bir garip insan olursunuz. Deli etiketi yapıştırılanları hepimiz yakından tanırız, görürüz. Onlar toplumun her yerindedir. Belki sizin yaşadığınız sokağı mesken edinmiş, belki girmekten korktuğunuz ve mistik yaratıklar tarafından kuşatıldığına inandığınız terk edilmiş bir evde yaşayan, belki de hayatını durgunlaştırıcı iğneyle geçirmek zorunda oldukları bir hastaneye kapatılan eski dostlarınız, uzaktan akrabalarınız, okumaktan kafayı yemiş bir âlim, çok sevdiği eşi tarafından aldatılmış bir âşık olabilirler. Hepsinin kaderi aynıdır. Sahip oldukları farklı zihinlerin iyileştirilmeye çalışılması ya da tek başına ölüm…
Deliliğin tam tersi de tanrı olmaktır. Buradaki tanrı kavramı, tabii ki tüm inançlardaki evreni yaratan, yöneten, besleyen, size doğru yolu göstermeye çalışan, içinizi huzurla dolduran yüce varlıklar değildir. Bahsettiğim tanrılar; kalıpların dışına çıkarak topluma yön veren, herkesi etkileyen, mükemmeli arayan, ders kitaplarında hayatlarını ezberlediğimiz, asla onlar gibi olamayacağımız konusunda ikna edilmeye çalışıldığımız dehalar, sanatçılar, liderler ve düşünce adamlarıdır. Leonardo Da Vinci, Dostoyevski, Nietszche, Tesla, Einstein, Van Gogh, Mustafa Kemal Atatürk… Hepsi de birbirinden değerli ve önemli, birçok alanda başarılara imza atmış tarihi kişiliklerdir. Onların hayatlarını gıptayla inceler, onları zihnimizdeki en büyük mertebeye yerleştiririz. Fakat bu mertebe yerleştirmeleri bizi iyi anlamda etkileyip, motive etmek yerine; onların da sıradan ve ölümlü birer insan olduğu gerçeğini bizi unutturur. Misal; Mustafa Kemal Atatürk’ü ele alalım. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu gerçek bir deha ve kahramandır. Yok olmanın nefesini hisseden bir ülkeyi ve milleti; askeri dehasını kullanarak önce kurtarıp, sonra da yaptığı cesur devrimler ile kısa sürede dünyadaki modern, gelişmiş ülkelerin seviyesine çıkartabilen yegâne kişiliktir. Yalnızca Türkiye’nin değil, tüm dünyanın önünde saygıyla eğilip örnek aldığı sayılı insanlardandır. Askeri alanın dışında da geometri, dil bilimi, tarih, felsefe, bilim, sanat, kültür ve spor gibi dallarda kendini kanıtlamıştır. Bütün bunların ışığında; ona saygı duyulması, koskocaman bir ulusun kalbinin en güzel köşesine yerleştirilmesi, hiç kuşkusuz ki boşuna değildir. Fakat bilincimizde kabul etmediğimiz, bu konuda da haksız olamayacağımız bir gerçek vardır: Mustafa Kemal Atatürk’te sıradan bir insandı. Tıpkı Da Vinci, Einstein, Tesla, Dostoyevski’nin olduğu gibi. Buradaki sıradanlıkları onları düşüncelerinden ve zihinlerinden soyutladığımız zaman hayati işlevlerini sürdürebilmeleri için yemek yeme, su içme, nefes alma, uyuma, sağlık durumlarına dikkat etme gibi unsurlara uyma zorunluluğu bulunan insanlar olmalıdır. Hatta maalesef, Mustafa Kemal Atatürk, sağlığını koruma konusuna fazla önem vermediğinden dolayı erken yaşta dünyadan göç etmiştir.
Tüm bu insanlar; sahip oldukları zihni, yetenekleri, başarıları, düşünceleri doğuştan mı kazandılar? Tüm yapıtları, buluşları, insanlığa kazandırdıkları ilahi bir gücün veya açıklanamayan dünya dışı varlıkların yardımıyla mı oldu? Pek sanmıyorum. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan geriye doğru gidip, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönmelerine ulaşırsak daha askeri lise öğrencisi olan Mustafa Kemal’i bulup onunla tanışabiliriz. Kendisine çağımız için ifade ettiği değeri, saygınlığı anlattığımızda bize şaşkınlıkla bakacağına ve alay ettiğimizi düşüneceğine eminim. Çünkü ulaştığı nokta kendi hayallerinin bile ötesinde olduğu tahmin edilebilir bir gerçek. Veya Leonardo’yu düşünelim. Vinci kasabasının kırsalında meraklı gözlerle çevrede gördüğü her varlığın ve objenin eskizini çizerken, Rönesans’a en büyük etki yaratacak olan sanat adamı olduğunu kendisi dâhil kim bilebilirdi? Gayrimeşru bir bebek olarak dünyaya geldiği gün; insanlar tarafından, özellikle de annesi Caterina ve babası Ser Piero, ‘’Şimdi nasıl bir geleceğe sahip olacak?’’ sorusunu sık sık sormuştur. Babasının soyadını ve mesleğini bile hak etmediği düşünülen bu çocuk, nasıl olur da çağımızın teknolojisiyle bile açıklayamadığı bunca esere, düşünceye, icada imza atabilir? Cevap çok kolay, dünyanın en önemli hazinesi olan zihin gücü ile.
Onların fark ettiği bu çok değerli ve eşsiz hazineyi bizler de fark edersek neden yeni bir Mustafa Kemal Atatürk veya Leonardo Da Vinci olmayalım? Neden kısacık hayatımıza başarılar, yeni düşünceler, icatlar, sanat eserleri, kitaplar, kocaman bir iz bırakmayalım? Neden sahip olduğumuz beynin tüm sınırlarını zorlayıp, onu geliştirmeyelim? Umarım ki Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığına zarar verecek yeni savaşları ve yeni anlaşmaları tekrar yaşamayız. Bu yüzden de yeni bir Mustafa Kemal Atatürk’e, bir kahramana, ihtiyacımız olmaz. Fakat Mustafa Kemal Atatürk olmak sadece askeri alanda başarılar kazanmak değildir. Onun ülkemizi geliştirmek adına yürüdüğü modern ve bilim yolundan gitmek, onun yürüdüğü yolu geride bırakıp yeni ufuklar görmektir. Yine umarım ki önce Avrupa’yı, sonra da internet çağında olduğumuzdan dolayı tüm dünyayı etkileyecek bir ‘’Karanlık Çağ’’ ile tekrar yüzleşmeyiz. Tekrar bu karanlıktan aydınlığa ulaşmamızı sağlayacak sanatçılar, bilim adamları ve düşünürler aramayız. Fakat yine de bu yeni bir Leonardo olmamıza engel değildir. Leonardo’nun sahip olduğu zihni son kırıntısına kadar kullanmasına, en ufak merakının peşinden koşmasına, en büyük sırlarını tablolarına gizlemesine ve sınırsız hayal dünyasına neredeyse herkes hayrandır. Peki, biz neden bunlara sahip olamıyoruz? Leonardo’nun hayatı boyunca sadece kırk-elli arası kitap okuyabildiğini hesap edersek, elimizdeki sınırsız bilgi kaynaklarını neden kullanmıyoruz? İşte, hayatımın en aydınlık ve en güzel çağı olan son bir yılımın başlamasına sebep olan sorular bunlardır. Şimdi de Sinek Valesi’ne dönüşüp Gri Gölge’nin yolunda ilerlediğim bir yılımı anlatacağım. Bu hikâye; diğer Sinek Valesi hikâyelerine göre daha sıkıcı olabilir, akıcılığı ve eğlendirici yanı daha düşük olabilir, benimle aynı görüşte olmadığınız birçok cümleye veya paragrafa sahip olabilir, kendinizi sorgulamanıza neden olabilir, beni yalancı olarak görmenize sebep olabilir. Fakat şuna inanıyorum ki anlatacaklarımı tahlil edip kendi hayatınızı ve görüşlerinizi geliştirmek için kullanmayı denerseniz, belki de beni daha iyi anlayabilirsiniz.
Hikâye benim hayatımın ufak bir bölümünden alıntı olsa da bunu kendime mal etmiyorum. Sercan Arslan; sadece maddi dünyada kimlik kazanmış sıradan bir insan, gerçekliğin dünyaya düşen gri gölgesidir. Asıl önemli ve hikâyenin kahramanı olan zihnim ve zihnimin içindeki bana yol gösteren tanrıdır. Umarım bir gün Gri Gölge; tanrıya dönüşerek tarihe kocaman bir iz bırakabilir, insanlara ilham kaynağı olabilir, düşünceleriyle farklı zihinlerce sorgulanabilir ve geliştirilebilir. O zaman kadar çalışmaya devam…
Ne zaman dünyada var oluruz? Anne karnından kurtulup ilk ağlamalar eşliğinde ameliyathaneyi inlettiğimiz anda mı; insan olduğumuzun bilincine vardığımız anda mı? Doğadaki her hayvanın kendine özgü ve hayatta kalmalarını sağlayan, buna bağlı olarak da evrim ile gelişen birtakım yetenekleri vardır. En basitinden; bir çitanın hızı, bir timsahın çenesi, bir kartalın keskin görüşüdür. İnsanın ise hayatta kalmasını sağlayan ve sürekli evrimleşen yeteneği, ayrıca insan olmanın verdiği en büyük armağanı zihindir. Ağaçlarda yaşayıp, toprağa basmaya korkan atalarımızdan evrimleşip uzayın derinliklerindeki gezegenlere ulaşmayı başaran varlıklara evrimleştik. Evrim, birçok kesim tarafından bir teori olarak görünse de milyonlarca yıllık bir insan tarihini düşündüğümüz zaman kuşku duyulmaz bir gerçek olarak karşımıza çıkar. Tüm bu gerçeğe rağmen zihnini kullanmayıp bu yeteneğinin farkında olmayan veya kabul etmeyen ve sıradan bir hayata kendini hapseden milyonlarca insan vardır. Ben de onlardan biriydim.
Tenis kariyeri peşinde koşmamdan dolayı sıfır bilgi ve tecrübeyle başarısız bir şekilde Ege Üniversitesi-Reklamcılık bölümünden mezun olmuştum. 25 yaşında mezun olduğum düşünülürse hayatımın neredeyse üçte birini harcadığım bölümü sona ermişti. Kimine göre hayat yeni başlıyordu; kimine göre ise hayatım sona ermişti. Bundan sonraki yaşantım; tüm gün çalış, eve kendini zor at, hemen yatağa gir, sabah zorla kalk, yine tüm gün çalış, yine eve kendini zor at, yine hemen yatağa gir döngüsü ile devam edecekti. Böyle bir döngüye, hayat demek çok zordu. Bence de hayatım sona ermişti.
Reklamcılık bölümüne büyük bir öz güven ve hayaller yığını ile girsem de okul hayatı hiç de beklediğim gibi çıkmadı. Reklamcılık denildiği zaman insanların aklına gelen; beyaz bir masa etrafında toplanılan, elimizde renkli kalemler ile tüm gün eğlenceli sloganların üretildiği bir meslek olmasıdır. Ayrıca bu mesleğin maaşı da bir hayli iyidir. Reklamcılık bölümü ise tüm gün güle oynaya yaratıcı senaryolar yazılan, elimizden viskinin ağzımızdan da puromuzun eksik olmadığı, Alice Harikalar Diyarında kitabındaki ülkeye benzer bir yerdir. Oysaki birkaç istisnai ders haricinde, tüm eğitim hayatım kuram ve pazarlama terimleri ezberlemekle geçmişti. Okulun bana öğrettiklerini hiçe saymak istemesem de gerçek buydu.
Okulun bitmesiyle kendimi en dipte buldum. Önümde üç yol vardı: İlk yol; İzmir şehrinde kalacak ve düşük maaş ile kariyer basamaklarını tırmanamama gerçeklerini kabul edip hayatımı sürdürmeye çalışacaktım. İkinci yol; İstanbul’a gidip, İzmir’e oranla biraz daha iyi maaş ile kariyer basamaklarını tırmanma şansına sahip olacak ama hiç boş zamanım olmadan çalışacaktım. Üçüncü yol ise hayatıma tenis antrenörü olarak devam edecektim. Üç yol da bana uygun değildi. İzmir’de kalamazdım. Çünkü para harcamayı ve dilediğince yaşamayı seven birisiydim. Ayrıca hırslı yapımdan dolayı da hayatım boyunca aynı yerde sayıklamak beni çok sıkardı. İstanbul’a gidemezdim. Çünkü boş zamanım ve sosyal hayatım olmadan kafayı yiyebilirdim. Ayrıca İstanbul şehrinden nefret ediyordum. Tenis antrenörü de olamazdım. Günümüz Türkiye’sinde antrenörlük belgesi çok kolay alınabildiğinden dolayı, burada tenis antrenöründen geçilmiyordu. Üç seçeneği de eleyince büyük ve derin bir boşluğun tam ortasına tepetaklak düştüm. Şimdi ne olacaktım?
Bu soruyla yaşamak ve bir cevap bulamamak, tüm hayatımı kargaşaya sürüklüyordu. Her sabah uyandığımda yeni günün tek getirisi, takvimdeki sayıların değişmesi oluyordu. Her akşam da uyuduğumda hatırlayamadığım birçok önemsiz detayın geride kaldığı bir gün sona eriyordu. Tenis, filmler, kitaplar, müzik, arkadaşlarım, alkol, gezinti… Hiçbiri bana keyif vermiyordu. Çünkü bunların sadece sorunu örten, ufak çaplı uyuşturucular olduğunun farkındaydım. Benim ilacım neydi? Sorumun cevabı neredeydi? Boşluğun getirdiği açlığı doyurabilecek gıdaya nasıl kavuşabilirdim?
Tüm sorularımın cevabını, internette başıboş dolaştığım bir zaman buldum. Daha doğrusu, cevaba giden yolu buldum. Kitap satan bir internet sitesindeki bir kampanya gözüme çarptı. Binlerce kitapta muhteşem indirim fırsatı vardı. Ben de ‘’Belki okurum, bulunsun.’’ mantığı ile gözüme çarpan birçok kitap sipariş ettim. İçlerinden birisinin beni yeniden dünyaya getirebileceğini bilmeden… Bu kitap, Leonardo Da Vinci’nin en önemli biyografi kitaplarından biri olan Charles Nicholl tarafından yazılmış “Aklın Uçuşları’’ (Everest Yayınları, 2008) kitabıydı.
‘’İçime Kaçan Leonardo’’ hikâyesinde de anlattığım üzere Leonardo Da Vinci, her zaman saygı duyduğum, olmak istediğim ve tanrı sınıfında gördüğüm bir kişilikti. Fakat onu tanrı sınıfından çıkartıp, insan sınıfına koymam bu kitabın sayesinde gerçekleşti. Şimdiye kadar hakkında okuduğum tüm kaynaklarda; başarılı, deha, insan olmanın çok ötesinde bir varlık olarak gösterilen ve zihnime de bu şekilde kazıdığım Leonardo’yu gerçek anlamda tanımam da bu kitap sayesinde gerçekleşti. Onun da hayatının sonuna kadar başarısızlıklarla boğuşmuş, hiçbir hedefine ulaşamamış, Mona Lisa dâhil tüm eserlerini yarım bırakmış ve insanlar tarafından yeteneksiz olarak tanınmış biri olduğunu öğrendim. Bunları öğrenmek bende hayal kırıklığına değil; tam tersi Leonardo’ya daha fazla bağlanmamı sağladı. Çünkü tam olarak ben de öyleydim. Leonardo, tüm olumsuz gidişata rağmen insan olmanın çok ötesine ulaşabilmişti. Benim de ulaşmamamı sağlayacak herhangi bir engelim yoktu. Birazdan bahsedeceğim psikolojik sorunların dışında, herhangi bir fiziksel veya zihinsel soruna sahip değildim. Sadece biraz motivasyona ve zamana ihtiyacım vardı. İşsiz ve boşlukta olduğum düşünülürse, bolca zamanım ve bu kitaptan sonra da bolca motivasyonum vardı. Tek yapmam gereken; oturup düşünmek ve kendimi tarafsız bir gözle analiz etmekti.
Merakımı, yaratıcılığımı ve bilgi öğrenme sevdamı göz önüne alarak, bugüne kadar hep kendimi Leonardo’nun varisi olarak görsem de somut olarak bunu gösterebileceğim bir kanıtım yoktu. Çok güvendiğim hayal dünyam yavaş yavaş yıkılıyordu. Tenis kariyerim mağlubiyetlerle doluydu. Çok kitap okusam da edebiyat alanında bile yetersizdim. Kitapları sadece okumak için okuyordum. Analizlerim sonucunda, ne yazık ki çok boş bir geçmişe sahip olduğumu anladım. Yeniden doğmam gerekliydi. Hayata yeniden başlamam gerekirse de tüm geçmişi bir çırpıda silmem gerekliydi. Öyle de oldu.
Yeniden doğuşumun ilk adımına en büyük sorunlarıma çare arayarak başladım. Odaklanma ve kaybetme korkusu. Hareketli bir insan olduğumu her zaman duymuştum. Fakat odaklanamamak… Bunu ne ben, ne de bir başkası bugüne kadar fark edebilmişti. Zihnimi gerçekten tam potansiyeline çıkartmak istiyorsam, saatlerce dikkatim dağılmadan çalışabilmeliydim. Leonardo’nun özellikle kadavralar üzerinde yaptığı çalışmalarında; kötü kokuya ve yakalanıp hapse atılma riskine rağmen, günlerce gözünü kırpmadan odaklandığını okumuştum. Ayrıca Einstein, Tesla ve Michelangelo’nun da ne olursa olsun çalışmalarına ara vermeden devam etmeleri beni derinden etkiledi. Ben ise sıradan ve akıcı kitapların bile içine dalamıyordum. Yaptığım araştırmalarda da bu sorunun, çağımızda büyük bir psikolojik sorun teşkil ettiğini ve neredeyse insanların tamamında görüldüğünü öğrenmek içimi rahatlattı. Diğer sorunum ise kaybetme veya hata yapma korkusuydu. Birçok tenis maçını bu sebeple kaybetmiştim. Korkularım birçok alanda çekingen kalmamı sağlıyordu. Oysaki ben bir insandım. Da Vinci’nin bile büyük hatalar yüzünden başının ağrıdığı dönemleri düşününce, benim korkularım sadece gereksiz terlemelerden ibaretti. Acilen tedavi olmalıydım.
Sorunumun çözümüne bazı dikkat dağıtıcı parazitlerden kurtulmakla başladım. Sosyal medya hesaplarımın hepsini kapattım ve bilgisayarımı çekmeceye kaldırdım. Yılların kiri ve dağınıklığı bulunan odamı; günlerce sildim, süpürdüm, topladım, düzenledim. Tüm kitaplarımı türüne, yazarına ve alfabetik olarak sıraya dizdim. Gardırobumdan, masamın üzerinden, kişisel dolaplarımdan; gereksiz tüm giysi, eşya ve süsleri toplayıp kurtuldum. Odam artık ferah ve sadeydi. Dikkatimi dağıtacak hiçbir nesne yoktu. Fakat fazla sadelik de hoşuma gitmedi. Bu sebeple odama Da Vinci’nin “Vitruvius Adamı” çizimini ve “Son Akşam Yemeği” tablosunu astım. Onlara baktıkça çalışma isteğim artıyordu.
Kendi içimde aldığım önlemler evde yarım bıraktığım tüm kitapları okuyabilmemi sağladı. Bu kısıtlı yardım, tüm dünyamı değiştirmişti. Tekrar insana dönüşme zevki tadabiliyordum. Odamda olduğum sürece düşünebiliyor, okuyabiliyor ve odaklanabiliyordum. Ya odamdan çıkınca? Dış dünyada gördüğüm her yüz, her nesne, her varlık dikkatimi dağıtmaya fazlasıyla yeterliydi. Tüm hayatım odamdan ibaret olmaması da üzücüydü. Arada dışarı çıkmak, iş aramak, insanlarla iletişime geçmek zorundaydım. Odamda ne kadar tanrıysam, dışarıda da o kadar amiptim. Ayrıca hata yapma korkum devam ediyordu. Bu korkunun daha da ilerlediğini hissediyordum. Sokakta yürürken kambur, hızlı adımlarla, yere bakarak yürüyen çocuktum; sosyal ortamlarda bir köşede sessizce içeceğini içen ve sohbetten kaçan çocuktum; otobüste bir insanın yanına oturmaktansa ayakta gitmeyi tercih eden çocuktum; en acısı da kendi görüşleri olmadan, neredeyse oraya ayak uyduran bukalemundum. Korkularımın üzerine gitmeliydim. Korkusuz, gözü kara, yenilgiyi de kabullenecek birine dönüşmeliydim. Biraz dışarıdan yardım hiç de kötü olmazdı.
Oraya gittiğim andan itibaren hayatımın eskisine benzer yanları kalmayacağına emindim. Bu benzerliğin iyi mi, kötü mü olacağını tam kestiremesem de gitmem gerekiyordu. Bugüne kadar orası hakkında pek de olumlu yorumlar duymamıştım. Lise yıllarımda da oraya gitmiş, zihnimi kaybetme tehlikesi yaşamıştım. Şu an ne değişmişti? Oraya gitmeye neden can atıyordum? Oraya gitmeden de olumsuzları düzeltemez miydim? O andaki hırsım ve değişme isteğim, tüm soruları bastırmış ve beni içgüdüsel olarak oraya, yani psikiyatrist koltuğuna göndermişti.
Geçmişte doktora gitmemek ve onun verdiği ilaçları kullanmamak uğruna bin takla atan Sercan Arslan, ne oldu da koltuğa yayılarak oturmuştu? Olgunluk ve oturmuş bir kişilik… Artık kimsenin, Leonardo haricinde, zihnime giremeyeceğini biliyordum. Terapiyi veya verebileceği ilaçların etkisini tam olarak kestiremesem de zihnimi çelikten bir kozayla örmüştüm. İhtiyacım olan bilgi, duygu, destek haricinde kimse veya hiçbir madde bana zarar veremezdi. Kendime, zihnime ve duygularıma güveniyordum. Psikiyatrist koltuğunda da kendimi daha fazla geliştirerek kalkacağıma emindim.
Hareketlerimi, duruşumu ve bakışlarımı inceleyen doktorumun soru sormasına çok da gerek kalmamıştı. Koltuğa tam oturamamam, kambur durmam, doktorun gözlerine bakmadan konuşmam, ellerimin ve bacaklarımın sürekli hareket halinde olması, ayaklarımı koltuğun altına bitişik şekilde gizlemeye çalışmam, hafif terlemem… Doktorum, bunların hepsinin kaygı seviyemin ve öz güven düşüklüğümün belirtilerini oluşturduğunu söyledi. Kaygılarımdan kurtulmam amacıyla düşük dozda bir antidepresan tedavisine başlamam gerektiğini de ekledi. Odaklanamama sorunuma gelirsek; bu konuda birkaç nefes egzersizinin, hatasız şekil çizmeye çalışmalarının ve ufak dozda olan modafinil hammaddesine sahip bir ilacın sorunuma çözüm olacağını anlattı. Dediği her sözcüğü zihnime kaydettim. Reçetemi alarak gelecek ay tekrar gelmek üzere oradan ayrıldım.
İlaçlarımı eczaneden aldığım sıralarda içimde geçmişe dönük bir pişmanlık oluştu. Geçmişte bu tarz ilaçlar kullanmam gerekliydi. Fakat ben kullanmak istememiş ve topluma aykırı bir kişilik, yaratıcı zekâyla hayatına yön vermeye çalışan bir adam olmuştum. Bu ilaçların zihnim üzerinde ne tarz etki edeceğini tahmin edemiyordum. İlaçları kullanmamdan itibaren hayatım karanlık bir yolculuğa dönüşecekti. Belki Leonardo, Mustafa Kemal Atatürk, Dostoyevski’ye benzer günümüze imzası atabilecek birisi olacaktım; belki de zihnim sıradanlaşacak ve düşük maaş ve düşük hayat standartlarıyla geçinmeye çalışan basit bir adam olacaktım. Geçmişte kullansaydım şu an ne olacaktım; babamın hayalini kurduğu bir mühendis veya çok başarılı bir yazar? Ben ipin üzerinde desteksiz yürümeyi seçmiş ve yere çakılmıştım. Ne bir yazar, ne bir mühendis, ne de başarılı bir birey olabilmiştim. Çok güvendiğim yaratıcılık da işe yaramamıştı. Hayatım boşluktaydı. Tek çarem bu ilaçlardaydı. Onlara inanmaktan başka çarem yoktu. Bunları düşündükçe, keşke daha önce kullansaydım diye iç geçirdim. Ama bunun bir faydası yoktu. Geçmiş, geçmişte kalmıştı. Eczacı, nasıl kullanacağımı bana dikkatlice anlattı. Modifinil, kahvaltıdan bir saat önce bir tane; antidepresan da kahvaltıdan hemen sonraydı. İlk aylarda ufak yan etkiler görebilirdim ve bu çok doğaldı. Başladıktan sonra bırakırsam, her şey daha da kötüye gidebilirdi. İlaçların olumlu etkilerini de hissedebilmem yaklaşık iki haftaya bulacaktı. Tüm bunlar gözüme korkunç görünse de kullanacaktım. Bir kobay faresi olarak pes etmeden, olumlu etkileri bekleyecektim. İlaçların bulunduğu ufak yeşil poşeti aldım ve eve geri döndüm.
Tüm gece heyecandan uyuyamadım ve ilaçlar hakkında bulabildiğim tüm yorumları ve yazıları okudum. Kimilerine göre bunlar ilaç şirketlerinin ürettiği para tuzakları, kimine göre ise hayatın anlamıydı; dertleri tek seferde silen mucizelerdi. Halen daha içimde büyük bir kararsızlık vardı. Yan etkileri konusunda yeteri kadar uyarılmamıştım. Ne doktor, ne de eczacı beni bu konuda aydınlatmamıştı. Doktorum bu konuda tek kelime etmezken, eczacı üç beş sıradan laf ile geçiştirmişti. Sabah erkenden ilaçları kutularından çıkarıp masamın üzerine, kitapları yanına koydum. Birkaç dakika boyunca sadece onlara baktım. En sonunda modifinili büyük bardaktaki soğuk suyla bir seferde içtim. Etrafıma boş bakışlarla bakmaya başladım. Ne olmuştu? Değişmiş miydim? Kahvaltıdan bir saat önce içmiştim. Kahvaltıya daha vardı. Bu vakti değerlendirmek üzere elime ilk gelen kitabı açtım. Bu kitap, Carlo Ginzburg’un panteizmi anlattığı Peynir ve Kurtlar (Metis Yayınları) kitabıydı. Ne zaman satın aldığımı hatırlamadığım kitap, çok ağır ve karmaşık cümleler içeriyordu. Ona odaklanmaya çalıştıkça başıma ağrılar girmeye başladı. Beynim yanıyordu. Tüm gece uyumamış olmanın getirdiği yorgunlukla esnemeye çalışsam da bedenim esnemeyi kabul etmiyor, esnedikçe içimde huzursuz bir his oluşuyordu. Başım dönüyor, midem bulanıyordu. Kitabı kapattım. Etrafıma baktım. Etraftaki her nesne anlamsızlaştı. Gözüm kararıyordu. Gözlerimi kapatmak bir yana kırpamıyordum. Zihnim beni engelliyordu. İlacın etkilerini hızlı bir şekilde hissediyordum. Terliyordum. Saatlerdir ağzıma tek lokma koymamıştım. Buna rağmen; canım kahvaltı yapmak, daha da kötüsü su içmek bile istemiyordu. Annem kahvaltıda en sevdiğim omleti hazırlamıştı. Fakat omlete bakamıyordum; midem bulanıyordu. Kusmak istiyordum, ilacı bedenimden atmaya ve midem ile zihnimi rahatlamaya ihtiyacım vardı. Sık sık oynadığı bir bilgisayar oyununu açarak oynamaya başladım.
Oyunu oynamaya başladıktan sonra kaç saat geçtiğinin farkında bile değildim. Öğlen olmuştu. Bedenim halen daha yemek yeme düşüncesini duyduğu an ağır tepkiler veriyordu. Ama yemem lazımdı. Diğer ilacı da içmeliydim. Sadece tok karna olabilmek amacıyla ufak bir kâse mısır gevreğini kendimi zorlayarak yedim. Yemeği bitirmem ile öğürmeye başlamam bir oldu. Yaklaşık on beş dakika yemeği midemde kalması uğruna kendimle savaştım. Biraz olsun bulantılarımın geçmesiyle antidepresanı da bedenime gönderdim.
Yeni ilacımda damarlarımda dolaşmasıyla beraber içimi kocaman bir huzursuzluk kapladı. Bu huzursuzluğun sebebi yoktu. Sadece huzursuzdum. Beynimin yangını da artmıştı. Hiçbir şey yapmadan oturamıyordum. Yoksa beynime dalga dalga ağrılar saplanıyordu. Tüm gün, mısır gevreği haricinde, tek lokma yemeden oyun oynadım. Gecenin olmasıyla da yatağa girmem ile korkunç bir gerçek beni bekliyordu. Önceki gece uyuyamamış ve çok yorgun hissediyor olsam da hiç uykum yoktu. Sanki çok ağır ve uzun bir uykudan uyanmış, etrafı algılamaya çalışan bir sersemdim. Oyunun da canımı sıkar hale gelmesiyle yatağıma yattım ve karanlıkta duvarı izlemeye başladım. Kafamda paranoyakça düşünceler dolaşmaya başladı. Hayatım boyunca bu ıstırabı çekecektim; asla uyuyamayacak, her zaman beynim yanacak ve yemek yiyemeden zayıflayarak ölecektim. Odamın içinde de karartıların dolaştığını görüyordum. Korkmuyordum ama delirdiğimi görmek, beni üzüyordu. Son darbe de masamın üzerinde kitap okuyan kendimi görmemle olmuştu. Halüsinasyonlar görüyordum.
Hemen ışığı açtım. Acilen uyuyup bu saçma düşüncelerden ve huzursuzluktan kurtulmalıydım. Yapamıyordum. Gözlerimi kapatamıyordum. Beni uyutması için “Peynir ve Kurtlar” kitabını tekrar elime aldım. Okumaya başladım. Bilerek yattığım yerden ve hafif gece lambası ışığında uyuyordum. Başlarda anlaması zor olsa da iyice yoğunlaşınca cümleleri okumak çok keyifli bir hal aldı. Okudukça okudum. Sabaha kadar okumam devam etti. Güneşin ilk ışıklarının penceremden içeriye girip suratıma vurmasıyla kitabı elimden bıraktım. Tek gecede belki de hayatımda okuduğum en zor kitabı bitirmiştim. Fakat ilgimi çeken bu olmamıştı. İlgimi çeken, halen daha uykumun olmamasıydı.
Devam eden günlerde ilaçların etkileri yoğun olarak devam ediyordu. Bir hafta boyunca hiç uyumadan, yemek yemeden ve içimdeki kocaman huzursuzluğum ile yaşamaya çalıştım. Bana en büyük faydası, evde ne kadar yarım kalmış veya alıp okumadığım kitap varsa okumamı sağlamış olmalarıydı. Bu süre zarfında evden adımımı atmadım. Çünkü dışarıdaki hayatta beni ürküten, paranoyakça hayallerim vardı. Toplum içinde bayılırsam, insanlarla iletişim kuramazsam, saçma hareketler sergilersem…
Bir haftanın sonunda, yavaş yavaş algılarım açılıyordu. İlk etapta, kendi bedenimi incelemeye başladım. Bugüne kadar fark etmediğim; yüzümdeki sivilce ve siyah noktalar, özensizce taranmış saçlarım ve gardırobumdaki kıyafetler gözüme batmaya başladı. En yakın marketten yüz temizleme jeli, saç spreyi, diş ipi, ağız gargarası, yeni saç fırçası, pahalı şampuan, güzel kokan duş jeli ve ferah kokulu parfüm satın aldım. Bunları kullanarak aldığım duş, gerçekten kendimi iyi hissettirdi. Sanki bedenimden toksinleri ve çirkinlikleri atmıştım. Aynada başka bir ben görüyordum. Yüzümdeki tüm kirlerden arındım. Çok güzel kokmaya başladım. Saçlarımı da kusursuzca taradım. Kendime güvenim bir nebze artmıştı. Çok az da olsa kaygılarımdan, korkularımdan ve huzursuzluğumdan kurtulmuştum. Sokağa çıkıp temiz hava almaya karar verdim.
Kasım ayına özgü, soğuk olmayan fakat içinizi titreten hava, bedenime çok iyi gelmişti. Zihnimin ve algımın açık olması beni heyecanlandırmıştı. Etrafta gördüğüm tüm canlılar ve nesneler bana anlamlı geliyordu. Sanki hayatı zihnime hapsetmiş ve oradan izliyordum. Öz güvenimin artmasıyla yürüyüşümde değişiklikler oldu. Dimdik ve karşıya bakarak yürüyordum. Ara ara bedenime yayılan huzursuzluk dalgası ve baş ağrıları da olmasaydı tüm hayat daha güzel olurdu.
Kendimi Alsancak’ın sokaklarına attım. Birkaç tane yeni gömlek, pantolon ve bir çift ayakkabı satın aldım. Sahafa uğrayarak, kütüphaneme on tane yeni kitap ekledim. Bu kitaplar arasında, daha sonradan hayatımı tamamen değiştirecek olan Orhan Kemal’in Bereketli Topraklar Üzerinde (Everest Yayınları) ve John Fante’nin Toza Sor (Parantez Yayınları) kitapları da vardı. Yaptığım bolca alışveriş ile evimin yolunu tuttum. Beynimdeki yangın, kitap sayfalarını yakmak için can atıyordu.
Toza Sor! Bu nasıl bir kitaptı böyle! Bazı kitaplar okunmak üzere yazılır, fakat bu kitap yaşamak ve zihninize egemen olmak üzere yazılmıştı. Her sayfayı çevirdikçe, okuduğum cümleler keyfimi yerine getiriyordu. Ama kitabın sayfa sayısı azaldıkça da keyfim kaçıyordu. Yan yana dizilmiş, muazzam sözcükler gözlerimin önünde canlanıyordu. John Fante’nin ve bu sanat harikasının Bukowski’yi yazarlığa başlatmasına şaşırmıyordum. Çünkü her sözcükte benim de yazar olma dürtülerim azıyordu. Yazmak istiyordum! Her şeyi! Tüm dünyayı! Tüm zihnimi! Tüm bilgi kırıntılarımı! Tüm insanları! En çok da sıradan olmayan insanların, sıradan hayatlarını! Tek bir sorun vardı. Kendimi yazmaya ait hissetmiyordum. Özellikle lise yıllarımdan itibaren birçok kitap okumuş olsam da bugüne kadar verimli bir okuyucu olamamıştım. Okumalarımda bir şeyler eksikti. Ufacık görünen kocaman bir sıkıntı vardı.
Bu sıkıntının ne olduğunu Orhan Kemal’in “Bereketli Topraklar Üzerinde” kitabı bana gösterdi. Toza Sor kitabının hemen akabinde elime aldığım bu roman, bana bugüne kadar okumalarımın ne kadar kötü olduğunu gösterdi. Okumalarımda empati, duygu ve kitabı yaşamak eksikti. Toza Sor kitabını okurken adeta yaşamıştım. Bereketli Toprak Üzerinde ise… Tüm duygularımı ve zihnimi mahvetmişti. Kitabı okurken istemsizce dertlenip, rakı masasına geçiyordum. Her sayfası, çekilen her dert, kitapta yazılan her zorluk kendimi ve duygularımı sorgulamama sebep oluyordu. İzmir’deki rahat masamdan beni alıp, Adana’nın sarı sıcak (Yaşar Kemal’e saygılarla) götürüyordu. Bana, Sercan Arslan’ın rahat hayatına küfredip, bir kuru soğanın ve kurtlu bulgurların peşinden koşmamı öğütlüyordu. O zamanlar ismini bilmesem de ‘’zihinde canlandırma’’ tekniği ile ilk defa tanışıyordum.
Zihinde canlandırma tekniği, Leonardo’yu ne kadar az tanıdığımı yüzüme büyük bir tokat olarak çarpmıştı. Leonardo’nun en büyük sırrı buydu! Bu tekniği fark ettikten sonra günlerce araştırdım. Leonardo ile ilgili tüm belgeselleri, kurgusal yabancı diziyi (Da Vinci Demons) ve kitapları baştan aşağıya inceledim. Leonardo, doğada gördüğü ve ilgisini çeken tüm varlıkların gözünden dünyayı görmeye çalışıyordu. Bir kuşun havada süzülüşü, bir bitkinin fotosentez yapışı, ilgi çekici insanların yaşayışı… Hepsinin her ayrıntısını zihninde canlandırıyordu. Onun muhteşem gözlem yeteneği ve buna bağlı gelişen yaratıcılığının temeli buydu. Merak ettiği bir varlığı veya olayı önce basit sorularla zihninde tanımlıyor, iyice zihnine oturduğunda da dünyaya onun gözleriyle bakıyordu. Zihinde canlandırma tekniği, özdeşleştiği varlık sayesinde zihnini çok boyutlu kullanabilmesini ve farklı bakış açıları kullanabilmesini sağlıyordu. Bu tekniği çok sevmiştim! Günlük hayatta Sercan Arslan olabilirdim, ama kitapların içerisindeyken; Gregor Samsa, Radion Romanovic Raskolnikov, Henry Chinaski, Arturo Bandini, Rauf Efendi, Pehlivan Ali ve binlerce farklı insana dönüşüyordum.
‘’Gregor Samsa bir sabah huzursuz düşlerinden uyandığında, kendini yatağında korkunç bir haşereye dönüşmüş buldu.’’ (Franz Kafka – Dönüşüm – İletişim Yayınları) Birkaç kelime ve özel bir isimden oluşan bu uzun cümle hayatımı ne kadar etkileyebilirdi? Bu kitabı ve bu cümleyi ilk okuduğumda, on beş yaşında ve Bulgaristan’daki köy evimizde can sıkıntısından patlamak üzereydim. Kısacık bir kitabın insanların hayatına bu kadar etki edebileceğini aklım hayalim almıyordu. Ne kadar yanılmıştım!
Kitaba daldıkça kısıtlı insan bedenimi kayboluyordu. Birbirinden bağımsız hareket eden altı tane ince bacağım, etrafı algılamamı sağlayan iki tane antenim, binlerce gözüm ve yattığım yatağı hissetmemi engelleyen zırhım vardı. Ben neydim? Acı çekiyordum. Kelimeler bana ıstırap veriyordu. Beynim delik deşik olmuştu. Annemin yaptığı yemeklerin kokusundan çok, çöpün kokusu ilgimi çekiyordu. İnsanların bana bakışları, beni anlayamaması, beni görmezden gelmesi, benden nefret etmesi… Tüm dünyam bir kâbusa dönüşmüştü. Hissediyordum. Sayfaları, Kafka’yı hissediyordum. Kafka ile konuşuyordum. Artık İzmir’de değildim. Artık dünyada bile değildim. Ben neredeydim? Ruhum kaybolmuştu. Ölmek istiyordum. Ölmek ve ruhumun tekrar huzura kavuşmasını diliyordum. Son sayfayı da okumamla tekrar Sercan Arslan’ın aciz bedenine geri döndüm. Tekrar insan olmak ve Sercan Arslan gibi hissetmek beni fazlasıyla üzdü. Daha fazla okumalıydım! Daha fazla bedene ve zihne kavuşmalıydım!
Bu saatten sonra okuduğum kitapların türü, yazarı ve kalınlığı önemli değildi. Sadece okuyordum ve yaşıyordum. Zenit’in soğuk sokakları, Paris’in sanat kokan caddeleri, İstanbul’un kalabalığı, hiç var olmamış ütopik dünyaların gizeminde yürüyordum. Yazar olmanın en önemli kuralı olarak gördüğüm okumak, benim için yaşama amacına dönüşmüştü. Kitaplarla aramdaki bağ her geçen gün artıyordu. Sabah kalkar kalmaz günün ilk ilacı ile beraber onlarca sayfayı aç karnına beynime gönderiyordum. Algılarım hiç olmadığı kadar açılmıştı. Yaratıcılığımın beslediği hayal dünyam sonsuzluğu gözler önüne seriyordu. Acilen zihnimi boşaltmam gerekliydi. Masamdan kalkarak, suni deri ciltli ve saman kâğıdından bir not defteri edindim. Ayrıca yazdıklarımın asla silinmemesi ve kendime hata payı bırakmama isteğimle, daha sonraları benim en büyük koleksiyonum olacak, dolma kalem (Üzerinde ismimin yazdığı ilk dolma kalemimi bana hediye eden kuzenim Bayise Özkaya’ya teşekkürler) dünyasına giriş yaptım. Deri kaplı defter ve dolma kalem… Bu dünyada bana en büyük zevk veren iki bağımlılığa dönüştüler.
Lise ve üniversite yıllarımda yazma tecrübelerim olsa da bilinçli ve gerçek anlamda yazmaya başladığım o ilk an unutulmazdı. Ne yazacağımı bilmiyordum. Kalemi elimde sıkıca tutuyordum. Kışın kendini hissettirdiği aylarda olmamıza ve evin içindeyken de soğuğu hissetmeyi sevdiğimden üşümeme rağmen kalemi tuttukça ellerim terliyordu. Bu terlemenin sebebi apaçıktı. Ne yazacağımı, nereden başlayacağımı bilmiyordum. Gözlerimi kapatıp kendimi düşündüm. Eski izlediğim filmleri ve okuduğum kitapların hayalini kurdum. Kitapların etkisinde olsam da zihnim bana daha çok filmleri gösteriyordu. Bugüne kadar etkilendiğim iki film gözlerimin önünde canlanmaya başladı. Chuck Palahniuk’un unutulmaz eseri Dövüş Kulübü’nün (Ayrıntı Yayınları) muhteşem filmi ve on sekiz yaşındayken izleyip, günlerce etkisinde kaldığım Çağan Irmak’ın Karanlıktakiler filmi aklıma birden çöktü. Ben artık sıradan bir insan değildim. Bu sebeple sıradan olmayan insanların, bize sıra dışı gelen sıradan hikâyelerini yazma fikri bana çok cazip geldi. İşe koyuldum. Böylece ilk hikâyem olan ‘’Obsesif Şal’’ kalemimin ucundan kâğıda aktı.
Obsesif Şal’ı iki günlük bir uğraşın ardından önce not defterime yazdım, sonra da bilgisayara geçirdim. Yaklaşık dört sayfa olan bu hikâye konu olarak çok hoşuma gitse de yazarlığa başlangıcımın kötü bir anısı oldu. Okuttuğum insanlardan olumlu eleştiriler alıyordum. Fakat benim gözüm yükseklerdeydi. Yazdığım her sözcüğün önce bana, sonra da tüm dünyaya etki bırakması gerekliydi. Bunu duyanlar bana gülse de kendime olan güvenimin sınırları yoktu. Bu yola girdiysem ileride pişmanlığımın olmaması gerekliydi. Yazma işlemine ara verip tekrar okuma ve zihnimi eğitme aşamasına geri döndüm. Yazmaya hazır değildim.
Bir süre, bilgisayara bile geçirmeye layık görmediğim birkaç hikâyeyi yazmak haricinde sadece okuma yaptım. Bu esnada algılarım ve geleceğe dönük planlarım hayret verici boyutlara ulaştı. Türkiye’yi ve özellikle İzmir şehrini çok sevsem de buralarda kalmak ve yaşam derdiyle uğraşmak beni karamsarlığa düşürüyordu. Hayatımdaki en radikal kararı vermiştim. Abimin yanına, Londra’ya veya içimdeki yeni ruha en uygun şehir olarak seçtiğim Dublin’e taşınacaktım. Bulgaristan vatandaşı olmamdan dolayı, önümde oturma ve çalışma izni engelim yoktu. Daha kötü bir engel vardı. Eğitim sistemimizin en güzel yanı… Senelerce İngilizce dersi görmüş olsak da birkaç basit cümle kurmaktan ve okumaktan başka bu dille pek alakam yoktu. Ailemin de desteği ile araştırmalarım sonucunda, Alsancak’taki köklü ve başarılı olduğuna emin olduğum bir dil kursuna kayıt yaptırdım.
İlaçlarımın etkisi yavaş yavaş geçiyordu. Bu sebeple tekrar doktora gittim ve ilaçlarımın günlük dozajını arttırma karar aldık. Bu bende yeni bir çağ başlatıyordu. Çalışma hırsım ve ilaçların dozajının artması, insomnia (uykusuzluk) hastalığı ile tanışmama vesile oldu. Bu hastalık hakkında kötü yorum yapamazdım. Çünkü sevmeye başlamıştım. Beş, hatta dört saatlik uyku ile dinç bir şekilde tüm gün okuma ve öğrenme işlemlerimi gerçekleştirebiliyordum. Zamanla baş ağrılarım ve agresif ruh halimde artış olsa da günün her saatini verimli geçirmek bana canlılık katıyordu. Kendi bedenimle adeta savaşıyordum. Bu savaşa ilaçların yanında da kahve bağımlılığımı ekledim. Her gün fincanlarca filtre kahve ve üzerine modifinil hapları ile en az iki tane kitap bitiriyordum.
Uykusuz geçirdiğim günlerde kitapların yanına kursu da eklememle iham kaynaklarım artıyordu. Kursta geçirdiğim saatlerde de faydasını görmüştüm; İngilizce kursunda çok değerli insanlar tanımıştım. Bunlardan bir tanesi de ilk uzun soluklu roman denemem olan ‘’Şifalı Eller’’in ilham kaynağı oldu. İngilizce konuşma üzerine olan bir dersimizde öğretmen; herkese, bize yapılmasından hoşlanmadığımız hareketleri sordu. Kurs arkadaşlarımdan biri de ‘’İnsanların bana dokunmasından’’ cevabı vermesiyle beynimde kıvılcımlar çakmaya başladı. Haphephobia, yani dokunulma veya fiziksel temas fobisi yeni hikâyemin konusunu oluşturacaktı. Buna biraz daha ilginçlik katmak amacıyla, hikâyeyi altmışlı yıllara taşımayı ve bir köyde geçmesini planladım. Üzerine daha da ilginç olması için Şamanizm ve şifacılık konularını da eklemeyi akıl ettim. Dokunduğu insanları iyileştiren, ancak geçirdiği bir travma sonucunda insanlara dokunmaktan korkan Hatçe Kadın’ın hikayesi, Şifalı Eller böylece ortaya çıkmıştı.
Şifalı Eller, hem işlemek istediğim konu hem de kullanmak istediğim dil bakımından beni çok zorluyordu. Onu yazma çalışmalarım esnasında bol bol araştırmalar yaptım. Her cümlenin, her tarihin, bilimsel ve dini bilginin gerçeğe uygun olması gerekliydi. Ayrıca bol bol Orhan Kemal romanları da okuyordum. Kullandığım dilin, onun köy romanı tarzına yakın olmasını için çabalıyordum. Not defterime, ilmek ilmek işlediğim ve haftalarımı adadığım bu ilk deneme sonucunda kocaman bir başarısızlık hissettim. Son cümleyi yazmamla birlikte bir roman değil de uzun bir hikâye yazmıştım. Zaten yaklaşık üç haftamı almıştı. Sabah akşam çalışmış olsam da bu kadar kısa zamanda kaliteli bir eser vermeyeceğimin farkındaydım. Kimseyi okutmadığım bu eskizleri, kendi kendimin eleştirmeni olarak değerlendirdim. Akıcılığım gayet iyiydi. Fakat Orhan Kemal’in kötü bir kopyası olmaktan öte geçememiştim. Köy şiveleri, düşünceleri aktarmam hepsi vasattı. Şifalı Eller’i bilgisayarı geçirmeden rafa kaldırdım.
Şifalı Eller sonrası büyük bir karamsarlığı pençesinde kıvranıyordum. Acaba yazar olacak niteliklere sahip değil miydim, yoksa kendime acımasızca davranmak konusunda çok mu erkendi? Geleceğimi net bir şekilde göremiyordum. Not defterimi ve kalemimi çekmeceye kaldırdım. Zihnim çok kalabalık ve yoğundu. Aylardır sürekli okuyor ve sürekli düşünüyordum. Bunun bana faydası olduğu kadar zararı da vardı. Bu kadar yoğun düşünmek ve zihinde canlandırmak, Sercan Arslan kimliğini yok ediyordu. Yazdığım her cümle, başka bir yazarın gölgesinde kalıyordu. Acilen zihnimi boşaltmalıydım.
Uzun süredir hiç ara vermeden kitap okuduğum bir anda, kelimelerin anlamsızlaştığını ve cümlelerin gözümde canlanmadığını sezmeye başladım. İlaçlar ve kahvenin etkisindeyken uykusuz geçirdiğim her dakika beynimi daha da yoruyordum. Beynimin içerisindeki kaynayan kazan adeta taşıyordu. Kitabı hemen kapattım. Odamdaki tüm ışıklardan kurtulup kulaklığımı taktım. Yüksek sesle müziğin keyfini çıkartacaktım. O güne kadar rock müzik bana heyecan verse de dinlendirici değildi. Bu sebeple tercihimi Mozart’tan yana kullandım. Gereksiz düşünceler zihnime hücum ederken sadece müziğe odaklanmaya çalışıyordum. İlk başlarda beynim beni gerçekten çok zorlamıştı. Zamanla ise kendimi daha da zorluyor ve düşüncelerin girdabından çıkıyordum. Sonunda müziğin kalbini hissettim. Artık kulaklarımla değil, beynimle işitiyordum. Mozart’ın çaldığı her nota, havada uçuşan simgelere ve aynı havaya yayılan kokulara dönüştü. Onları görmeye, koklamaya, işitmeye doyamıyordum. Zihnim tekrar bana aitti. Düşünceler ise zihnimin dışında dolanan ve tek görevli zihnimi geliştirmek olan besinler halini aldı. Hayatımda ilk kez meditasyon yapmanın ayrıcalığına kavuşmuştum.
Meditasyonun hayatıma katkıları sınırsızdı. Özgürleşmiş, rahatlamıştım. Tüm dünyayı görebiliyor, duyabiliyor, koklayabiliyor ve hissedebiliyordum. Boş bir zihinle sokakta gezmek, dünyayı daha rahat keşfetmemi sağlıyordu. Gövdem dik, çenem yukarda, adımlarım yavaş ve dünya gözlerimin önündeydi. Her insan, her bina, her renk, her detay yazmaya değerdi. Nereden başlayacağımı bilmiyordum. Saatlerce Alsancak’ta gezdiğim bir günün akşamında, en sevdiğim enstrüman olan çellonun eşliğinde meditasyon dünyasına geçiş yaptım. Bedenimin gevşemesiyle beraber aylardır geçirdiğim dönüşüm veya daha doğrusu evrim gözlerimin önüne gelmeye başladı. Değişimin üzerinde kısa zaman geçmiş olmasına rağmen eski halim ne kadar da çirkin duruyordu. Boş bakan gözlerim, olmayacak hayallerim, gereksiz sohbetlerim, suratımdaki siyah noktalar, kılıksız kıyafetlerim… İşte o anda tekrar yazmam gerektiğini anladım. Not defterim ve dolma kalemimi çekmecemden çıkartıp, tozunu aldım. Kalemimi hızlıca sallıyordum ve cümleler kendiliğinden oluşuyordu. Beynimin içindeki dalgalar, kâğıdı dövüyordu. Fırtına dindiğinde de ‘’Algısal Kapıcık’’ karaya vurmuştu. İlk kez hem çevremin hem de kendimin beğendiği yegâne eserimdi.
Algısal Kapıcık, üzerimde büyük etki bırakmış ve yeni bir dönem açmıştı. Herkes tarafından övgüyle bahsedilen ‘’akıcı betimleme’’ tarzımın ilk ve en önemli örneğiydi. Daha önceden duyup, inanmadığım sanatçıların mütevazi olamama sorununu bana kanıtlamıştı. Eserimle gurur duyuyordum. Ailem dâhil tüm çevreme okutmaktan ve aldığım olumlu yorumlardan büyük keyif alıyor, adeta zevkin doruklarında yaşıyordum. Algısal Kapıcık, boy aynamda da büyük bir değişikliğe gidebileceğimi, yükseklere taşıyabileceğimi gözlerimin önüne serdi. Kendime artık kaliteli bir yazar olma yolunda ilerlediğimi ve daha harika yazılar yazabileceğimi telkin etmeyi, duyurmayı başarmıştım. Ne yazacağımı biliyordum: Kendimi!
Hayatımda ilginç deneyimlerim çok fazla olmamıştı. Kendimi de ilginç olarak tanımlamam mantıksızdı. Öyle sanıyordum. Kitap okudukça aydınlanan düşüncelerim ve hayat bakış açım herkes tarafından merakla dinleniyordu. Bunu değerlendirmenin vakti geldiğini anladım. Algısal Kapıcık’ta olduğu üzere kendi düşüncelerimle değil de kendimi anlatan bir hikâye yazacaktım. Beni etkileyen yazarlara benzer biçimde; John Fante, Bukowski ve Jack London geleneğini sürdüren bir eser veya eserler dizisi bırakacaktım. Günlerce uğraşmam sonucunda dişe dokunur bir konu bulamadım. Konu aramanın ne kadar saçma olduğunu, konunun gelip beni bulduğu o an fark ettim. Yine bir İngilizce konuşma dersinde sınıf arkadaşlarımdan birinin kişilik özellikleri ve dünyaya bakış açısı çok ilgimi çekti. Bu değerli hanım arkadaşım, karamsar bir yapıda ve uykuya aşırı düşkün birisiydi. Ben ise hayata aydınlık taraftan bakıyordum ve uykudan nefret ediyordum. İki tarafın çarpışıp, yaratıcı bir hikâye oluşturması içten bile değildi. Böylece Sinek Valesi ve Kupa Kızı projesini yazmaya karar verdim. Hikâyenin isim tercihinde biraz çalıntı hava esintileri olduğu ve hikâyenin kişiliklerine çok zıt düştüğü için ismini sonradan değiştirecektim. Ünlü rock yıldızımız Teoman’ın da ileride bana telif davası açmasını istemezdim. Bu sebeple ‘’Uykunun Derinlerindeki Uykusuz Deliler’’ ismi o an aklıma geldi. Hikâyenin içeriğine çok uyan ve özgün bir isimdi. Yine de ‘’Sinek Valesi’’ ismini es geçmek istemiyordum. Sinek Valesi ismini bir kenara koyup, Uykunun Derinliklerindeki Uykusuz Deliler üzerinde çalışmalara başladım.
Kendi kişiliğimin, bir hikâye kahramanında hayat bulması beni büyülemişti. Bu kurgusal hikâyede, Ayas Udu üzerinden Sercan Arslan’ın gözlerini ve zihnini kullanmıştım. Olayları dilediğim gibi yaşıyor ve düşünce ile diyalog metinlerini dilediğim gibi yazabiliyordum. İki hafta boyunca bilgisayarın başında kalkmadan, durmadan yazdım. Yazmaya doyamıyordum. Yazdıkça yazıyor, tüm benliğimi ekrana döküyordum. Hikâyeyi bitirmemle beraber içimde bir burukluk oluştu. Boşluğa düştüm. Ayas Udu kimliği ile girdiğim hayali dünyadan çıkmam gerekiyordu. Ben ise tekrar sıkıcı dünyaya dönmekten nefret ediyordum. İstemeye istemeye son cümleyi yazıp hikâyeye son verdim.
Tekrar Seran Arslan olarak, yeni hikâyeyi okuttuğum herkes tarafından takdir topladım. Okuyanlar hem eğlenmiş, hem de farklı bir bakış açısıyla tanışmışlardı. Çok da kopyacılığa kaçmadan, hafif bir John Fante havası yakalamıştım. Bunu sürdürmeliydim. Yazma isteğim muazzam boyutlarda artmıştı. Fakat yazmam konusunda büyük bir engelle karşı karşıyaydım. Devletin çıkarttığı bir kanun üzerine bedelli askerlik yapacaktım. Yirmi bir gün boyunca, Lüleburgaz’ın sabah kutup soğuğu, öğlen çöl sıcağı havasıyla yazarlığa ve okumaya ara verdim.
Askerliğim süre olarak kısa olsa da bolca insan tanıyıp, anı biriktirdiğim bir serüven oldu. Günlük hayatta bir araya getirilmesi oldukça zor olan, keyifli birçok arkadaş edindim. Hepsinden farklı kültürler ve algılar konusunda yeni bilgiler öğrenmiştim. Konuşulan şive ve farklı kültürlerde kullanılan sözcükler hakkında da gözlem yapma olanağı yakalanmıştım. Askerliğin kötü tarafları; gittiğim süre boyunca tek bir kitap dahi okuyamamış, tek satır bile yazamamıştım. Zihnimi olabildiğince rahat bırakmış ve yazar olmaya çalışan aydınlanma uğraşımdan vazgeçmiş, sıradan davranmaya çalışmıştım. Bu zihnimi bir nebze olsun dinlendirme amacında yararlı olsa da askerliğin bitmesiyle eski yaşantıma dönme açısından oldukça zararlı oldu. Eve dönmemden itibaren de iki hafta, ne okuyabildim ne de yazabildim.
Bu konuda imdadıma Nietzsche yetişti. Yıllar önce okuyup, pek anlamadığım ‘’Böyle Buyurdu Zerdüşt’’ (İş Bankası Yayınları) kitabını elime aldım ve hayatımın yeni var oluş nedenini okumaya başladım. ‘’Üst insan olmak!’’ Kesinlikle istediğim buydu! Neandertal’den gelen atalarımın şerefine, ben de üst insan olma yolunda basamak olacaktım. Kendi iradem doğrultusunda iyiyi ve kötüyü ayırt edebilecek zihne sahiptim. Buna bağlı olarak da kendi yolumu kendim seçecek ve insan ırkını bir adım daha öteye taşıyabilecek düşünceler demetini oluşturabilecektim. İleride adını ‘’Gri Gölge’’ koyacağım inancımın temellerini böylece atmış oldum.
Artık daha fazla okuyor, daha fazla yazıyor, daha fazla düşünüyordum. Bir kenara attığım ‘’Şifalı Eller’’ hikâyemi tekrar yazmaya başlamıştım. İçindeki düşünceleri derinleştirmiş, kendi fikirlerimle beslemiştim. Yaklaşık elli sayfa olarak planladığım hikâyeyi, yüz kırk sayfa olarak hayata geçirmiştim. Bu hikâyenin kitap olarak basılmasını çok istiyordum. Hem olay örgüsü, hem anlatım, hem de düşünceler içerisinde gayet ilgi çekici olabilirdi. Sorun şuydu ki beni kim okurdu? Daha önce tanıdığım insanlar haricinde, okuyucum olan birileri yoktu. Kitap okuma oranı oldukça düşük olan bir ülkede, yeni bir yazar olarak piyasaya giriş yapmak oldukça korkutucuydu. Görüştüğüm yayınevleri de beni bir yazardan öte ödeme yapması gereken bir müşteri olarak görüyordu. Kitaplarımın basımı konusunda kaynak sıkıntım yoktu. Ailem her zaman olduğu gibi bu konuda da bana destek olmaya hazırdı. Fakat okuyucum olmadıktan sonra bastırmak anlamsızdı. Sırf parası olduğu için içeriği boş olan kitaplarını bastırmış birçok insan vardı. Kitapçıların alt rafında tozlanmaya yüz tutmuş binlerce kitaptan birisinin de benim kitabım olmasını istemiyordum. Kitabımı bastırmadan önce insanlara ulaşmalı ve tanınmalıydım. İnternet çağının faydaları görme zamanı gelmişti.
www.sercanarslan.blog adresini yaklaşık iki haftalık bir çalışmanın ardından kullanıma açtım. Fakat önemli olan siteyi açmam değil, içini doldurabilmemdi. İnsanların beni tanıması, takip etmesi gerekliydi. Ayrıca reklamcı kafasıyla düşününce de onların zihinlerine kazınmam için bir marka adına ihtiyacım vardı. Askerlik öncesi döneme geri dönüp ‘’Sinek Valesi’’ mahlasını çekmecemden çıkarttım. Kendi marka ismim bu olacaktı! Hem akılda kalıcı, hem de beni en iyi şekilde temsil edebilecek kıymetli bir tercihti. Yeraltı edebiyatı yazarı olmaya çalışan, aykırı, özgür, kitap kurdu, kafein ve puro bağımlısı, yaratıcılığa gönül vermiş, olaylara farklı açılardan bakmayı seven, ezber düşmanı, sıkıcılık katili, meraklı, eğlenceli ve sevecen olduğunu düşünen Sercan Arslan’ın yarı kurgusal serüvenleri… Hayalimdeki kahraman tam olarak buydu. İzmir şehrine ait ve bu şehrin merkezinden arka sokaklarını en iyi temsil eden, sinema tabiriyle anti kahraman! Gündüzleri reklamcı, geceleri ise yaramaz bir kötü çocuk… Geçmişin, geleceğin, günümüzün, yaşadığımız dünyanın, farklı evrenlerin, yüzeyselliğin ve zihnin en karmaşık dehlizlerinin anlatıcısı… Sinek Valesi böylece hayat buldu.
Sinek Valesi ile tüm zihnimi İzmir şehriyle bütünleştirerek kendimi aktarabilme şansı yakalamıştım. İlk hikâyem olan ‘’Casino Basmane’’, kumar tutkumun en güzel örneğiydi. Ondan sonraki macera olan ‘’Son Pavyon Kadehi’’ ilaçların kazandırdığı hayal dünyamı ve meditasyonlarımın keyfini anlatıyordu. Üçüncü hikâyem ‘’Kupa Valesi’’ ise para kazanma hırsımın ve insanların eleştirdiği ‘’narsist’’ düşünce sistemimin en çarpıcı kurgusuydu. Bu üç hikâyeyi hayal dünyam ve kendi bakış açımın birleşimiyle hazırlasam da son hikâyem, yani ‘’İçime Kaçan Leonardo’’ ile çok az kurgusallık katarak geçmişimi okuyuculara sundum.
Sinek Valesi ile yazarlık yolundaki kariyerimde gayet keyifli ve olumlu bir ivme yakaladım. Bu ivmeyi de sürdürmek amacıyla kendimi kişisel gelişimime adadım. Ne kadar farklı olursam, ne kadar yaratıcı olursam o kadar başarılı olabileceğimin farkındaydım. Bu sebeple kişisel gelişimim yolunda büyük yollar kat etmem gerekiyordu. Yaratıcılığımı ve farklı bakış açımı kitaplara borçlu olduğum su götürmez bir gerçekti. Bunları daha da ileriye taşımak amacıyla yaklaşık bir haftalık bir süreçte hazırladığım ve kendimi en iyi şekilde analiz ettiğimi düşündüğüm, Sinek Valesi ve Mükemmelliğin Yolu (İleride sizlere de sunacağım) isimli bir rehber yazdım. Bu rehbere kendimle ilgili tüm eksikleri ve nasıl giderebileceğim hakkındaki çözümleri ilmek ilmek işledim. Bu rehberin hazırlanışına, üniversite yıllarımda en sevdiğim derslere giren saygıdeğer Doç. Dr. Uğur Bakır Hocam’ın da öğretilerini ekledim. Özellikle üniversitenin birinci yıllarında aldığım Yaratıcılık dersimin tüm dokümanlarından yararlandım. Günlük hayatta her zaman uygulayabileceğim bazı öneriler oldukça işime yaradı. Örnek vermem gerekirse, sol elimi kullanmayı öğrendim. Not defterime aldığım notları ve amatör bir şekilde uğraştığım kara kalem çalışmalarımı sol elimle sürdürmeye başladım. Sol elimi daha fazla kullanmak amacıyla diş fırçalama, yemek yeme gibi aktivitelerin de sorumluluğunu bu elime yükledim. Tenis oynamak ve önemli işlerim haricinde sol elimi oldukça kullanışlı hale getirdim. Ayrıca gün içindeki sıradan alışkanlıklarımı (kullandığım yol, hazırladığım yemekler, oturuş pozisyonum, konuşma dilinde sıkça kullandığım sözcükler…) yaratıcı bir biçime soktum. Bunların yanı sıra; müzik kültürümde sınırsız parça seçimine, yeni hobilere, yeni dostlara ve yeni düşünce sistemlerine sahip oldum. Bu ufacık farkla bile yaratıcılığımda ve hayata bakış açımda büyük etkiler yarattı. Leonardo ile yürüdüğüm bu yolda merakım ve yaratıcılığım ile büyük mesafe kat ettim.
Kazandığım yeni yaratıcı düşünce sistemi konsantre ve analiz etme yeteneklerimi de geliştirdi. İlaçlara bağımlı kalmadan konsantre olabiliyor ve zihnimi kaygıdan uzaklaştırabiliyordum. Obsesif Şal ve ismini Algısal Kapı olarak değiştirdiğim Algısal Kapıcık hikâyelerimi tam da istediğim şekilde revize ettim. Yeraltı edebiyatına bakış açım, üslubum istediğim doğrultuda ve aldığım olumlu yorumlar ile gayet başarılı olmaya başladı. Yine de bunun ötesine ulaşmak istiyordum. Kendimi aşmak, düşüncelerimi daha derin ve daha etkileyici okuyuculara sunmak istiyordum. Bilincimin saklı kısımlarını da gözler önüne serebilmeliydim.
Bu fikrimde bana yardım edebilecek dünyada tek bir kişi vardı. Beni kitapların uçsuz bucaksız okyanusunun ortasına atan ve kendi sahip olduğu entelektüel devasa gemisiyle, benim ufacık sandalıma yön veren, İzmir’in en önemli ve en saygıdeğer sahafı Çağlar Abi! Çok fazla kitap okuyordum. Artık her cümlenin altında yatan sırları açığa çıkartabilecek seviyelere ulaşmıştım. Daha da derin kitaplarla, okyanusu daha fazla keşfetmeliydim. Tam da bu esnada fikirlerimi ona açtığımda, Huxley’in Algı Kapıları (İmge Kitapevi) (Algısal Kapı hikâyemin ismini tercih ederken, bu kitaptan haberim yoktu. Yani isim hırsızlığı yapmadım) kitabını bana önererek, hayatımda gördüğüm en büyük iyiliği yaptı. Bu kitap, tam da aradığım kadim yapıttı. Filmlerde ve kitaplarda sıkça işlenen, dünyanın derinliklerindeki gizli olan hayatın sırlarını veren kitaplardan biriydi. Bana kitabı tavsiye edip, verdiğinde bu kadar etkili olabileceğini düşünmemiştim. Alsancak’tan eve dönerken, tramvayda kitabı azıcık incelemem ile eve koşarak gitmem bir oldu!
Tamı tamına üç kere üst üste okuduğum bu kitap, dünyaya iz bırakmak amacında olan bir insanın sahip olması gereken en önemli başucu yapıtıydı. Sahip olduğum algı seviyesinden memnunken bunun birkaç kat daha ötesine ulaşabilme hayali zihnimi kurşun yağmuruna tuttu. Fakat bu nasıl olabilirdi? Tabii ki uyuşturucu veya kafa yapıcı başka bir maddeyle beynimin öteki dünyasına ulaşmak istemiyordum. Benim daha güvenli ve daha canlı bir anahtara ihtiyacım vardı. Parlak ve göz kamaştıran bir varlığa… Temmuz ayının sıcağında, bir gece evimizin terasında düşüncelere dalmışken aradığım tam olarak yukarıdaydı. Dünyanın çok ötesinde, bana ilham vermek amacıyla ışıl ışıl parlıyordu. Ay! Ay’a bakmaya başladım. Ama bu sıradan bir bakış değildi. Ay’a tüm algılarımla bakıyordum. Tüm renklerini, tüm ışığını özümsüyordum. Işığı zihnimi aydınlatıyordu. Griye yakın rengi ve ışığında gizlediği sınırsız renkler bilinçaltımı boyuyordu. İşte buydu! Gri renk! Ay’ın gri renginin zihnimi aydınlatması, bu dünyayı sadece yüzeysel olarak algıladığımı suratıma vurmuştu. Ben bir gölgeydim! Gri bir gölge! Gerçekliğin, sadece gölgesini algılayabilen biriydim! Zihnimin içinde bir tanrı vardı. Ve bu tanrı görebildiğimin, algılayabildiğimin daha fazlasına sahipti! Dünyaya iz bırakabilirdim. Dünyaya kendimi tanıtabilirdim. Bunun tek yolu da o tanrının algısından daha fazlasıyla gölgemi büyütebilmemden geçiyordu. Bir Gri Gölge olduğumu o an karar verdim.
Tüm dünya, tüm varlıklar gri renkte ve biçimsizdi. Onlara renklerini ve şekillerini veren zihinlerimizdeki tanrılardı. Tanrılar nasıl algılamamızı istiyorsa, öyle algılıyorduk. Yaratıcılıktan ve bilgiden bir zihin için dünya sıkıcı ve ölüydü. Ama yaratıcılığın ve bilginin egemen olduğu bir zihinde, her şey keşfedilmeyi bekleyen detaylarla doluydu. Sokak köpekleri, çöp kutuları, yalnız yaşayan insanlar, boş bardaklar… Hepsinin kendine özgü bir hikâyesi ve merak uyandıran bir yanı vardı. Ay’a baktıkça, beynimin gizli yanları açığa çıkıyordu. Zihnimdeki tanrı, kimi zaman Leonardo’nun suretinde, kimi zaman Atatürk’ün suretinde, kimi zaman ise kendi suretimde benimle sohbet ediyor, bana akıl veriyordu. Gri gölgeden evrimleşip, tüm gizemleri saklayan tanrının kudretine ben de erişebilirdim. Yaşadığım döneme, yaşayacağım geleceğe ve yazılacak tarihe kocaman bir iz bırakabilirdim. Bunun uğruna yaşıyordum. Öldüğüm zamanda ise bu uğurda bedenimi teslim edecektim. Gözlerimi kapattığım da tek pişmanlığım daha fazlasına erişememek olacaktı. Kısıtlı ömrümü bunun yolunda seve seve feda edecektim. Ben bir Gri Gölge’ydim. Benim doğumum daha gerçekleşmemişti. Ölümüm ise tarih kitaplarında şimdiden yazılıyordu.