İzmir’in boğucu ve her an yağmur yağacak hissini verip asla yağdırmayan havasında, elimde ilk kez bir hikâyemin yayınlandığı çok sevmesem de insanların sürekli takip ettiği zevksiz dergiyi sallaya sallaya Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nde tur atıyordum. Keyfime diyecek yoktu. Güneş gözlüklerinin sakladığı gözlerim parlıyordu ve salgından dolayı taktığım cerrahi maskenin gizlediği ağzımda kocaman bir sırıtış vardı. Kimse anlamasa da bugün en mutlu günümdü. Sonunda yazarlık konusunda kocaman bir adım atmıştım. Bugünden sonra sadece yazacaktım ve gerisini gelecekteki yayınevim halledecekti.
Durmadan yürümek, İzmir’in her köşesine mutluluğumu ve ünümü yaymak istiyordum. Sonuçta başarım sadece bana ait olamazdı. Tüm bu şehir, tüm bu insanlar buna ortak olmayı hak ediyordu. Bundan emindim, yanıldığımı anlayana kadar.
Günlerce hikâyemin bulunduğu derginin bir sürü nüshasını çantamda gezdirip tanıdığım herkese okutmak istediysem de kimsenin ilgisini çekememiştim. Herkes hikâyemi uzun buluyor ve sonra, bir ara okunur kategorisinde görüyordu. Oysaki hikâyemin oldukça akıcı ve bir çırpıda okunup, okuyucuyu içine çekebilecek güce sahip olduğunu anlatıp durmuştum. İnsanlar sürekli bahaneler üreterek beni başlarından atmaya çalışıyordu. Kimisinin önemli bir işi vardı, kimisi aşırı yorgundu, kimisi de şu sıralar başka bir roman okuduğu için araya farklı bir yapıt sokup kafasının karışmasını istemiyordu. Fakat tüm bu palavraların altındaki gerçeği görebilecek kadar insanları tanıyordum. İşin doğrusu kimse bana güvenmiyordu. Herkesin gözünde, lise ödevi olarak kompozisyon yazmış bir çocuktum. Onca değerli yazar dururken bana yarım saat ayırmak büyük bir saçmalıktı. Tabii ki Dostoyevski, Fante, Jack London, Orwell gibi yazarlar varken kendimi yazar evrim şemasının en alt sıralarında görüyordum; yine de evrimini tamamlamamış bir acemiye ufak bir şans verilmesinin de çok fazla zarar olamazdı. Ayrıca marketlerde üç tanesi beş liraya satılan matbaa basımı kitapların yazarlarından daha iyi olduğumu rahatlıkla söyleyebilirdim.
Neyse ki dünya tamamen karşımda değildi. Beni anlayan, dinleyen ve şans veren insanlar da yaşıyordu. Rotamı çizdim ve ilk tramvayla Alsancak’a doğru yola koyuldum. Kısa zamanda kitapların ve konuşabildiğim insanların arasındaydım, Kenar Kitabevi’nde!
Binlerce kitabın arasında tahta bir sandalyeye oturmuş, boş gözlerle etrafa bakarken düşüncelere dalmıştım. Ne zaman benim de hayal ve düşünce dünyam burada yerini alacaktı? Ne yapmam, nasıl yazmam gerekiyordu?
Tarih boyunca milyonlarca kitap yazılmıştı. Her hafta dünyanın dört bir yanından binlercesi daha kütüphanelerde ve kitapçılarda yerini alıyordu. Günümüz teknolojisi ve imkânları düşünüldüğü zaman kitap yazmak ve yayınlamak basit bir etkinliğe dönüşmüş olsa da, insanların aksine ben bunu daha kutsal bir uğraş olarak görüyordum.
‘Yazar olup ne yapacaksın, aç mı kalacaksın? Kimse seni okumaz. Kitap yaz ama hobi olarak yaz, düzenli maaş getiren bir işin olsun. Dostoyevski varken seni niye okusunlar? Madem edebiyatın iyi niye öğretmen olmuyorsun?’ Durmadan buna benzer saçma sözler tarafından bombardımana uğruyordum. Acaba Dostoyevski de buna benzer yıldırma politikalarına uğramış mıydı? Oysa ki kısa hayatımdaki tek arzum; yazmaktı, insanlar da okursa tadından yenmezdi.
Kendi zihnimde kaybolduğum ve çıkacak yol bulamadığım bir anda, birden yüksek bir ses ile irkilip hemen arkamı döndüm. Göz göze geldiğim bir müşteri, birkaç kitabı devirmiş ve mahcupça onları kaldırmaya çalışıyordu.
Eğer şanslı biri olsaydım, hikâyemin geri kalanında hayatımın aşkıyla nasıl tanıştığımı ve muazzam bir ilişki yaşadığımı anlatabilirdim. Ama tahmin edeceğiniz üzere; yalnızlığa mahkum edilmiş, şanssız ve lanetli bir adamdım. Arkamdaki göz göze geldiğim müşteri; orta yaşın üzerinde, kel, takım elbise giymiş ve durmadan sırıtan bir adamdı. Sigara veya kahvenin zarar vermediği bembeyaz dişlerinin her noktasını gösterecek kadar açtığı ağzından, ‘Sizi rahatsız ettim, çok üzgünüm kusura bakmayın.’ sözleri döküldü.
Diksiyonuna ve dış görünüşüne bakılırsa, bankacı veya pazarlamacı olduğunu anlamak hiç de zor değildi.
“Sorun yok, olur öyle” diyerek adamı geçiştirip zihin labirentime dönmeye hazırlanıyordum ki adam arkamda durarak, önümdeki rafta dizili olan kitaplara bakmaya başladı. Böyle bir konumdayken insan nasıl düşünebilirdi? Kendimi mutsuz hissettiğim bir anda, yanımda veya etrafımda istemediğim insanlar listesinin en yüksek sıralarında; bakımlı, takım elbiseli, bankacı veya pazarlamacı, kel, sürekli sırıtan ve sapık olma ihtimali olan böyle tipler bulunuyordu. Tipik olarak istemediğim otun burnumun dibinde bitmesi durumuna yakalanmıştım.
İnsanlara, özellikle de kitapçıya gelen misafirlere karşı, hoşgörüşülü olan ben,daha fazla katlanamıyordum. Benzin istasyonuna sigarayla giren bu adama haddini bildirmeliydim. Zaten hem bedenim hem de zihnim patlayacak yer arıyordu. Böyle durumlarda adam dövmek veya hikaye yazmak arasında kalan bir ruh haline sahip olurdum.
Birden adamın ağzından kutsal sözler döküldü. Bu öyle bir cümleydi ki zihnim uyuştu, bedenim kendini farklı bir diyarda buldu. Adam tam olarak bunlar söyledi: “Yeni hikâyen çok başarılı olmuş!”
Ne ailem, ne arkadaşlarım, ne de yakınlarım… Yeni hikâyemi okuyan tek kişi; kel, bakımlı, bankacı veya pazarlamacı olan bir adamdı! Ama artık bu adam benim gözümde bir kahramana dönüşmeye başlıyordu. Tapılası ve kimsenin göremediği bir dağda tek başına dünyayı yöneten bir Yunan Tanrı’sı karşımda duruyordu! Saygıyla önünde eğilmeliydim ama ne yeri ne de zamanıydı. Bundan dolayı sadece dönüp kuru bir teşekkür ettim, kulaklarım ile ağzımı birleştirerek.
Yaklaşık bir saat boyunca en önemli yeteneğimi, adını bile öğrenmediğim adama sergiledim: durmadan konuşup kendimi anlatmak. Adam çok sakindi. Sessizce her kelimemi sonuna kadar dinliyordu. Daha önce karşımda böyle performans sergileyen başka birini görmemiştim.
Konuşmamın bitmesiyle uzaklara daldı ve derin bir nefes ile ciğerlerini doldurdu. Sanki anlattıklarımı sindirmeye çalışıyordu. Ama cevap vermeyecek, hiç umursamamış bir hâli de vardı. Durdu, durdu ve tam umudu kestiğim anda, “Senin bir menejere ihtiyacın var. Kendi reklamını yapamıyorsun’’ dedi.
Kendi reklamını yapamıyorsun… Bu söz, kulağımın yanından vızıldayarak geçerek yanımda duran kitapların kapaklarına saplandı. Öldürememişti fakat anlık olarak nefesimi keserek kalbimi sekteye uğratmıştı.
Reklamcılık mezunu, yaratıcı metin yazarı ve pazarlama dehası olan bana edebilebilecek en büyük hakareti etmişti. Adını bilmediğim bu adam, hızla yükseldiği zihnimde, tepe taklak aşağıya yuvarlandı. Artık gözümde zorla parfüm satmaya çalışan, yalancı, yılışık, ayaktakımı kadar ederi yoktu.
“Bence ihtiyacım yok! Ben zaten reklamcıyım! Kendi başıma bu işin üstesinden gelebilirim!” Kendimi can havliyle savunuyordum. Adam, yine sakince yorum yapmadan ve anladığını belli etmek amacıyla, kafasını aşağı yukarı yavaşça sallayarak beni dinliyordu. Az önce çok hoşuma giden bu davranışı, şu anda sinirlerimi bozuyor, zihnime vahşet görüntüleri getiriyordu. İnsan psikolojisinin hızla değişimi beni hayran bıraksa da konudan dağılmamalıydım. Haddini bildirmem gerek bir adamla karşı karşıya kalmıştım. Hemen odaklanarak kale duvarlarımı sağlamlaştırdım ve savunma moduna geçtim.
Fakat belli ki adam deneyimliydi ve boş gelmeyerek savunma duvarlarımı aşabilecek Truva Atı’na sahipti. “Senin ne kadar başarılı olduğunu internet reklamlarından biliyorum. Ama kendini yazmaya versen, bu tarz angarya işlerle başkası uğraşsa daha iyi değil mi?” Sorusu ile bir kez daha kaleme bayrağını dikmeyi başardı. Yine anlayamadığım bir nokta vardı. Benimle ilgili bu kadar bilgiyi nasıl bilebiliyordu? Bu adamı daha önce ne sahafta ne de reklam ajanslarında görmüştü. Çevremden birinin dostuna da benzemiyordu, olsaydı kesinlikle haberim olurdu. Beni gizlice takip eden bir sapığa mı sahiptim? Yoksa sadece benimle çalışmak isteyen sıradan bir halkla ilişkiler uzmanı mıydı? Sıradan benim sıradan olmayan hikâyem, sorular eşliğinde başlamıştı.
Konuşma sırası adama gelmişti. Dakikalar boyunca menejerlik sistemini, faydalarını ve kazanacağım miktarları anlattı. Anlattıkları zaten bildiğim bilgilerdi. Buna rağmen etkilenmiştim. Para, şan, şöhret ve en önemlisi de tarihe ismimi kazıma şansı… Kim bunları geri çevirebilirdi? Tüm insanlığın hayali, bunlardan ibaret değil miydi? Kafama yatan bu teklifi düşünmek için zaman istedim. İçimde korkular vardı. Tarif edemeyeceğim korkular… Tanınmamış biri olduğunuz zaman, yazmak daha kolay ve keyifliydi. Şimdi ise tüm Türkiye benden haberdar olabilirdi.
Adam bana kartvizitini uzattı ve yavaşça yerinden kalkarak yanımdan ayrıldı. Uzun uzun karta baktım ve bir kahkaha patlattım. Adı oldukça komik, bir o kadar da ilginçti: Serkan Kaplan!
Tüm istediklerime sahip olma fırsatı ellerime kadar gelmiş, beni içine hapsetmeye başlamıştı. Yine de içime sinmeyen bir şeyler vardı. Hiç tanımadığım bir adam çıkıp, durduk yere beni övmüş ve hayallerimi yaşatmayı vaat etmişti. Daha birkaç saat önce hayal ettiğim gelecek, bir telefon uzaklıktaydı. Neyim vardı? Kendi içimde tartışmak istiyordum ama bu tartışma ayık kafayla çekilecek çile değildi. Hemen Barcan’ın yanına gittim ve iki kadeh sulu viskiyi gövdeye indirdim. Cevapları bulmam için üçüncü kadehe ihtiyacım olsa da param suyunu çekmişti. Aylardır işssizdim, yalnızdım, kimse beni okumuyordu, kısacası hayat bataklığının en dibinden nefes almaya çalışan bir soluncandan farkım yoktu. Filmlerde sıkça görülen, tükenmiş ve derbeder tiplere gelen saçma mucizelere ihtiyacım vardı. Ya bir sevgili, ya bir akıl hocası, ya bir hap ya da rüyada görülen beyaz ışık… Hepsine razıydım. Sanırım benim de mucizem Serkan olabilirdi. Beni anlayan, dinleyen ve özellikle de okuyan tek insan… Karar verilmişti, viskiye ihtiyacım kalmamıştı!
Karar verilmişti vermesine ama ne olduğunu anlayamadan adamın kartvizitini yırtıp çöpe attım. Ani karar değişimlerime koca bir örnek gerçekleşmişti. Benden kesinlikle adam olmazdı. Neden bunu yapmıştım? Kesinlikle bilmiyordum. Belki de egom buna razı gelmemişti. Sonuçta kendi reklamımı kendim de yapabilirdim. Ünlü olma yolunda ilk basamağa kendim tırmanmalıydım; zaten tırmandıktan sonra da bu adamdan daha kaliteli menejerler benimle kesinlikle iletişime geçerdi. Tek yapmam gereken, şimdilik zamanımı yazmak yerine tanıtım kampanyalarına ayırmaktı.
Sosyal medya, internet, sağa sola asılan afişler… Kendimi övdüğüm tüm reklamlar başarısız oluyordu. Günlerdir üstüne basa basa sercanarslan.blog sitesini ve dergide yayınlanan hikayemi insanlara ulaştırmaya çabalasam da beceremiyordum. Siteme girenlerin sayısı çok azdı ve hiç hayran epostası almamıştım. Kendime güvenim yine yıkılmaya başlamıştı.
Veresiye olarak Barcan’da bir iki kadeh içki yuvarladım. Barda tek başıma oturup kara kara düşünürken, yanıma oturan güzel bir hanımı farkettim. Ona gülümsemem ile hanımın somurtarak kalkması bir oldu. Ruhsal çöküntüm, fiziksel görünüşüme de yansımış olmalıydı. Aylardır aynada kendime bakmamıştım. Saçlarım dökülüyor, cildim sararıyor ve omuzlarım çöküyordu. Yazamayan ve kadınlar ile arası kötü olan bir Bukowski türüne evrimleşiyordum. Rezilliğimi de yanıma alarak eve doğru hızlı adımlarla yol aldım.
Eve vardığım zaman ilk işim çöpü karıştırmak oldu. Adamın kartını narince kavradım ve her parçasının avucumda olduğuna emin oldum. On saniye bile sürmeyen bir işlemin ardından yepyepi olan kart ellerimde adeta parlıyordu. Biraz utanarak biraz da heyecanla numarayı sakince çevirdim. Kısa bir bekleyişin ardından adamın özgüvenli sesi kulaklarımda çınlıyordu:
“Arayacağını biliyordum, dostum!”
Arayacağımı biliyor muydu? Kendi reklamımı yapamayağıma bu kadar emindi. Açıkcası moralim fazlasıyla bozuldu. Vazgeçmek ve en sevdiğim psikolojik işkence olan sessizliği kullanarak cevap vermeden telefonu suratına kapatmak istiyordum. Karşımda, beni beceriksiz, işe yaramaz ve yardıma muhtaç gören bir adam vardı. Fazla mı alıgandım, kendimi fazla mı büyütüyordum, yoksa adamın kötü bir niyeti yok muydu? Yaklaşık on saniyelik bir sürede zihnim savaş alanına döndü. Derin bir nefes aldım, mantığımın galip gelmesine izin verdim. Sakin bir şekilde, boş lafları es geçip adama cevap verdim:
“Buluşup konuşalım!”
Kısa bir telefon görüşmesinin ardından, Alsancak’ta buluşup kahve içmek üzere sözleştik. Ayrıca bugüne kadar yazdığım tüm hikâyelerimin çıktısını getirmemi istedi. Sözde beni eleştirebileceğini düşünen bir adamdı. Beni bugüne kadar sadece kahvehane ve sokak filozofları ile sahafa gelip sohbetimle hipnoz ettiğim müşteriler eleştirmişti. Farklı bir bakış açısıyla, hem de bankacı tipindeki birininkiyle eleştirilmek ilginç bir deneyim olacaktı. Hemen hikâyelerimi en güzel kâğıtlara çıkartıp, dosyaların içine özenle kundakladım. Buluşmaya hazırdım!
Evimden erken çıkmış olsam da buluşacağımız kafeye ulaşmakta yarım saat geç kalmıştım. Buna rağmen adam sakin sakin beni beklemekteydi. Hesap sormadan ve laf sokmadan, beni güler yüzle masaya buyur etti. Birazcık havadan sudan konuştuktan sonra siparişlerimizin gelmesiyle hemen işe koyulduk. Tüm hikayelerimi ona uzattım ve o da hepsini masaya yaydı. Özenle dosyaladığım kağıtlar, şimdi sağda solda uçuşmaya ve birbiriyle karışmaya başlamıştı. Düzensizlikten nefret etsem de sesimi çıkarmadım. Adam, sanki bir şeyler arıyormuşçasına hepsinin üzerinde elini gezdirdi ve içlerinden birini çekip eline alıp yüzüne yaklaştırdı.
Gerginlikten titreyen ellerimle sıcak kahvenin fincanını tutmaya çalışıyordum. Adam ise sırıtan bir ifadeyle hikayelerime göz gezdiriyordu. Yıllardır yazıyor olsam da hiç bu kadar heyecanlandığımı hatırlamıyordum. Tüm heyecan birden tüm bedenime yayılmıştı. Tüm dünya kararmış, sadece ortada hikayelerim ve onları, nedenini bilmediğim, büyük bir neşeyle inceleyen adam kalmıştı.
Kısa bir süre sonra, adam kafasını kaldırıp, bana yine ağzıyla kulaklarının ne kadar yakınlaştığını gösteren sırıtışı ile baktı. Ama bu sefer ki bakışı, beni o kadar da rahatsız etmemişti. Hikayelerimi beğendiğini hissedebiliyordum. İlk kez bir mucize gerçekleşti ve suratsız bir kıl yumağı olan yüzümde gülücekler açtı. Karanlık dağılmış, dünyaya bahar gelmiş, insanlar kaynaşmaya, hayvanlar koklaşmaya, böcekler de birbirlerinin tepesine çıkmaya başlamıştı. Tepemize meteor düşse, Kordon taşsa veya İzmir’in göbeğine uzaylılar ince bu mutluluğumu bozamazdı. Tabii ki şunu da unutmamak gerekirdi: Her zaman sözlerin gücü, doğal felaketlerden ve bilim kurgu senaryolarından daha etkilidir. Öyle de oldu ve tek cümleyle tüm dünya başıma indi:
“Ne yazık ki bunları kimse okumaz.”
Bu bana yapılan en büyük hakaretlerin de üzerindeydi. Ne diyeceğimi, ne yapacağımı, nasıl davranacağımı bilmiyordum. Bu sözün üzerine, önümde sadece üç yol vardı: en kolayı intihar, orta zorluktaki cinayet ve en zoru eleştiriyi kabul edip adamın sözlerine kulak vermek. Sinek Valesi asla kolay yolları tercih etmeyeceğine göre en zorunu seçtim ve adamın eleştirisini düşünmeye başladım. Tüm hikâyelerim İzmir’de aynı yerlerde geçiyordu. Kendimi bazen aşırı överken, bazen ise aşırı yeriyordum. Sürekli karanlık atmosferde geçen, psikolojisi bozuk insanlara yer veriyordum. Ne hikmetse tüm karakterlerim kitap kurdu oluyordu. Karakterlere kendimden çok fazla özellik katarak, onların bireysel özgünlüklerini ve doğal hallerini bozuyordum. En kötüsü de sevdiğim yazarların uslüplarını çok fazla taklit ediyordum. Tüm bunları aşmadan asla iyi ve insanlar tarafından aranan bir yazar olamazdım. Tüm bunları aşıp, üzerine daha fazlasını koymadan asla tarihe iz bırakan bir yazar olamazdım. Bu gerçekler, beynimin orta yerine bir hançer sapladı. Saplanan hançer yetmezmiş gibi de adam, üstten bakarak ve iğrenç dişlerini göstererek konuşmaya başladı:
“Açık konuşmak gerekirse bunları kimse okumaz ama şu an kimse okumaz. Belki yüz sene sonra, belki de iki yüz sene okur.’’
Şu an kimse okumaz mı? Ne demek istediğini anlamamıştım. Kulaklarımı dört açarak dinlemeyi sürdürdüm. Adam da kahvesinden bir yudum alarak devam etti:
“Bak dostum! Sen büyük bir yazar adayısın! Çok ünlü olabilir ve tarihe gerçekten adını yazdırabilirsin! Ama şu anda yazdıramazsın veya olamazsın. Çünkü bildiğin üzere tüm iyi yazarlar, dönemlerinde sorunlar yaşamış ve kimse tarafından okunmamıştır. Kimse 80 sene önce Kürk Mantolu Madonna (Sabahatin Ali) kitabı ve kahvesiyle fotoğraf çekilmiyordu. 150 sene önce Suç ve Ceza (Dostoyevski) hiçbir yerde tavsiye edilmeyen ve entellektüel insanların durmadan övdüğü bir kitap değildi. Veya 100 sene önce Dönüşüm (Kafka) okullarda zorla okutulmuyordu. Tüm bunlar ve yazarları dönemlerinden çok sonra parladı. ’’
Mantıklı düşünmek gerekirse söyledikleri çok doğruydu. Genel olarak tüm büyük yazarlar, dönemlerinde saygı ve rağbet görmemiş ve sefalet içinde yaşayarak hayattan göç etmişti. Fakat bunlar ile benim aramdaki bağlantı neydi? Benimde mi yıllar sonra ünlü olacağımı imâ ediyordu? Düşünce karmaşamdan çıkıp, merakla dinlemeye devam ettim:
“Senin anlayacağın dostum, ünlü ve tanınan bir yazar olmak istiyorsan, ne yazık ki çağa uygun yazman veya öldükten sonra şöhretin tadını çıkartman gerekiyor! İnsanlar, istisnalar hariç asla kendi dönemlerinde yaşamış olan yazarlara ilgi göstermez. Edebiyatın kanunları böyle! Bakışlarından, şimdi ne yapacağım, diye sorduğunu anlıyorum! Ünlü ve para kazanan bir yazar olmak mı, yoksa öldükten sonra tanınmak mı? Karar vermen gereken en önemli soru bu! Eğer ünlü ve para kazanan bir yazar olmak istersen, sana yardım edeceğim. Beraber, senden ‘dijital çağ yazarı’ yaratacağız. Hem çok para kazanacak hem de herkes tarafından okunacaksın. Yediden yetmişe herkes kitapların uğruna, saatlerce kitapçının önünde kuyruk oluşturacak. İmza günlerde sıra kavgaları çıkacak! Sosyal medyada sürekli kitaplarından alıntılar paylaşılacak. Televizyon programlarından davetiye alacaksın. Yapımcılar, senaryo yazman için peşinden koşacak. Gittiğin her yerde saygıyla karşılanacaksın. Ailen seninle gurur duyacak. Sen ve aşk hayatın, magazin programlarının ana konusu olacak. Özel şoförlerin, terzilerin, spor hocaların, hizmetçilerin ve korumaların olacak. Tüm bunları düşün! Hayal et! Bir yıldız olacaksın! Popüler edebiyatın aranan adamı olacaksın!”
Başım dönüyordu! Yediğim her şey, midemden ağzıma doğru hücuma kalkmıştı. Etrafımdaki tüm sesler susmuştu! Bu adam ne diyordu böyle? Tüm bunlar nasıl mümkün olabilirdi? Birisi bana kamera şakası veya sosyal deney filan mı yapıyordu?
Hiçbiri değildi. Adam birden ciddileşti. Adamın ciddi yüzünü ilk kez görüyordum. Ayrıca gözleri de parlıyordu. Resmen adamın gözünde şekil değiştirerek, dolara dönüşüyordum. Açıkcası hoşuma da gidiyordu. Bir yıldız olacaktım! Çok zengin ve tanınan bir yazara dönüşecektim! Bulutların üzerindeki hayaller dünyasının pembe renklerine daldığım esnada, adamın sesiyle İzmir’e geri döndüm. Adam tekrar konuşmaya başladı:
“İnan bana dostum! Dostoyevski şu anda yaşıyor olsaydı, o da ‘dijital çağ yazarı’ olurdu. Elinde bu kadar imkân varken ve teknoloji dünyasında yaşıyorken bunu değerlendirmemen enayilik olur! Adama gülerler! Dalga geçerler! Alay ederler!”
Zaten ikna olmuştum. Yine de adamın her kelimesini duyduğumda keyfim daha fazla yerine geliyordu. Adam sonuna kadar haklıydı. Bilmem kaç sene önce yaşamış, ölmüş adamı örnek almanın mantığı yoktu. Çağa ve bu çağda yaşayan insanlara uygun yazarsam, ben de ünlü ve zengin olabilirdim! İnsanlara uygun yazmak… Fakat bunu becerebilir miydim? Bugüne kadar yazdıklarım hep kendime uygundu. Kendi sevdiğim alanlarda ve konularda yazmadıktan sonra yazarlığın pek de önemi olduğunu sanmıyorum. Reklamcı kimliğimde, metin yazarı olarak da pek başarılı sayılmazdım. Ayrıca yazarlığı, diğer yazarları okuyarak öğrenmiştim. Hiçbir büyük yazarın talebe göre yazdığını sanmıyordum. Kafama takılan bu sağlam sorunu adama sordum:
“Anlattıklarınız kulağa hoş gelse de bu işi becerebilir miyim, emin değilim. Bu bu işi çekirdekten öğrendim. Metin yazarı olarak kariyerim de pek parlak değil. Nasıl yazacağımı bilmiyorum.”
Adam tekrar sırıttı. Başta bana acıyarak baktığını sanıp rahatsız olsam da yanıldığımı sonradan sözlerinden anladım:
“Sen muazzam bir yeteneğe sahipsin, dostum! İstersen ne gerekiyorsa yazarsın! Hayatın boyunca bu yeteneğini görmezden gelenler olacak, sen de onlara katılma! Sana sonuna kadar güveniyorum!”
Gözlerim yaşarmış, tüylerim diken diken olmuştu! Ne de güzel söylemişti! Adamın boynuna sarılmak için muhteşem bir dürtü oluşmuş olsa da kendimi frenledim. Evet, doğruydu! Ben Sercan Arslan’dım! Sercan Arslan, ne isterse onu, en iyi ve etkileyici biçimde yazabilecek yeteneğe sahipti!
Adamla ayrıntıları, yani beni daha fazla övmesini konuştuktan sonra, hesabı ödeyip, onu da bana ödetmişti, masadan kalktım. Yakın zamanda ilk işimi bana gönderecekti. Benim de bu arada insanları gözlemlemem gerekiyordu ve her insanı yakından tanımam gerekiyordu. Sokakları gezerek büyüyen bir mahalle genci olduğuma göre bu kolay bir görevdi. Ayrıca bundan sonra kitap okumam yasaktı; kitaplar yaratıcılığımı engelliyor, zihnimi bulandırıyormuş. Bu yasak bana çok saçma gelse de anlaşılan kitapların faydasını görememiştim. Biraz üzülsem de zengin ve ünlü olma hayali ile tüm fedakarlıkları yapmaya hazırdım. Zaten bugün kadar, normal bir insanın okuması gerekenden kat kat fazlasını okumuştum.
İnsanları tanımak istiyorsam, yapmam gereken sadece yüksek reyting almış pembe dizileri izlemekti. İçlerinde gereksiz miktarda drama, entrika ve absürd olay barındırıyor olsalar da insanların bunları izlemelerinin altıda bir çok neden yatıyor olmalıydı. Ben de bu nedenleri anlayıp çözümlemeliydim. Sonuç olarak, hem benim hem de pembe dizilerin hedef kitlesi aynıydı. Sabahtan akşama kadar sıkılmadan kitap okuyabilen birine pembe dizi izlemek ne kadar zor gelebilirdi? Evime varır varmaz televizyon karşısına keyifle oturdum ve popüler dizilerden birini açtım.
Yanılmıştım! Tüm bu diziler benim için işkenceden farksızdı. Aynı tarzda olan karakterler çevresinde gelişen, benzer hikayeler, konular, yan karakterler… Oyunculuktan ve sanattan eser yoktu. Mizah kalitesi ise yerin yedi kat altındaydı. Dakikalarca süren boş diyaloglar, saçma detaylara odaklanma, alakasız olay akışları, rolünü beceremeyen oyuncular… Yeşilçam filmlerine sahip bir ülke tüm bunlarda nasıl keyif alabiliyordu? Ayrıca daha da kötüsü, ben nasıl bu insanların severek okuyacağı kitaplar yazacaktım?
Günlerce kitaplara elimi sürmeden sadece dizi ve filmleri izledim. Başta bu dayanılmaz bir işkence olsa da sonradan anlamadığım şekilde onlara bağlanmıştım. Aklımdan bir türlü çıkmıyorlardı. Sabah kalkar kalkmaz, gece yatmadan önce, yemek yerken, spor yaparken, hatta tuvalette bile dizileri izliyordum. Saatler süren her bölümün sonunda yenisi açmak bana büyük keyif veriyordu. Ayrıca sadece izlemekle de kalmayarak, her ayrıntıyı not alıyor ve ileride kim sevgili olacak, kim kimi aldatacak, kim komploya ve entrikaya kurban gidecek, sevgililer kaç bölüm sonra kavuşacak gibi sorulara da cevap arıyordum. Eskiden ilhamlarım ve üzerine kafa yorduğum hikaye taslaklarım ile dolan sayfalar, artık tamamen dizilerdeki karakterlerin kiminle sevgili ve düşman olduğunu gösteren tablolar ile doluydu. Sanırım olmaya başlamıştım. Halkın dilini öğrenme sürecim başarıyla dolu dizgin yol alıyordu. Kısa sürede, kitaplardan öğrendiğim tüm karmaşık düşünceler yerini faydalı boşluğa bırakmıştı.
Hayattan keyif alıyordum, hem de çok! Düşünceler yığını olan saçma iç sesim yerini başkaları hakkında dedikoduya bırakmıştı. Kendi kendime başkalarıyla ilgili dedikodu yapmak bana zevk veriyordu.
Doğudaki bir ağanın oğluyla İstanbul’da nükleer fizik üzerine doktora yapan bir kadının, Amerika’da tanışıp, töreler gereği evlenmeleri zorunlu olmasına rağmen bir sürü aksilik yüzünden durmadan ayrılıp barışmalarını anlatan, atom bombası tadındaki çok saçma ama sürükleyici bir dizi izlediğim sırada telefonum çaldı. Arayan tabii ki Serkan’dı. Hemen görüşmemiz gerektiğini, ilk işimizi aldığımızı ve nerede, kaçta buluşacağımızı söyleyip kapattı. Ellerimin karıncalandığını, zihnimden bedenime elektrik akımı yayıldığını ve ayaklarım yerden kesildiğini hissedebiliyordu. Sonunda yıldız adayı sahneye çıkıyordu! Şan, şöhret, para, kadınlar, pahalı arabalar, adıma düzenlenen partiler, imza günleri… Tüm sahneler gözlerimin önünden geçiyordu. Yola ilk adımımı atıyordum!
Bugüne kadar beni çok zengin yapacak potansiyele sahip işimin tüm detaylarını zihnimde canlandırıyordum. Buna önemli iş toplantıları da dahildi. Kocaman beyaz bir masa ve etrafında şık giyinmiş ciddi insanlar… Çok klasik olsa da hayalim buydu; kesinlikle şu anki gibi Kordon’un çimlerine oturup bira içmek ve çatlayana kadar midye dolma yemek değildi.
Sıra iş konuşmaya gelene kadar, midelerimize kramp sokan yüzlerce midyeyi gövdeye indirdik. Serkan, midesindeki fazla gazı havaya iğrenç bir sesle gönderdi. Bunu yaparken bile sempatik olmaya ve pozitif görüntü sergilemeye çalışıyordu. Sanki herkes bizi izliyormuşcasına havalar takınıyordu.
“Telefonda bahsettiğim gibi ilk işimizi aldık, dostum.” diyerek söze başladı. Delirmişcesine merak etsem de artık ünlü ve zengin bir yazar adayı olarak kendimi ağırdan satmam gerekiyordu. Kafamı aşağı yukarı sallayarak onayladığımı gösterdim. O da ciddileşerek anlatmaya devam etti:
“Dostum, öyle bir şey yazacaksın ki insanlar sana tapacak, seni paraya boğacak!”
Bu ne olabilirdi? Acaba beni peygamber mi ilan etmek istiyordu? Nabzım zirveye ulaşmış, kalbim hızlı ve çılgın dans figürleriyle yarın yokmuşçasına patlıyordu. Adamın ağzının içine daha fazla odaklandım. Çıkan her sözcüğü yakalamak istiyordum. Aralarında bir hazine beni bekliyor olabilirdi.
“Düşünce gücüyle insanları zayıflatacak zengin edeceksin! Bunu başarabilirsin demi?”
Hayatımda karşılaştığım en garip soru, cevaplanmak üzere beni bekliyordu. Düşünce gücüyle insanları zayıflatıp zengi edebilir miydim; bu konuda emin olmasam da bakışlarımın kadınlar üzerinde olumlu etki, erkekler üzerinde ise negatif etki yaratığına yemin edebilirdim. Ne yazık ki konumuz bu değildi.
Bilmiyorum veya yapamam dersem oyun başlamadan sona erebilirdi. Yalandan ölmeyeceğimi bilerek, büyük ve sarsılmaz bir özgüvenle, “Evet!” dedim. Bu söylediğim ne ilk, ne de son yalandı.
İnsanlar çaresizlikten mi, yoksa cahillikten mi böyle saçmalıklara başvuruyordu? Zengin olmak, sevgili bulmak, kilo vermek veya başarıyı yakalamak bu kadar kolay mıydı? Bu kadar kolaysa neden tüm insanlar bunu uygulamıyordu? Alın teri, çok çalışmak, çelik irade, mücadele… Bunlar ve daha fazlası anlamsız ve zaman kaybı mıydı? İnsanlara kolay yoldan hedeflere ulaşabilme safsatası aşılandığında, suçlu olan kimdi? Aşılayan mı, yoksa buna tüm aklıyla inanan mı? Konuyla alakalı tüm nefretimi bir kağıda kustum ve kağıdı yırtıp çöpe attım. İstenileni ne pahasına olursa olsun yazacaktım. Madem insanlar saçmalıklara inanmak istiyordu, onlara inanmaları için daha fazla saçmalık karalayacaktım.
Birkaç paragraf boş lakırdı, sözde ünlülerin söylediği sözler, internetten bulduğum başarı hikayeleri, bolca motivasyon… İşte karşınızda ilk bölüm… Diğer bölümleri de buna benzer yazdıktan sonra yaklaşık üç günde ilk kitabımı tamamlamıştım. Kitabın arka kapağına da yılların araştırmaları ve deneyimleri ile hazırlanmıştır yazısını ilave ederek mükemmelliği elde etmiştim.
Her zaman yazdığım hikayeleri yayınlamadan önce en az iki defa okusam da bu sefer içimden okumak ve kontrol etmek gelmedi. Sanki bu önümdekileri ben yazmamıştım. Market reyonlarında kadınlarla bakışırken, olumlu hava yaratmak amacıyla aldığım kitaplara benziyordu. Yazdığım her sözcük, kişisel hazineme eklediğim değerli ganimet olsa da bunlar sadece gece yattığım zaman unutmak isteyeceğim türden kötü anılardı. Bir an önce uykuya dalmak ve onlardan kurtulmak istiyordum. Ruhu şeytana satmanın böylesine iğrenç yan etkileri vardı: baş ağrısı, ateş, kusma, kabızlık ve pişmanlık.
Hiç vakit kaybetmeden bir sonraki gün Serkan’ı aradım. Yazdığım kitaptan kurtulmaya ve arınmaya can atıyordum. Bende kaldığı her an, sırtımda devasa bir yük yapıyor, dönüştüğüm canavarı gözüme sokuyordu. Oysaki yanlış bir harekette bulunduğumu sanmıyordum. Sadece değişen dünyada, oyunu kurallarına göre oynuyordum. Serkan ile akşam üzeri görüşmeye karar verdik. Saatler sonra baş belasından eser kalmayacaktı veya ben öyle sanıyordum.
Yazdıklarımı Serkan’a teslim etmem ile kitabımın basılma arasındaki zaman neredeyse beş gündü. Daha ayılamamışken bir sabah güneşim batıdan doğmuştu. O sabahın da diğer sabahlardan farkı olduğunu söyleyemezdim. Zor da olsa kalktım, ayarını tutturamayıp zifte dönüştürdüğüm kahvemi içtim ve çok az yulaf yedim. Bugün yeni kitabım raflarda yerini alacak ve görücüye çıkacaktı. Buna kesinlikle hazır değildim. Ayna karşısında gözlerime bakarak derinliğime inmeye çalıştım. Artık dünyaya merakla ve parlayan gözlerle bakmıyordum. Hakettiğim boş bakışlar bana sahip olmayı başarmıştı. Sinirlerime hakim olamıyordum. Yumruğumu sıktım ve kolumu kaldırdım. Tam ayndaki beni paramparça edecektim ki telefonum titredi. Serkan mesaj atmıştı.
Serkan ile buluştuğumuz yer, ünlü bir spor salonunun önüydü. Neden buraya geldiğimize anlam veremiyordum. Yeni çıkan kitapla alakalı konuşmayı beklerken, sessizce beni kafadan ayaklarıma, ayaklarımdan kafama doğru defalarca kez süzmeye başladı. Bu yaptığı çok sinir bozucu ve rahatsız ediciydi. Cinsel kimliğini bilmiyordum. Beni yazar yapma isteği, benden farklı beklentiler içinde olmasından dolayı olabilir miydi? Benimle onun arasında herhangi bir şey olamayacağını çünkü benim sorgusuz sadece karşı cinsten hoşlandığımı tam söyleyeceğim anda o söze girdi:
“Fazla kiloların var! Göbeğinden kurtulmalısın! Seni buraya ondan getirdim! (Cebinden bir kart çıkarttı ve sallamaya başladı) Bu da üyelik kartın! Hocan içeride seni bekliyor. Selamımı söyle.”
Ruhuma sahip olup, onu şekillendirmişti. Şimdi de bedenimi istiyordu! Ona karşı koymak isterdim ama haklıydı. Son zamanlarda çok kilo almıştım ve bu da kadınları etkileme sanatıma zarar veriyordu. Teşekkür ederek dediğini yaptım ve koşarak spor salonuna girdim. Tam kapıdan girecektim ki arkamdan seslenerek ve “Bunu unuttun!” diyerek bana bir çanta fırlattı. Gömlek ve pantolon ile olduğumun farkında değildim.
Durmadan küfür eden ve hakaret yağdıran bir bireysel antrenör eşliğinde, nabzımın son sınırlarını zorladığım anlarda, bedenim kürek zayıflama aletine tüm gücüyle asılmasına rağmen ben başka alemlerdeydim. Zihnimi bedenimden kurtararak kendimi dışarıdan izliyordum. Biraz daha zorlarsa kalbi yerinden fırlayarak tam karşısındaki koşu bandında podyum yürüyüşü yapan güzel kadının kucağına düşecekti. Bu adam ne yapıyordu?
Yazar mı olmak istiyordu, yoksa sosyal medya yakışıklısı mı? Bir dakika… O, kişisel gelişim yazarı olmayı tercih etmişti. Artık ona kitaplar ve dolma kalemler değiler, ağırlıklar ve koşu bantları lazımdı. Ayrıca en yakın dostları da kitap kurtları ve sakallı bilgeler değil, estetik cerrahlar ve bireysel antrenörler olmalıydı!
Spor çıkışında biraz dolaşmaya karar verdim. Bedenim yorgunluktan tükenmiş olsa da zihnim durmadan hareket etme isteği duyuyordu. Tüm şehri dolaşmak ve her tarafa gitmek arzusu ile dolmuştum. Belki de bu arzum bir kaçıştı. Kendimden kaçmalı ve kurtulmalıydım. Kafamı önüme eğip yürümeye başladım. Daha on adım atmamıştım ki bir grup insan tarafından önüm kesildi. İnsanlar bir kitapçının önünde sıraya girmişti.
Millet sırada birbirleriyle kavga ediyordu. Kadın sayısının oldukça fazla olması dikkatimi çekti ve ne olduğunu merak ettim. Bu kadar fazla kadına kavga ettiren neydi? Hemen sıranın önüne gittim ve ne olduğuna baktım. Gördüğüm ile algıladığım aynı görsel olamazdı! Bu imkansızdı! Serkan ve ben imza günü düzenlemiştik! Ama imza dağıtan ben değildim!
Gözlerime halen daha inanamıyordum! Benim kitabımı, benim adımla bana benzeyen başka bir adam imzalıyordu. Fakat bu adam ufak tefek farklarla benden ayrılıyordu. Dürüst olmak gerekirse, pek de ufak tefek farklar değildi. Adam otururken bile benim dimdik ayakta halimden daha uzun boyluydu.Ayrıca çenesi daha kare ve saçları çok gürdü. Son olarak da bedeninde neredeyse hiç yağ olmadığı tişörtünün içinden belli belliydi. Kadınların bu adam uğruna kavga etmesi sıradan bir olaydı. Anlayamadığım sıra dışı olay ise neden benim adımla benim kitabımı imzalıyordu?
Serkan uzaktan beni görür görmez apar topar yanıma geldi. Hiçbir söz etmeden kolumdan tutup, beni kimsenin göremeyeceği bir köşeye çekti. Tüm bunların ne demek olduğunun açıklamasını beklerken, suçluymuşumcasına kaşlarını çatarak sert bir şekilde, “Ne işin var burada? Antrenmanda olman gerekmiyor mu?” diye sordu. Ne diyeceğimi bilemedim; ağzımdan sadece, “Bitti” kelimesi çıkabildi. Yanlış zamanda, yanlış yer olduğum izlenimine kapılmıştım. Deri derin nefes alıp verdim ve sakinleşmek amacıyla zihnimi boşaltmaya çabaladım.
“Senin şu an burada olmaman lazım! Dublörünün sen olmadığı ortaya çıkarsa rezil oluruz!” Sözleri ile ayak üstü yaptığım rahatlama çalışması sona erdi.
Dublörüm mü? Gerçekten neler dönüyordu? Sinirlerimin bedenimden ayrılmasına çok az kalmıştı. Neyse ki spordan yeni çıkmamdan dolayı hem bedenen hem de zihnen çok yorgundum; bu da hareketlerimi ve tepkilerimi oldukça kısıtlıyordu. Fakat öğrenmem gereken en önemli soruyu soracak kadar gücüm kalmıştı:
“Cidden, burada neler dönüyordu?”
Yaptığı terbiyesizlikten dolayı af dileyip ayaklarıma kapanması gereken adam, sırıtarak konuşmaya başladı:
“Bak dostum! (Bunu demesinden nefret ediyordum!) Sen iyi bir yazar olsan da kitabında yazdığın gibi biri olmadan asla başarılı olamazsın. Bu sebeple, seni buna hazırlarken hayranlarından uzak kalma diye böyle bir yol buldum. Biraz sabret.”
Zor dönemlerden geçmiş olsam da bugüne kadar hayatım bundan daha karmaşık bir hâl almamıştı. Durmadan soru soran ve en ufak ayrıntıyı bile merak ederek peşinden giden ben, bu konuda pasif ve sessiz kalmaya karar verdim. Çünkü ne kadar kurcalarsam, işlerin o kadar sarpa saracağından adım gibi emindim. Sadece kuru bir “Tamam” diyerek oradan ayrıldım. Eve döner dönmez de ilk işim olarak telefonu kapatarak kitaplarıma sarılmak oldu.
Yaklaşık bir hafta telefonumu hiç açmadım, e-postalarıma da bakmadım ve ihtiyaçlarım haricinden odamdan hiç çıkmadım. Sosyal arınma ile kendimi iyi hissediyordum. Bu arada da gündemi takip etmeyi ihmal etmemiştim. Benim kitap ortalığı toza dumana katıyordu. Şimdiden onuncu baskıyı görmüştü. Dublörüm de birkaç televizyon ve radyo programında boy göstermiş, her yere beni yanlış tanıtmıştı. Herkes benim çok fakir bir Anadolu ailesinin (Balkan göçmeniyim), on beşinci çocuğu olarak (tek bir abim var) tek gözlü bir evde (üç katlı evimiz var) dünyaya gelip, parasızlıktan ilkokulu bile bitiremediğimi (üniversite mezunuyum) ve çöpten topladığım gazete parçaları ile okumayı ve yazmayı söktüğümü düşünüyordu. Tüm bu sefaletten beni kurtaran tek kahraman vardı: Düşünce gücü!
Hayat hikayem aşırı komikti. Ağlamam gereken yere gülüyordum. Hatırladığım kadarıyla hikâyemin tamamı şöyleydi:
“Gerçek hayatta 21 Aralık’ta doğmuş olmama rağmen hikâyeye göre İzmir’in 40 derece sıcağında dünyaya gelmişim. İzmir’in göbeğinde oturup, merkeze çok yakın bir hastanede doğmuştum ama sözde annem beni şehre çok uzak olan bir köyde, tek gözlü evimizde zor şartlarda doğurmuş. Ailemin on beşinci çocuğuymuşum. Bu hikâyenin daha sıra dışı yanı, tüm kardeşlerim erkekmiş ve hepsi de cezaevindeymiş. Çok fakir olduğumuz için okula gönderilmemişim. Çöpten bulduğum gazete parçaları ile okumayı öğrenmişim. Şans eseri bir gün ünlü bir kitapçının dışarıdan raflarına bakarken, kitapçının sahibi beni far edip kitap hediye etmiş (Sanırım burada Serkan reklam almış). O kitap sayesinde düşünce gücünün temellerini atmışım. Yıllarca da sokakta bunu geliştirip bugünlere gelmişim.”
Böyle saçma ve üçüncü sınıf bir hikâyeyi, kimsenin izlemediği televizyon kanallarının senaristleri bile yazmazdı. Ama, ne yazık ki tüm, Türkiye beni böyle tanımıştı. Hatta Londra’da yaşayan bilgisayar mühendisi abim bile şüpheye düşüp beni sık sık aramıştı.
Elimden ne gelebilirdi? Çıkıp gerçeği söylersem, herkes benim de bu oyunun parçası olduğumu düşünebilirdi. Mantıklı olan, Serkan’dan kitabın hasılatını almak ve bu işten ayağımı çekerek yoluma bakmaktı.
Günler sonra telefonumu tekrar açtığımda sayısız mesaj ve cevapsız aramayla karşılaştım. Neredeyse hepsi Serkan’dandı. Mesajlarında hem pişmanlık hem de sitem vardı. Dublör olayını bana söylememesinden dolayı pişmandı; ama benim de cevap vermemem onu kızdırmıştı. Tüm mesajlarının toplamı ile tuğla boyutlarında sosyolojik bir Rus Edebiyatı romanı ortaya çıkabilirdi. Birkaç dakikada mesajların hepsine göz geçirdim ve gözümü kırpmadan hepsini sildim. Vakit kaybetmeden de aradım. Sanki aramamı bekliyordu. Telefon çalar çalmaz açtı ve heyecanlı bir ses tonuyla, “Demek yaşıyorsun!” dedi. Lafı dolandırmadan hemen konuya girdim ve paramı istedim. Verdiği cevap, ufak bir bir cinnete sebep olabilecek nitelikteydi:
“Ne parası? Tüm parayı reklam giderlerine harcadım.”
Benim kazandığım para ve benim yazdığım kitabı kullanarak başkasını ünlü yapıyordu. Hayatım boyunca insanların nasıl katil olabilecek kadar delirdiklerini merak etmiştim; cevap artık kafamdaydı:
“Ne demek reklama harcadın? Böyle bir şeyden bahsetmemiştin!” Sert yapma zamanım gelmiş, geçiyordu.
“Reklamlar olmasa nasıl ünlü olacaktın? Bunu senin daha iyi bilmen lazım.” Benim sert konuşmama rağmen o alttan alıyordu. Ne yazık ki kavga çıkması için iki tarafın da sert olması lazımdı. Adam sakin cevap verince, ben de yumuşamak zorunda kaldım. Üzücü bir durumdu.
“Şimdi ne olacak?” Sorusuyla kocaman bir bilinmezliği aydınlatacak kapıya koçbaşıyla dayandım.
“Sözleşme imzalamamız lazım.” Adamdan kurtulmak isterken isterken, ona daha fazla bağlanmam gerektiğini söylemişti. Bedenime hafif bir titreme geldi. Nefret ettiğim anlardan birinin içine tepetaklak yuvarlanmıştım. Hem Serkan ile devam edemezdim hem de peynir ekmek gibi satan bir kitabın yazarıyken bu durumdan mahrum kalamazdım.
Mecbur sözleşmeyi kabul ettim, ama bir şartla… Tek şartım, tüm şartları kendim koymaktı. Benim kurallarım ile oyuna devam etmek zorundaydı. Sonuçta ben kitabı çok satanlar listesinde olan bir yazardım. Ayrıca poker sayesinde bir nevi blöf yapma uzmanıydım. Bunu kullanmak için doğru yer olmasa da doğru zamandı.
Sinsi gülüşüm eşliğinde, Serkan’a kabul ettiğimi ama benim şartlarımın geçerli olacağını söyledim. “Bana güvenmiyor musun?” diye sordu. Tabii ki sana güvenmiyordum. Fakat bunu öylece söyleyemezdim, politik davranarak, “Zor bir dönemdeyiz” cevabını verdim.
İlk şartım en önemlisiydi: Gelirin yüzde 60’ı benim, yüzde 20’si Serkan’ın ve geriye kalanı da reklam giderleri olmak üzere paylaştırılacaktı. Yaklaşık olarak yarım saat boyunca bunu tartıştıktan sonra, benim yüzde 50 alıp, Serkan’ın da yüzde 30 almasında uzlaştık. Hiç yoktan güzel bir orandı. Serkan’dan üstün olma duygusu hoşuma gitmişti. Bunun yanı sıra birbirimize karşı da her zaman şeffaf olacaktık. Yalan, arkadan iş çevirme ve düzenbazlık sözleşme feshetme sebebi sayılacaktı.
Diğer bir şart ise dublör meselesiyle alakalıydı. Dublör kullanma meselesine kesinlikle karşı olsam da geçici bir süre kullanılmasına ikna olmuştum. Bu süre zarfında da spor salonuna gidecek, saç ektirecek ve estetik ameliyat olacaktım. Ne yazık ki saçma hayat hikayemdeki kişi olmaya da devam edecektim. Çünkü artık herkes beni çaresizlikten dehâya uzanan yazar olarak tanımıştı.
İki önemli maddeyi kabul ettirmiştim. Ama son maddeyi kabul etmek zorunda kaldım. O da, şartsız ve koşulsuz, Serkan ne zaman ve ne isterse onu yazmaktı. Bunu kabul etme sebebim tamamen fazla özgüvendi. Tüm olanlara rağmen, kısa zamanda büyük işler başarı kazanan bir kitabın yazarıydım. Bunun anlamı da ne istersem başarılı bir şekilde yazabilirdim. Zengin ve ünlü olmanın kapısını aralamışken içeri girmemek büyük enayilik olurdu. Çağımızda da enayileri kimse adam yerine koymazdı.
Diğer tüm gereksiz ayrıntıları da tek tek konuştuk; daha doğrusu o anlatmış, ben ise telefonumu kulağımdan çekip biraz kestirmiştim. Tam tamına 1 saat uyumuştum, ama uyandığımda Serkan halen daha konuşmaya devam ediyordu. 150 tane madde saymıştı. Hiçbiri umurumda değildi, merak da etmiyordum. Konuşmanın bitmesiyle sonunda derin bir nefes aldım. Sessizliğin derin huzuru…
Telefon konuşmasının bitmesiyle hemen buluştuk ve noter huzurunda art arda onlarca kağıda imza attık. Dolma kalemimin ucunu hızlı hızlı sallarken, hayatımın sonuna kadar bugünü hatırlayacağımın farkındaydım. Tek dileğim, ölüm döşeğindeyken bugüne lanet okumadan, sakin sakin can vermekti. Söz konusu ben ve mantıken uzak kararlarım olunca, dileğimin gerçekleşme ihtimalini yüzde birin altında tahmin etsem de bekleyip görecektim.
Sözleşme sonrası adeta mest olan Serkan, ayak üstü bombayı da patlattı:
“Yeni iş aldım! Hazır mısın?”
İlk işten sonra heyecanım geçse de ayıp olmasın diye heyecanlanmış numarası yaptım:
“İşte bu! Çok iyi haber! Sen en iyi menejersin!” Berbat bir aktördüm.
Serkan cevap verme gereği duymadı ve çantasından ince bir dosya çıkartarak bana uzattı. Tam açıp bakacaktım ki eliyle engel oldu ve “Sakin kafayla bak” dedi. Daha eve ulaşmış olmasam da şimdiden merak etme hissi zihnime bayrak dikip egemenliğini ilan etmişti.
Serkan’dan ayrılıp eve vardığımda dosyayı açıp açmamak konusunda ufacık bir kararsızlığa düştüm. Oldukça merak etsem de tedirgin olmuştum ve dürtülerim açmamak konusunda harekete geçmişti. Sanki dosyada ne yazdığını görmeden hayatıma devam etmem gerekiyordu. Bedenime devasa bir korku şarapneli saplandı. Tam dosyayı bırakacaktım ki benimsediğim en önemli felsefelerden biri aklıma geldi:
“Korkular yenilmek için vardır!”
Hiç tereddüt etmeden aniden dosyayı açtım. Gözlerimi kırpmadan yazanları gözden geçirdim. Birden gülme krizine tutulmuştum. Kahkahalarım tüm evi sarmıştı. Bunun sebebi de yazanların komik olması değil, içine düştüğüm durumdu. Sözde asi ve çarpıcı bir yeraltı yazarı olacaktım. Oysaki benden şu anda istenen, yakında gerçekleşecek seçimlerde muhtar adayı olacak zengin bir köy ağasına, onu yüceltecek bir kurguya sahip düşük bütçeli kısa film senaryosuydu. Birde kağıdın altında, “Komik olmayacak, ciddi olacak; her türlü türe açık” notu iliştirilmişti. Daha da absürt olanı, dosyaya muhtar adayının farklı açılardan çekilmiş boydan fotoğrafları ve fiziksel özelliklerinin yazılı olduğu notlar koyulmasıydı. Bu işle beraber, hayatım resmen üçüncü sınıf yerli komik olmayan komedi filmlerine dönüşüyordu. Ama şöyle bir gerçek de mevcuttu; Serkan bu iş için güzel paraya anlaşmış olmalıydı! Çünkü ilk kitabın başarısından sonra böyle bir işi ucuza yapmak aptallığın en önde bayrak sallayanıydı.
Para kelimesi kafamda yankılanırken dosyaya saygıyla bakmam gerektiğini anladım. Hemen dolma kalemlerime mürekkep doldurdum ve masama oturup, kollarımı sıvadım. Oscar kazandıramayacak olsam da muhtar seçtireceğim zengin bir köy ağası vardı. Sağlam odaklanabilirsem, Oscar’a da göz kırpabilirdim. Hayat bu, her ânımız mucizelere gebeydi.
Alınması gereken dozajın neredeyse iki katını içtiğim, her sabah bedenime gönderdiğim, modifinil hapının yardımıyla her gün 20 saate yakın yazdım ve tam bir haftada senaryoyu tamamladım. Daha önce basit reklam senaryoları haricinde, hiç senaryo yazma deneyimim yoktu; bu sebeple oldukça zorlandım. Fakat tüm zorluğa ve saçma bir amaçla yazmama rağmen oldukça keyifli bir işti. Ayrıca bu fırsattan istifaden birkaç tane senaryo yazma üzerine teknik – rehber kitapları da okumuştum ki sonradan fark etmem üzerine, vaktimin çoğunu bunlar almıştı.
Önce elde yazıp, sonra bilgisayara geçirdiğim senaryonun elde yazdığım bölümü, bana masamın üzerinden göz kırpıyordu. Kişisel gelişim kitabına göre bunları daha fazla benimsemiştim.
Senaryo aslında o kadar da iyi değildi. Hatta bir senaryodan çok, komik bir parodi skecine benziyordu. Umarım muhtar adayı ağa bunu okuduktan sonra beni dağa kaldırıp falakaya yatırmazdı. Düşük bir ihtimal olsa da izleyenler alay ettiğimi düşünmezse, gayet etkili olabilecek potansiyeli de yok değildi. Senaryonun kısa özeti şöyleydi:
“Köyde susuzluk sorunu başlar. Muhtar adayı da kaynak bulma amacıyla tek başına dağa çıkar. Dağda ona ayı (ayı kostümlü oyuncu) saldırır. Ayıyla muazzam bir boğuşmanın ardından, yaralı olarak, hayatta kalır. Günlerce açlığa ve susuzluğa dayanarak ölüme meydan okur. Fakat artık dayanacak gücü kalmamıştır. Tam gözlerini hayata yumacakken kurtlar (eğitimli Alman kurtları gerçek kurtları oynar) onu kurtarır ve iyileştirir.
Kurtların da yardımıyla su kaynağını bulur ve geri döner. Köyüne neşeyle girdiği zaman kimsenin dışarıda olmadığını görür. O yokken köyü eşkiyalar basıp herkesi korkutmuştur. Ama muhtar adayı köy ağası korkusuzdur ve eşkiyaların inine giderek hepsiyle çatışır, hepsini de adalete teslim eder. Fakat eşkiyaların lideri, bir anlık dikkatsizliği fırsat bilerek kaçar ve jandarmanın birinden kaptığı tabancayla muhtar adayını sırtından defalarca kalleşçe kurşunlar. Buna rağmen muhtar adayı yere yıkılmayarak, ayakta bir kahraman olarak hayata gözlerini kapatır.”
Akıcı bir konu, mükemmel bir kahraman imajı ve etkileyici bir son… Kendimi gerçekten aşmıştım. Bu kısa film ile sinema dünyasına kırmızı halı üzerinden geçiş yapacaktım. Filmden sonra köy ağası da vizyonunu genişletip muhtarlığa değil, milletvekilliğine aday olabilirdi. Gerçi ben onun yerinde olsaydım, bu filmden sonra gelecek uçuk teklifler ile oyunculuğa geçiş yapardım.
Düşünceler âleminden çıkıp yazdığım senaryoyu tekrar kontrol ettim. Hiçbir yanlış veya eksiklik yoktu. Bunun verdiği rahatlamayla üzerime ağırlık çökmüştü. Hemen kendimi yatağa attım ve uykunun en huzurlusuna daldım.
Gözlerimi açtığımda hava karanlıktı; yattığımda güneş batmak üzere olduğuna göre, çok uyumamıştım. Fakat nedense çok uyuduğumda oluşan baş ve bel ağrılarım boy gösteriyordu. Ayrıca çok acıkmıştım. Kalkıp banyoya doğru yol alıyordum ki saat gözüme çarptı. Uyumamdan beri sadece 1 saat ancak geçmişti. Fakat bedenim çok uyumaktan hamura dönüşmüştü. Anlam vermeye çabalarken tarihe bakmak aklıma geldi. O anda anladım! 25 saat deliksiz uyumuştum.
25 saatlik uykunun ardından kendime gelmem zaman alsa da herkes için biten, benim için yeni başlayan güne hazırdım. İhtiyacım olan tüm kalorileri tek seferde mideme göndererek, ayağa kalkmamı sağlayacak enerjiyi elde ettim. Devasa bardakta içtiğim koyu filtre kahve eşliğinde de işe koyuldum. İlk iş olarak Serkan’ı arayarak, senaryoyu yazdığımı haber verdim. Yarın sabah buluşup muhtar adayı ağa ile görüşmek üzere anlaştık. Öncesinde senaryoyu okumasını teklif etsem de “Gerek yok, zaten ne yazsan satarız” diyerek reddetti. Bu adamı sevmeye başlamıştım. Bazen ruhumdan iyi anlıyordu.
İki saatlik bir araba yolcuğu ile İzmir’e çok da uzak olmayan şirin bir köye ulaştık. Köyün yolları aşırı ıssızdı, sanki terkedilmiş bir yerdi. Evlerin de genelde perdeleri ve kapıları sıkı sıkıya kapalıydı. Tam bunun nedenini merak ederken, ağanın evine varmamız ile öğrendim. Herkes, rakip muhtar adayları ve destekçileri bile, bizi bekliyordu. Her tarafta da bayram havası esiyordu. Köyde yaşayan tüm vatandaşlar, en güzel kıyafetlerini giyip süslenmişlerdi. Bizi de büyük bir coşkuyla karşıladılar. Farkında olmadan milletvekili adayı mı olmuştum? Bana baktıkça insanların gözleri parlıyor ve yüzleri kızarıyordu.
Ağanın evinde bizim gelmemizle davullar ve zurnalar çalmaya başladı. Bize gösterdikleri bu hörmet ve verdikleri değer hoşuma gitse de sebebine halen daha anlam veremiyordum.
Hörmetin sebebini anlamam uzun sürmedi. Bahçede bize özel hazırlanan sofrada rakılarımız tokuşturup, nargilelerimizi fokurdatırken samimiyetten faydalanarak, tüm olanların sebebini sordum. Ağa da yörenin kendine özgü şivesiyle, “Yakınımızdaki tüm köyler ve kasabalar türlü dizilerde ve filmlerde oynadı, ünlü oldu. Tek biz kaldık. Sayenizde biz de ünlü olacağız” diye cevap verdi. Şimdi tüm olanlar açıklığa kavuşmuştu. Şeçim kampanyası filan bahaneydi. Bu köy sadece yöresel dizi modasına uymak istiyordu. Benim yazdığım senaryo da bu istek için fazla uçuktu. Senaryoyu daha okumamışlardı; ama artık beğenmeyeceklerine ve dalga geçiyor sanacaklarından emindim. Ateşle oynuyordum. Hemen buradan kaçıp yeni ve uygun bir senaryo yazmalıydım.
Kaçma planları yapmama fırsat kalmadan, Serkan senaryonun çıktısını çantadan çıkartıp masaya koymuştu. Şimdi yanmıştık. Senaryodan haberi yoktu ve onu da ateşe atmıştım.
Korkudan tırnaklarımı yediğim esnada, ağa ağır ağır senaryoyu eline aldı ve üstten incelemeye başladı. Herkes sessizce onu izliyordu. Birden kaşlarını çattı, kesin beğenmemişti. Kendimi savunmalıydım. Fakat saldırı olmadı. Kaşlarını çatıp gözlüğünü taktı. Belli ki gözlüğünü unutmuştu. Yine de tehlike devam ediyor, kazan kaynıyordu. Tüm ciddiyeti ile tekrar okumaya başladı.
Ara ara kaşlarını çatıyor, ara ara gözlüğünü çıkarıp camlarını siliyor ve ara ara da nargilesini içiyordu. Tüm senaryoyu okuması yaklaşık yarım saat sürdü. Her an ölüm fermanımı okuyabilirdi. Ağır ağır senaryoyu aldığı yere bıraktı ve aynı ağırlıkta bana doğru döndü. Gözleri gözlerimi delip geçiyordu. Bu adam boşuna ağa ve muhtar adayı olmamıştı. Bakışlarında korku vardı. Korkuyu iliklerime kadar hissettiğim anda adam gülmeye başladı ve “Aferin yeğen! Çok beğendim! Valla bravo! Bravo sana! Hemen çekelim!” dedi. Neye uğradığımı şaşırmıştım. Herkes gülmeye başladı, haliyle biz de kahkahalar ile karşılık verdik.
Sabaha kadar yedik, içtik, eğlendik… Sabah da kontratlara imza attık ve paramızı aldık. Tam tamına yirmi bin TL’ydi. Bu kadarını beklemiyordum. Fakat ne yazık ki bu paranın içinde çekime ayrılacak bütçe de vardı. Neyse ki çok masraflı olabilecek bir senaryo yazmamıştım. Bundan sonrasını, en ucuz yoldan, Serkan halledecekti. Samimi bir vedalaşma ile İzmir’e geri döndük.
Bu işten de paçayı sıyırmıştım. Daha paramı alamamış olsam da elimde kapı gibi sözleşmem vardı. Zamanı gelince Serkan, bebeklerimi takır takır elime saymak zorundaydı. Açıkcası başta yadırgasam da dijital çağ yazarlığına kanım kaynamıştı. Daha düne kadar baldırı çıplak olarak kapı kapı okuyucu arıyordum. Şimdi ise sağlam bir kişisel gelişim kitabım ve yakında çekilecek bir filmin senaryosuna sahiptim ki bunlar aperatif niyetine basit ve başarıya daha fazla acıktıran işlerdi. Serkan ile daha fazlasını yapacaktım.
Çekimler bitene kadar boştaydım. Serkan, amatör bir ekiple çekimleri halledecekti. Ben de bu arada kendimi geliştirmeye karar verdim. Bir dijital çağ yazarının her zaman formda ve şık olması şarttı. Spor salonuna geri döndüm ve yüksek motivasyonu ortaya çıkmış bir yazar olarak ağırlıklara saldırdım.
Saatlerce spor salonunda tüm kas liflerimi zorlamıştım. Bu antrenmanın üzerine güzel bir uyku iyi gelebilirdi ama yapacak çok iş vardı. Alışveriş gibi…
Kredi kartlarından nefret ediyordum. Borçlanmaktan da… Bankalarla aram her zaman kötüydü. Mantıklı düşünüldüğünde, dünyada bankalar ile arası iyi olan insan bulunamazdı. Fakat böyle durumlarda hem bankalar hem de kredi kartları kullanışlıydı. Yoksa onlarca gömlek, pantolon, ayakkabı, kol saati ve güneş gözlüğünün parasını nerden bulacaktım? Elimde bulunan parayı harcamak konusunda uzman olduğumu biliyordum; artık elimde olmayan parayı da harcamak konusunda uzmandım. Bu kadar masrafa kim olsa bir yazar olurdu. Ama ben en harikası olmuştum.
Kaslı beden, yeni kıyafetler, şan, şöhret… Sokağa çıkma ve Alsancak’ta boy gösterme zamanı gelmişti. “Selam dünya! Ünlü yazar Sercan Arslan aranızda!” Sanki tüm dünya benim zihnimdeydi. Herkes ve her yer bana aitti! Havaya girmiştim ve bu fazlasıyla hoşuma gidiyordu. Fazla kendimi kaptırmadan evime geri döndüm. Şimdiden tüm bu hazza doymak istemiyordum.
Kendime aynadan baktım. Günler öncesinin zayıf ve ezik adamı bu muydu? Bunu düşündükçe kahkahalarıma engel olamıyordum, iyice delirmiştim.
Göz ardı ettiğim bir durum söz konusuydu: İnsanlar beni tanıdıkça beklentiler artacaktı. Bu da sırtımda daha fazla yük demekti. Çalışmalıydım, durmadan yazmalıydım. Bu saatten sonra durmak bana yakışmazdı. Ne olursa, aklıma ne gelirse yazacak ve kenara koyacaktım. Elbet bir gün lazım olabilirdi.
Durmadan, nefes almadan yazıyordum. Ne yazdığım ve nasıl yazdığım umurumda değildi. İnsanlar bununla ilgilenmiyordu. Üslup, tahliller, konu, psikoloji, sosyoloji… Hepsi boş kavramlardı. Önemli olan insanları anlık eğlendirme ve yormadan hoşça vakit geçirmelerini sağlamaktı. Biraz da umut aşılanırsa tadından yenmezdi. Koca bir dünya bunun etrafında dönüyordu. Hem edebiyat hem sinema hem de medya sektörü buna bağlı ve bundan besleniyordu. Oyunun kuralları onlarca sene önce böyle koyulmuştu.
Benim boş konularla sayfaları kirlettiğim günlerde, Serkan da kısa filmin çekimiyle ilgileniyordu. Üniversite öğrencileri ve tiyatro kulüplerinden oluşan çekim ve oyuncu ekibi toplamıştı. Bana söylediğine göre, ufak tefek aksilikler dışında, oldukça başarılı bir iş çıkartıyorlardı. Tabii ki tüm bunlar umurumda değildi, ben görevimi tamamlamıştım.
Ufak ve amatör montajlar ile kısa film yayına hazırdı. Tüm sosyal medya kanallarında ve görüntü paylaşım sitelerinde görücüye çıkacaktı. Heyecanlı değildim, insanların tepkisini ve işe yarayıp yaramayacağını merak etmiyordum. Kişisel gelişim kitabına göre daha fazla benden bir parça olduğunu hissetsem de asla kendimi ona tam olarak veremezdim. Benim yeteneklerim ve zekam ile çok daha iyisini yazabilirdim, hem de tüm ruhumu vererek…
Sıkıcı bir günün sonunda Serkan aradı ve kısa filmin bu gece yayınlanacağını haber verdi. Açıkcası biraz heyecan hissi bedenime giriş yapmıştı. Fazla umursamadığım doğruydu ama insanların ne yorum yapacağını da merak etmeden duramıyordum. Sonuçta benim de adım yazacaktı. Her yorum bir nevi bana söylenmiş sayılacaktı. Özellikle de internet dünyasında insanlar acımasızdı. Birçok yaş ve meslekten insanın benimle dalga geçme ve bu dalgayı kartopu etkisiyle sürekli artırma ihtimali yüksekti. Bunları düşündükçe stres seviyem, bana kafayı yedirtmek amacıyla bedenimde yolculuk yapıyordu. Yayınlanmasına engel olamazdım ama beynimin çalışmasını durdurabilirdim. Hemen hazırlanıp yola çıktım. İstikamet tabii ki Alsancak ve barlar sokağıydı. Barcan’ın barına gidemezdim, çünkü çok fazla borcum vardı. Başka bir yer bulmalıydım. Cebimde çok az para olsa da ücra bir barda kafayı çekip dünyadan soyutlanabilirdim.
Telefonu kapattım ve sulandırılmış biraya tüm kapılarımı açtım. Daha hızlı etki etmesi için ilk iki bardağı hemen yuvarladım. Biranın yarattığı şişkinlik ile üçüncü bardakta tıkanmış olmama rağmen hem bardaki yüksek sesli müzik hem de insanların içtiği sigaranın boğucu dumanı sayesinde kafam hafiften yükseliyordu. Biranın en önemli dostu olan tuvaletin de yakınımda olmasıyla, tüm gece paramın ve irademin dayandığı yere kadar koca bardakları tek tek yuvalardım.
Son tramvayla eve geri döndüğümde saat epeyce geç olmuştu. Kısa film şimdiye kadar yayınlanmış olmalıydı. Ama izlemeden önce soğuk suyla duş alıp ayılmaya karar verdim ve banyoya gittim. Her damlanın dondurucu dokunuşu bedenimle temas ettikçe zihnim biraz daha kendine geliyordu. Ayılmak iyi fikir olmayabilirdi; bunu iş işten geçtiği zaman anladım. Stres seviyem yine boyumu aşıyordu. Yine de cesur olup, her sorun ve olumsuzluk ile yüzleşmeliydim. Her gün güneşli olamazdı; bazen yağmurda da iliklerime kadar ıslanmam gerekiyordu. Ne yazık ki olgunlaşma ve ustalaşma böyle sağlanıyordu. Ama tüm bu kişisel gelişim zırvalarını bilsem de internetteki kitlenin, ağızlarındaki salyayı akıta akıta yazdıkları pislik dolu ve acımasız dalga geçişlerini okumak istemiyordum. Çünkü bazen ben de onlardan birine dönüşüyordum ve neler hissedebileceğimi az çok kestirebiliyordum. Bacaklarım titriyor ve karnım ağrıyordu. Kimi zaman kendimin de kullandığım psikolojik silahın namlusu bana dönmüştü. Bence psikolojik yıkım, fiziksel yıkımdan daha fazla sorun yaratabilirdi.
Bütün dayanılmaz düşünceleri sırtıma yükleyerek bilgisayarın başına oturdum. Böyle durumlarda ağırdan almadan direk sorunla yüzleşmek daha mantıklıydı. Sonuçta soğuk suya balıklama atladığınızda daha çabuk ısınıyordunuz. Ben de öyle yaptım ve arama motoruna ağanın adını yazarak “kendimi şanslı hissediyorum” tuşuna tıkladım. Tahmin ettiğim gibi görüntü paylaşım sitesi ve ağanın kısa filmi açılmıştı. İzlemeden önce yorumları okumaya karar verdim ve sitede aşağılara indim. Fakat bir sorun vardı: Yorum filan yoktu. Şimdiden yüzlerce kişi izlemişti, ama kimse yorum yazmamıştı; hem de böyle bir uçuk ve dalga geçilmeye müsait görüntü varken!
Görüntüyü izlemem ile yorum olmamasının sebebini anlamam bir oldu: Bu benim senaryom değildi! Hatta kimsenin senaryosu olamazdı. Çünkü, açıkcası basit ve sıradan bir tanıtım görüntüsüydü: Ağa hakkında kısaca tanıtım seslendirmesi, ağanın köyün farklı yerlerinde çekilmiş görüntüleri, ağaya hayranlıkla bakan köylüler, ağaçlar, kuşlar, hayvanlar, mutlu çocuklar… Birinin korkunç bir şakasına maruz kalıyordum. Hemen Serkan’ı aramalıydım.
“Sadece gereksiz yerleri kırptık ve biraz da yaratıcı dokunuşlarla detaylar ekledik.” Serkan’ın tüm açıklaması bundan ibaretti. Tartışma zahmetine girmedim. Her zaman olduğu gibi konuyu kapatma yolunu tercih etmek daha mantıklı geldi. Yavaş yavaş tüm tutkum kayboluyordu. Hissizleşiyordum.
“Anlıyorum. İyi yapmışsınız. Para konusunu halletiğimize göre benim payımı yollar mısın?” diye sordum.
Serkan şaşırtıcı bir biçimde, “Yolladım bile! Banka hesabını kontrol et” dedi. Bu kadar kolay olacağını hiç düşünmemiştim. Heyecanla telefonu kapattım ve evden fırlayarak, en yakın bankamatiğe doğru yol aldım.
Şanslıydım, beklemek zorunda olduğum yaşlı amcalar ve teyzeler yoktu; bankamatik tamamen boştu. Heyecandan titreyen ellerimi kontrol etmeye çalışarak, banka kartımı cüzdandan çıkardım ve bankamatiğe taktım. Yanlış yazmamak için parolamı oldukça yavaş girdim. Birazdan cebim parayla ve zihnim eğlence ile dolacaktı. Yerimde duramıyorum. Ama birden durakladım, kollarım uyuşmaya başlamıştı; sanırım kalp krizi geçiriyordum. Bu olamazdı!
Burada sadece iki bira parası vardı ki kaliteli bir yerde onu bile içemezdim.
Sinirlenmiştim, hem de çok… Ama elim telefona gitmiyordu. Açıp hesap sormaya gururum el vermiyordu. Bu pisliğe kendim girmiş ve batmıştım. Yine de zamanı gelince hesabımı soracaktım. Emeğimin karşılığı olan tek banknotu çektim ve son zamanlardaki tek sığınağıma, Alsancak’a ve guzide barların olduğu sokaklara koştum.
Tüm gece İzmir’in ucuz meyhanelerinde, merdiven altı biraları gövdeye indirdim. Bu da sabah kalktığımda baş ağrısı olarak kendini gösterdi. Kahvaltı yapmak istemiyordum, hiçbir şey yapmak istemiyordum. Dijital çağ yazarı olmaya çalışırken, yanlış yola girmiş ve hayattan kopuk yaşayan ayyaş yazar olmuştum. Bir rüyam vardı ve dünyaya bu şekilde uyanmamalıydım. Düşüncelerin içine çektiği karadelikten telefonumun çalmasıyla kurtuldum.
Serkan’ın aradığına emindim. Bakmadan, telefonu soğuk ve sevimsiz bir sesle açtım.
Yanılmıştım. Arayan kesinlikle Serkan değildi. Kulağa inanılmaz gelse de arayanın sesi, Serkan’dan daha özgüvenli, rahat ve güçlüydü. Akıcı ve ilginç bir diksiyonla konuşuyordu. Sanki farklı olmak için kendini zorluyordu.
“Merhaba canım! Hayat nasıl gidiyor? Beni sorarsan, ben çok yoğun ve mutluyum. Bu arada, ben Feridun! Feridun Kaplıcalı!”
Bu imkansızdı! Feridun Kaplıcalı… Türkiye’nin en zengin iş adamlarının başında gelen, Tv88’in patronu, birçok reyting rekorları kıran programın yapımcısı! Türkiye’deki medyanın eş anlamlısı! İnsanları tek program ile zombiye çeviren bir bilim adamı! Hırsın, rekabetin ve hayatta kalmanın babası! Bunların haricinde de yakında tüm dünyaya pazarlanacak bir internet yayın platformunun sahibi! Beni aramıştı! Cidden bu adam benim gibi dipteki ayyaş bir yazarı niye aramıştı?
“Canım lafı fazla uzatmıyacağım. Numaranı Serkan verdi. Senin çok yetenekli ve işime yarayabilecek bir yazar olduğunu filan söyledi. Sana göre bir iş var. Düşünür müsün?”
Feridun Kaplıcalı bana iş teklif ediyordu. Bir şişe viskiyi tek başına içip, yıldızların altında uykuya dalan bir ayyaş bile böyle bir rüya göremezdi. Ama ben görüyordum! Hem de ayık kafayla! Hem de rüya değildi, gerçeği ta kendisiydi!
Açıkçası Feridun Kaplıcalı’nın kanalını ve programlarını hiç izlememiştim. Sağdan soldan gördüğüm kadarıyla hiç benim tarzım değildi. Ama benim beğenilerim de kimsenin umurunda değildi. Ülkede benim tarzımda kaç adam vardı ki? Belki de tektim. Önemli olan çoğunluğun, milyonların beğenisiydi ve bu adamın tüm işlerine milyonlar bayılıyordu. Milyonların bayılmasından da çok tatlı bir para akışı yolunu buluyordu. Şimdi de o tatlı paranın tadına bakma sırası bendeydi. Para, para, para…
“Canım, orda mısın? Sanırım sen de şok geçirdin.”
Feridun kahkaha atmaya başladı. Kahkahaları beni kendime getirmişti. Yine de zihinsel faaliyetlerim tam olarak işini yapamıyordu. Sadece kuru bir “Evet” diyebildim.
“Oldu o zaman. Ben Serkan’a detayları anlatırım. O da sana anlatır. Hadi öptüm!” dedi ve kapattı.
Feridun Kaplıcalı beni hiç dinlememiş, sadece konuşmuş ve telefonu yüzüme kapatmıştı. Bu bir başarıydı! Kimsenin okumadığı bir yazardan, medya patronlarının yüzüne telefon kapattığı yazara dönüşmüştüm! Hemen telefona sarıldım ve Serkan’ı aradım. Telefonu meşguldu. Olsun, sorun değildi. Serkan sayesinde ünlü bir senarist olmuştum. İsterse milyon kere arasam da milyon kere telefonu meşgulde olabilirdi.
Olayın şokundan kurtulamıyordum. Şoka girdiğim zamanlarda en iyi yaptığım şey, soğuk suyla duş almak ve şarkı söylemekti. Yine öyle yaptım. Soğuğu buz gibi ve keskin suyun altına girdim ama bedenim sıcaktı ve üşümüyordum.
Ben duştayken Serkan defalarca kez aramıştı. Onun da heyecanlı olduğunu biliyordum. İkimiz de köşeyi dönmek üzereydik. Kurulandıktan sonra onu aramaya karar verdim. Bu arada da sorular zihnimde yolculuğa çıkmıştı. Acaba Feridun bana ne yazdıracaktı? Belki de şu ıssız adada hayatta kalma programındaki yarışmacıların konuşmalarını yazacaktım. Veya yemek yapma yarışmasındaki birinciyi belirleyecektim. Birgün ben de yetenek yarışmasında jüri üyesi olabilir miydim? Eğer Feridun’a kendimi sevdirirsem, saçma danslarla insanları coşturan adamları birinci seçmeme izin verirdi.
Kurulanma ve giyinme işlemimi tamamlamamla beraber Serkan’ı aradım. Arka planda çok fazla gürültü vardı. Saatin daha erken olmasından dolayı barda olmasına imkan yoktu. Ayrıca ses de müzikten çok uğultuya benziyordu.
“Alo! Olanlardan haberin vardır” dedim. Heyecanlı ve bağırarak söylemiştim.
“Dostum! Sen beni hiç tanımamışsın. Sana çok zengin olacağımızı söylemiştim!” dedi. Sesini zor duyuyordum. “Kusura bakma. Şu anda Feridun Bey’in yeni arabasıyla tur atıyoruz. Arabanın üstü açık, ondan rahat değilim. Ben seni sonra ararım” diye ekledi ve telefonu kapattı.
Demek ki Serkan keyif çatıyordu. Sevmesem de adamın hakkını vermem gerekirdi. Onun sayesinde böyle bir iş bulmuştum. Hem de düne kadar adama para yüzünden sövüyordum. İyi ki üç kuruşun lafını yapmamıştım. Ben olsam kendime iş ayarlamazdım. İleride kendimi affettirmeye karar verdim. Şimdilik işime odaklanmalıydım. Hemen Tv88’i açtım. Bundan sonra televizyonumda sadece bu kanal kalacaktı. Issız adada hayatta kalmayla ilgili program hakkında yorum yapılan program vardı. Fazlasıyla sıkıcı, zaman kaybı ve gereksiz olsa da kendimi uyumadan izlemek için zorlamalıydım. Gözümü kırpmadan izlemeye başladım. Hipnotize olacağımı nereden bilebilirdim?
Saatler sonraydı. Muazzam bir sancı sayesinde televizyondan kurtuldum. Öyle ciddi bir sancı değildi. Sadece idrar kesemin patlamak üzere olduğunu haber veriyordu. Ayrıca açlık ve susuzluktan beynime de ağrılar girmişti. Tv88’deki programların verdiği heyecanın yanında önemsiz ayrıntılardı. Saatlerce gözümü kırpmadan sadece izlemiştim. İnsanların, tüm sahneleri ve konuşmaları senaristler tarafından yazılıp halka gerçek diye gösterilen yarışma programlarını ciddi bir ortamda ve havayla tartışması, saçma da olsa her detaya dikkat edip yorum yapması, birbiriyle söz dalaşına girmesi, halkın desteğini arkasına almaya çalışması ve sert yorumlar yaptıkça mutlu olması hoşuma gitmişti. Ben de onlardan biri olacaktım. Veya daha da iyisi onların ne konuşacaklarına karar verecek güce dönüşecektim. Tanrı gibi hissediyordum. Ben yazacaktım; onlar da kavga edecek, birbiriyle boğuşacak, birbirlerine sövecek, herkesi arkadan bıçaklayacak ve halka yalakalık yapacaktı. Hayalimdeki iş buydu. Okunmayan bir yazardan tanrı olan bir yazara… Bunu çok sevmiştim.
Günlerce bu hayal ile yaşadım. Çok hoşuma gitmişti. Kendi kendime şimdiden kavga ettireceğim ve aşk yaşatacağım yarışmacıları seçmiştim. Sadece adada hayatta kalma yarışması da değildi. Yemek yarışması, ses yarışması, yetenek yarışması ve daha fazlası… Tüm planlarımı defterime yazmış ve şemalarını çizmiştim. Sadece bu da değildi; bu programların yorum programlarının da planları hazırdı. Herkesi kukla gibi oynatıp halka güzel şovlar sunacaktım. Bugüne kadar basit senaristler ile hipnoz olmuş halkı, biraz da karanlık bir zihnin yazdıklarıyla hipnotize etmenin hiç sakıncası yoktu.
Büyük gün gelip çatmıştı. Feridun İzmir’e gelmişti ve ilk kez yüz yüze toplantı yapacaktım. Serkan da olacaktı. Bana ilk işimi verecek ve belki de biraz ödeme yapacaktı. Heyecandan yerimde duramıyordum. Akşam buluşacak olsak da öğlen hazırlanmaya başladım. Öncelikle titreyen ellerime güvenemediğim için berbere gidip tıraş oldum. Omuzlardan biraz bol gelen emektar takım elbisemi giydim. Liseden beri ilk kez kravat takmıştım. Gerçekten işe yeni başlayan banka veznedarlarına benziyordum. Veya görücü usulü kız istemeye giden şaşkın damat adayı da olabilirdim. Kalıplara çok da takılmıyordum. Beni başarılı yapabilecek her tipe girebildim. Dijital çağ yazarlığı bir nevi bukalemun olmak da değil miydi?
2 saat önceden toplantının yapılacağı lüks restorana gittim. Şanslıydım. Rezervasyonu Serkan yaptırmıştı. Bu sayede içeri girebildim. Feridun ile buluşacağımı söyleseydim, garsonlar tarafından alay konusu olup içeri alınmama ihtimalim çok yüksekti. Benim kariyerime sahip usta bir kumarbaz bu ihtimali göze alamazdı. Beni en berbat ve ufak masaya oturttular. Menüde yazan fiyatları görünce ekilme riskine karşı beklerken sadece bir bardak su içtim. Böbreklerimi mutlu etmiştim. İlk kez bu kadar değerli bir sıvıyı süzeceklerdi. Bir bardak su, benim üç aylık alkol masrafım kadardı.
Ben zihnimde suya övgüler dizerken içeri Feridun ve Serkan girdi. Siyah tişörtü, alevli şortu ve terlikleri ile Feridun, rahatlığı ve şıklığı simgeliyordu. Onu görünce herkes yemek yemeyi bıraktı ve kafasını ona çevirip hayran bakışlar atmaya başladı. Hatta hızını alamayanlar ayağa kalkıp saygı duruşunda bulunuyordu. Bazıları da yanına gidip foto çekilmek istiyordu. Feridun herkesle tek tek foto çekildikten sonra en şık ve büyük masaya doğru yürümeye başladı. Müdürün önderliğinde ikili sıraya girmiş garsonlar ordusu da onu takip ediyordu. Kiminle toplantı yapacağımı görünce kendimle gurur duydum. Ben de istem dışı ayağa kalkmıştım. Donakalmıştım. Feridun’un beni eliyle işaret edip yanına çağırmasıyla çözüldüm.
Hemen, büyük adımlarla, en dip masadan en lüks masaya yürüdüm. Bu sefer de tüm restoran bana bakıyordu. Bazılarının beni kıskandığını, bazılarının da “Bu kim ki Türkiye’nin medya kralı ile yemek yiyecek” diye düşündüğünü hissedebiliyordum. Düşünce gücü böyle bir şey miydi? Oturmadan Feridun ve Serkan ile el sıkıştım. Ağır ağır sandalyeme oturdum. Bir garson da sandalyemi masaya doğru ittirdi. Bu kadar hürmete alışkın değildim, baş dönmesi ve mide bulantısı yapmıştı.
Feridun, “Orada ne işin vardı, canım?” diye anlamlı bir soru yöneltti.
“Sizi beklerken oraya oturmuştum” dedim.
“Benimle buluşacağını söylemedin mi?” diye ikinci ve daha anlamlı başka bir soru yöneltti.
“Sormadılar ki” diyebildim. Alay edilmekten korktuğum gerçeğini gizlemiştim. Ama istemeden olsa da Feridun ile buluşacağımı söylememiş olmam bana hava katmıştı. Başımızda dikilen müdür ve garsonlar bana bakıyordu.
Feridun, müdüre bakarak, “Sana saygısızlık yaptılarsa tek imza ile burayı satın alayım, canım” dedi. Söylediği komik olmasa da müdür, garsonlar ve Serkan kahkahalara boğulmuştu. Ben de onlara katılmak zorunda kaldım. Böylece tüm gecenin kaderi belli oldu. Tüm gece Feridun mal varlığı, parası ve gücü ile alakalı saçma espriler yapıp hava atmıştı. Biz de zorunda olduğumuz için ağzımız yırtılına kadar kahkaha atmıştık.
İş ile alakalı tek sözcük bile konuşmadan yemeklerimiz yedik, kahvelerimizi içtik. Feridun’un konuşma sırasını asla bize vermemesinden dolayı, ben veya Serkan da konuyu açamadık. Sadece Feridun’u eğlendirmeye çalışan konsomatrisler veya kralın soytarılarıydık. Düştüğüm duruma üzülmeli miydim, utanmalı mıydım? Bilemiyordum. Tüm tepkilerim körelmişti.
Neyse ki hesabı ödeme aşamasında Feridun’un aklına gelmiştik. Ayaküstü lafa girdi: “Canım, Rüveyda Vaşak’ın başrolde olduğu bir dizi yazabilir misin? Konusu önemli değil. Yıldızımızı parlat yeter.”
Rüveyda Vaşak mı? Şu yeni reşit olan ve şımarıklıkları ile herkese kan kusturan genç popçuyu mu yazacaktım? Hem de tek amacı popçuyu övmek olan bir senaryo… Muhtar adayına yazdığım senaryodan bile daha aşağılayıcı bir işti. Yine de özgüvenli ve heyecanlı bir ses tonuyla, “Yazarım tabii ki, benim için bir şereftir!” dedim.
Feridun pis bir sırıtışla, “Güzel canım. Bir ay sonra çekimler başlayacak, ona göre başla. Önden ufak bir avans Serkan’ın banka hesabına yatıracağım. Kendinize pahalı bir araba veya villa alın” dedi ve herkesi yine kahkahaya zorladı.
El sıkıştık ve oradan ayrıldık. Büyükler ligine, şımarık bir popçunun egosunu şişirerek giriş yapacaktım. Zihnim şimdiden alev almıştı. Hemen çalışmaya başlamalıydım. Ama öncelikle Serkan’dan paramı nasıl kurtaracağımı bulmalıydım. Taktikler ve stratejiler üretmeliydim.
Bunlara gerek kalmadı. Hesabımda tam tamına 10 bin lira vardı! Hayatım boyunca bu kadar fazla parayı ilk kez bir arada görüyordum. Parayla saadet olmaz lafı tamamen yalandı. Şu anda dünyanın en mutlu, mesut insanı olabilirdim. Belki de öyleydim. Bilemezdim. Tüm bir parayı bir gecede yemek veya gereksiz olsa da ihtiyacım olan saçmalıklara harcamak benim ellerimdeydi. Ne yazık ki biraz düşününce kredi kartı borcum aklıma geldi. Dijital çağ yazarı olma motivasyonu ile bir sürü borcun altına girmiştim. Neyse ki bu borç keyfimi kaçırmaya yetmezdi. Borcu kapatsam bile paranın yarıdan fazlası bana kalıyordu. Hayat gerçekten güzeldi!
Pahalı dolma kalemler, asla okunmayacak sadece cildi güzel olan kitaplar, deri kaplı defterler, sevmediğim renklerde şişe şişe mürekkepler, yeni güneş gözlüğü, gömlekler, şehrin her köşesinde içilen kahveler, gezme, tozma, alkol, puro, kadınlara hediyeler… Param hızla akıp gitse de harcadığım her meblağ bana haz ve insan olma hissi veriyordu. 21. yy’da ortaya çıkan “alışveriş ve para harcama hastalığına” sahip olmaktan utanmıyordum. Ne de olsa kökenime bakacak olursak bir reklamcıydım. Küçük bir bütçeyle, kocaman bir reklamcı rüyası yaşıyordum. Tüm bu gereksiz ıvır zıvırlar beni dünyadan koparmaya yetiyordu. Tabii ki bunun bir de bedeli vardı. O da boşa geçen zamandı.
Zamanın farkında olmasam da iş yemeğinden sonra tam 3 hafta geçmişti. Bu süre zarfında çalıştığımı sanan Serkan veya başka biri de beni hiç aramamıştı. Şimdi ise önümde sadece bir hafta ve şımarık bir şarkıcı için yazmam gereken saçma bir senaryo vardı. Zeki ve hızlı düşünen biri olduğumdan fikir bulmak, onu kağıda dökmek çok zamanımı almaz diye düşünsem de yanıldığımı anlamam uzun sürmedi.
Apar topar masaya oturup önüme boş kağıt koydum ama nafile… O kağıdı dolduracak sözcüklerden de öte, hiç değilse karalama niyetine yazılacak sözcük bile aklıma gelmiyordu. Başroldeki karakterim şımarık bir şarkıcı yerine alkolik bir evsiz olsaydı bu kadar zorlanmazdım. Yeraltı edebiyatı yazarı olmak zor işti. Sıradanlığa kafanız basmıyordu. Kişisel gelişim kitabını ve muhtarın seçim senaryosunu kolayca yazmıştım, çünkü işi ciddiye almamış ve kafama göre yazıp çizmiştim. Bu çok farklıydı. Bunu ciddiye alıyordum. Ciddiye almakta da bir sürü nedenim vardı. Birincisi çok para kazanacaktım, hayal bile edemeyeceğim kadar… İkincisi ünlüler dünyasına tamamen giriş yapacaktım, sosyeteden biri de olabilirdim. Sonuncusu da beni tüm ülke, belki de tüm dünya izleyecekti. Bu işi kotarmak zorundaydım. Medya tanrısı benden şımarık bir popçuyu övmemi istiyordu. Ben de öyle yapacaktım, ciddi ve hedefe uygun çalışarak…
Zihin açıcı, yeşil reçeteyle satılan haplar ve alkol etki etmiyordu. Kafam sadece sıradan olmayan hikayeler yazmaya ve uçuk fikirler üretmeye yarıyordu. Meditasyonlar ile geçmişe dönerek, zihnimde taşıdığım tüm öz kaynaklarımı inceledim. Yeşilçam filmleri, yabancı sinema, okuduğum kitaplar, müzikler, bilgisayar oyunları, okul derslerim… Tüm kaynaklarımı üst üste koysam bile sonuç ortaya çıkmıyordu. Ne yazacağımı bilmeden, sarhoş bir horoz gibi odada dört dönüyordum. Rahatlamalıydım, hem de hemen! Nerede, nasıl rahatlayacağımı biliyordum.
Tuvaletim gelmemiş olmasına rağmen banyoya gittim ve kapısını kilitledim. Burası benim konfor alanımdı. Klozetin kapağını kapattım ve üstüne oturdum. Çocukluğumdan beri tuvalette kitap, dergi veya gazete okumak en önemli alışkanlıklarımdan biriydi. Yaşadığım yerlerdeki tuvaletleri de kütüphaneye çevirmek en önemli alışkanlıklarımdan diğeriydi. Tuvalette sakindiniz, hayat veya gelecek umurunuzda değildi, dikkat dağıtıcı veya rahatsız eden yoktu, sadece odaklanma ve huzur vardı. Bu sebeple konfor alanım burasıydı. Tuvalette kafam her zaman üç dört kat daha hızlı çalışırdı veya ben öyle hissederdim. Neyse…
Tuvaletimde bulunan dergi yığının üstüne hiç bakmadan elimi attım ve ilk tuttuğum dergiyi aldım. İşte buydu! Kesinlikle cevap buradaydı! Zihin motorlarım çalışmaya başlamıştı. Elime aldığım aslında dergi değil, çizgi roman fasikülüydü. Batman’in çocukluğumdan kalma bir sayısıydı. Bu kadar eski olsa da bana cevabı vermişti. Fasikülü biraz karıştırmamla cevabı bulmam bir olmuştu. Artık ne yazacağımı biliyordum. Amacım tuvalet yapmak olmasa da alışkanlıktan sifonu çektim ve elimi yıkayarak masamın başına oturdum. Büyük bir kararlılık ile yazmaya başladım.
Tamamladığımda ortaya yine bir şaheser çıkmıştı. Hikayem basit görünen ama çok karmaşık bir yapının bütünüydü. Kısacası özetlemek gerekirse: “Geceleri barlarda şarkı söyleyen, gündüzleri de şehri kurtaran bir kadının süper kahramanlık hikayesiydi.”
Bu hikayeyi çok beğenmiştim. Herkesin de beğeneceğine emindim. Hemen Serkan’a haber verdim. Serkan erken bitirdiğime çok sevindi. Hikayenin yazılı olduğu belgeye ona e-posta yoluyla gönderdim. O da senaryo detaylarını ayarlaması için başka birine gönderecekti. Böylece iş benden çıktı. Yeni bir ödeminin zamanını sordum ama ne yazık ki cevap alamadım. Neyse ki söz konusu Feridun gibi bir adamsa her zaman güvenim tamdı. Böylece günlerim bana kalmıştı. Arkama yaslanıp bilgisayar oyunu oynamamda ve bira içmemde bir sakınca yoktu.
Sadece kafa kıyak oyun oynayarak hayat geçer miydi? Bu sorunun cevabını önceden olsaydı, “Hayır” olarak yanıtlardım. Çünkü önceden hayattan beklentim ve amaçlarım vardı. Herkes tarafından severek okunmasa bile saygı duyulan bir yazar olmak istiyordum. Tıpkı Dostoyevski, Kafka, Orwell veya Fante gibi… Sosyal medyada kahvenin yanında fotoğrafı çekilen kitapların yazarı bile olmaya razıydım. Zaten kahve ile birlikte “Kürk Mantolu Madonna’yı” çekmeyen kalmamıştı. Buradaki boşluğu ben doldurabilirdim. Ama artık hiçbir amacım yoktu. Hayattan beklentim veya hayalim yoktu. Feridun ile lükse kavuşabilirdim. İlk işimi teslim etmiştim ve şimdi de boş boş hayatı geçirmemde de sakınca yoktu. Cebimde param, altımda arabam olduğu sürece kimse bana karışamazdı. Böylece sorunun cevabı da otomatikman “Evet” oluyordu. Tüm günlerimi kafam kıyak olarak bilgisayar oynayarak geçirebilirdim!
Rakibin kulelerini tam yıkacağım zamanda telefonum çaldı. Boş bira kutularının arasında telefonum kaybolmuştu. Günlerdir telefonumdan haber alamamıştım. Neyse ki arayan kişi telefonumu boğulmaktan kurtarmıştı. Telefonumu bulduğum zaman hiç şaşırmamıştım. Arayan Serkan’dı. En son olarak hikayeyi yazıp teslim ettiğimde konuşmuştuk. O da hemen senaryo işine koyulacaktı. İçimden bir sorun çıkmaması konusunda dua ederken, adamın sesinin sevinçli ve enerjik olduğunu duyunca rahatladım.
“Feridun çok beğendi ve Rüveyda’ya anlattı. O da çok beğenmiş! Hemen çekimlere başlıyoruz! Bunu haber vermek için aramıştım’’ dedi.
Bu habere sevinmiştim. Para musluğunu açılacaktı. Senaryo ve dizi umurumda değildi. Yine de merakımdan, “Hikayeyi nasıl buldunuz?” diye sordum. Gülerek cevap verdi:
“Ufak tefek kırpmalar ve eklemeler oldu tabii.”
“Nasıl yani? Neler değiştirdiniz?”
“Merak etme. Ana konuyu çok bozmadık. Sadece biraz yaratıcılık ekledik.”
En son bunu dediği zaman, muhtar seçim senaryosunu komple değiştirip, biçimsiz ve sıradan bir eser yaratmışlardı. Bu sefer sadece ufak değişiklik olduğu konusunda ona güvenmek istiyordum. Kritik soruyu yönelttim:
“Neler yaptınız? Şunu detaylı anlatsana.”
“Dediğim gibi merak etme. Sadece süper kahraman kısmını çıkarttık. Konserden konsere koşan şarkıcı kısmı kaldı.”
Gerçekten sadece ufak bir kısmını çıkarmışlardı. Ayrıca hikaye şu anda çok yaratıcıydı. Kendi kendime içten gülmeye başladım. Dayanamadım ve gülmem dışarı taştı. Serkan susmuş, benim gülmemi dinliyordu. Gülmem yatıştıktan sonra, “Tebrikler! İyi iş çıkarmışsınız” dedim. Para konusunu da konuştuk ve telefonu kapattım. Son kalan paramla tekrar alkole düştüm.
Alkol içtikçe acılarımı hatırlıyordum. Dışarıdan umursamaz görünsem de içimde fırtınalar kopuyordu. Kime nasıl dert anlatabilirdim? Yarım şişe viskiden sonra anladım ki istediğim para veya şan şöhret değildi. Ben tarihe geçmek istiyordum. Bunun için de şımarık bir popçuya veya kimsenin umursamadığı bir muhtara senaryo yazmak doğru yol değildi. Benim roman yazmam lazımdı. Sosyoloji, psikoloji, tıp, tarih, felsefe… Tüm bunları içine alan sağlam bir roman yazmalıydım. Yine de para ve popüler olma hastalığı tüm zihnimi ele geçirmişti. Tüm hayatım kararsızlık ve iki tarafta kalmak arasında gidip geliyordu.
Kendimle çatışmaya başladıysam sonum pek iyi değildi. Daha önce de böyle çatışmalarım olmuştu. Hepsinin sonu da verimsiz ve herkesten uzak bir geleceğe çıkıyordu. Ayrıca antidepresan üreten şirketleri zengin ediyordum. Artık yolumu tercih etmiştim. Bu yol beni sadece bir soytarı ve son kullanma tarihi geçince çöpe atılacak bir kullan-at yazara dönüştürüyordu. Dijital çağ yazarlığı yalandı. Tüm her şey yalandı!
Düşünceler zihnimi kemiriyordu. Bardaklarca viski zihnimdeki karmaşayı yatıştıramıyordu. Ne yapmalıydım? Kime gitmeliydim? Kafamı kaldırıp kitap raflarına bakınca doğru cevabın gözümün önünde olduğunu gördüm. Eski ve ikinci el kitaplarla dolu keyifli bir kitaplığım vardı. Birçoğunda hem benim hem de eski sahiplerinin anıları ve hayal dünyası gizliydi. Tüm bunların ortak buluşma alanı da aynıydı: Kenar Kitabevi!
Bir şişe viski içmeme rağmen kendimi ayık hissediyordum. Boynumdan topuklarıma kadar tüm bedenimde kas ağrısı vardı, uykusuzdum, gözlerim kanlanmış ve kızarmıştı. Yine de ayaktaydım. Şanslıydım ki midem bulanmıyordu ve baş dönmem yoktu. Sarhoş olamazdım ama ayık da değildim. Bu konuda bile kararsız ve araftaydım. Üstümü değiştirmeden hemen yola çıktım. Yırtık bir yün ceket, lekeli bir eşofman altı ve tozlu spor ayakkabılar… Umarım bu yılın modası bunlardı. Değilse bile şu saatten sonra fazla takamıyordum. Zihnim karmaşa içindeyken bedenimin de öyle olması kimin umrundaydı ki? Benim değildi.
Kenar Kitabevi’ne vardığım zaman kendimi huzurlu hissetsem de oradakilerin bana bakışı değişmişti. Birçok insanın aksine onlar neye dönüştüğümün farkındaydı. Ne yazık ki bu da insanların zihnindeki kimliğime büyük zarar vermişti. Kültürlü ve birikimli, gerçeği ve doğruluğu arayan insanlar neden para için kalemini satan bir adamla muhattap olacaktı ki?
Kimseden yüz bulamayarak kafamı eğip oradan ayrıldım. Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nde evsiz bir adam gibi dolaşıyordum. Güneşli havada, sanki her yer kasvetle örtülmüştü. Benim güneşim batmıştı. Gerçek güneş de etrafı benim için aydınlatmıyordu. İnsanların bana bakışlarında bile iğrenme vardı. Gerçi bu kılığımla alakalı olabilirdi ama şu an her şey bana mesleğimle alakalı geliyordu.
Eve döndüğümde canım sadece boş boş yatıp duvara bakmak istiyordu. Ben de öyle yaptım. Bu tüm sorunlarımı unutturmasa da beni bir süre oyunun dışında itmeyi sağlıyordu. Ayrıca tüm olanlara dışarıdan bakabiliyordum. Bir nevi kendimi oyundan çıkartıp, yedek kulübesinden arkadaşlarına taktik veren oyuncu olabiliyordum. Kararımı vermiştim.
İki tarafın da artılar eksileri vardı ama insan her zaman hayalleri için yaşardı. Bana böyle öğretilmişti; gerçek kitaplar ve yazarlar tarafından… Ben de hayallerimi seçtim ve Serkan’ı aradım. Serkan ile ayrılık konuşması yapmalıydım. Sorun sen de değil, ben da veya ben seni arkadaş olarak görüyorum veya ben bu ilişkide gelecek göremiyorum gibi zırvalıklarla… En kötü ihtimalle de “seninle aramızdaki heyecan bitti” demek kullanışlı olabilirdi. Aslına bakılırsa mantıklı olmaktan da zarar gelmezdi. Serkan ve onun klasmanındaki tiplerden sonsuza kadar kurtulacaktım. Neden süslü cümlelere ve bir konuşmaya ihtiyaç duyuyordum? Aramaya bile gerek yoktu. Tek mesajla işi bitirmeye karar verdim ve “Ortaklığımız bitti. Daha fazla yapamayacağım. Kendine iyi bak” yazıp gönderdim.
Mesajımın gönderilmesiyle telefonumu elimden bırakmam arasında yaklaşık 20 saniye olmasına rağmen telefonum çalmaya başladı. Serkan arıyordu. Işık hızını bile solda sıfır bırakan bir mesaj okuma ve tepki verme süresi olmalıydı. Telefonu açıp açmamak bana kalmıştı ama olgun bir erkek gibi davranıp bu işi sonlandırmalıydım. Telefonu açtım. Serkan’ın sesi yine neşeli, çok az buruk geliyordu. Bunu sözcükleri tonlanmasından anlayabiliyordum.
“Ne oldu, dostum? Neyin var? Çok mu içtin?”
“Hayır, Serkan. Artık daha fazla senin veya başkaları için yazmak istemiyorum. Kendi yolumdan gideceğim.”
“Bana sorunu söyle. Belki çözebiliriz.” Sesindeki neşe kaybolmaya başlamıştı. Karanlık ve öfke sesine hakim olmak için sur kapılarına dayanmıştı.
“Sorun morun yok. Sadece yalnız ve istediğim gibi devam edeceğim.”
“Sarhoşsun sonra konuşalım!” Karanlık ve öfke sesini fethetmişti. Onu ilk defa böyle görüyordum.
“Hayır, değilim. Anla beni! Benim hayallerim var!” Ben de sinirlenmeye başlamıştım.
“Hayallerini biliyorum. Ama bunlara giden yol benden geçiyor!” Bağrışmalar başlıyordu.
“Kimseye ihtiyacım yok! Hele sana hiç yok!” Eteğimdeki taşları dökme ve içimde kalanları söyleme zamanı gelmişti. Bundan daha iyi bir zamanlama olamazdı.
“Parasız, aç ve kimse tarafından okunmayan bir yazar olmaya devam mı edeceksin?” Beni zayıf noktamdan vurmuştu. Bunu söylemesini bekliyordum, fakat yine de buna cevabım yoktu. Sadece sustum. O da devam etti:
“Sayemde hem ünlü hem de zengin oldun. Nankörlük etme!” Ben susmaya devam ediyordum o da buna benzer laflarla beni delmeye çalışıyordu. Telefonu tam yüzüne kapatacaktım ki en can alıcı sözü söyledi:
“Ayrıca elimde kapı gibi kontrat var! Öylece bırakamazsın!”
Ben bunu tamamen unutmuştum. Neredeyse maddelerin yüzde 90’ını ben koysam da araya üç beş tane kendi maddesini sıkıştırmıştı ve ben de hiç okumadan imzalamıştım. İçlerinde beni ona bağlayan madde olabilir miydi? Eğer Serkan sandığım kadar ahmak değilse kesinlikle vardı. Akılsız başımın çilesi… Tüm kalkanlarım düşmüştü. Ona cevap vermek zorundaydım:
“Elbette o kontratta çıkış maddesi vardır.”
“Var ama bana yüklü miktarda ödeme yapman gerek. Sende de o kadar para olmadığı üzerine her türlü bahse girerim.”
Miktarı sormaya cesaret edemedim. Cebinizde 10 lira bile yokken para muhabbetleri yapmak her zaman saçmaydı. Doğruları konuşmakta fayda vardı. Ben de öyle yaptım:
“Açıkcası sana şu anda ödeme yapamam. Ama borcum borç. Elbet öderim.”
“Lafla peynir gemisi yürümez, dostum. Ödemezsen mahkemede görüşürüz.” Sesi yumuşamıştı. Bu iyiye işaret miydi, yoksa tüm kartların elinde olmasından dolayı rahatlamış mıydı? İkinci ihtimalin oranı daha yüksekti. Mahkeme lafı da hoşuma gitmemişti. Hayatımda adliye binasına hiç yolum düşmemişti. Sivri dilli ve sürekli dava edilen yazar olmak isterdim istemesine ama borç meselesi yüzünden mahkemeye düşmek fazla havalı sayılmazdı. Bunun yanı sıra, avukat masrafları ve sonunda hapse girmek de işin bir parçasıydı. Ben hapse düşemezdim! Bu sorunu hemen çözmeliydim.
“Bunu mahkemeye gitmeden de çözebiliriz.”
“Evet, dostum. Ama tek bir yolla.” Sesindeki ton, Yeşilçam kötülerininkine benziyordu. Beni kötü yola mı düşürmek istiyordu? Pavyona mı satacaktı? Kulağa saçma gelse de onu hiç tanımıyordum. Keşke biraz tanısaydım. İyice uysallaşmıştım. Sesimi yumuşattım ve “Nasıl?” sorunu yönelttim.
Ufak ve rahatsız edici bir kahkaha attı. Konuşmaya başladı:
“Tabii ki, bana çalışmaya devam edeceksin ve bu konuşma hiç olmamış kabul edeceğiz.”
“Bu saatten sonra bu nasıl olur? İçimden gelmiyor. Verim alamayız.”
“Merak etme, alırız!” dedi ve ikimiz de sustuk. Aramızda susma savaşı sürüyordu. İlk o bozdu:
“Elimde onlarca yeni iş var. Rüveyda’ya yazdığın iş çok beğenildi. Diğer kanallardan da teklif aldık. Hemen yazmaya başla! Bundan sonra senin keyfini beklemiyeceğim. Gerekirse tüm gün ben ne istersem onu yazacaksın! Anladın mı? Yoksa mahkemelik oluruz!” Keyifle başladığı sözleri bağırarak sonu erdirmişti.
“Anladım” ağzımdan sadece bu çıktı.
“Aferin, birazdan göndereceğim. Hemen başla! Sadece bir haftan var. Bu da sözleşme maddesi. Bundan sonra senin keyfini beklemek yok! Burada çocuk eğlendirmiyoruz! Ben ne zaman, ne istersem yazmak zorundasın!” İşte bunu demesini beklemiyordum. Bu korkunç sözlerle konuşmayı tamamladık.
Üzerimden kamyon geçmişti. Lafın gelişi söylemiyordum. Kamyonun geçtiğine emindim. Zaten ağrıyan tüm kaslarıma daha da ağrı binmişti. Başım çatlayacak gibiydi. Ellerimi ve ayaklarımı hissetmiyordum. Soğuk soğuk terliyordum. Hemen soğuk suyun altında duşa girdim. Hipotermi sınırına yakın bir soğuklukta rahatlamaya çalıştım. Ama olmuyordu. Kendimi zorladım.
Çıktığımda e-posta adresime bir dolu e-posta gelmişti. Hepsi de Serkan’dandı. Baştan sona hızlıca göz attım. Önem sırasına göre onlarca yazmam gerekenlerin olduğu yazı listesi vardı. En önemlisi, kaba ve sürekli saçma bel altı espriler yapan, kılları ile ünlü bir adamı anlatan komedi filmi için hikayeydi. En önemsizi ise, çok fazla takipçisi olmayan bir sosyal medya fenomeninin dayısının kafasında gece lambası kıracağı görüntü için içerik yazmaktı. Tüm bunları yazabilirdim. Hiçbirinde herhangi bir zorluk veya derinlik yoktu. Tek sorun, hepsini tamamlamam yaklaşık 10 senemi alırdı. Oysaki Serkan bana sadece bir hafta vermişti. Yüz kat daha hızlı düşünmeli, yaratmalı, yazmalı ve kontrol etmeliydim. Bu imkansızdı. Tam Serkan’ı arayacakken, e-postaların en altındaki ufak bir not gözüme ilişti. Notta, “Zamanın kısa olmasından dolayı sakın itiraz etme. Ben diyeceklerimi dedim. Artık sadece yazacaksın ve hızlı olacaksın. Bir hafta içinde yazmazsan mahkemeye giderim” yazıyordu.
Serkan beni çok fena tongaya düşürmüştü. Yazmaktan başka çarem yoktu. Yemeden, içmeden, nefes almadan yazarsam bu işi tamamlardım. Para filan da artık umrumda değildi. Sadece bu işi tamamlamak istiyordum. Bu işten kurtulmak, bu kabustan uyanmak istiyordum.
Telefonumu kapattım, kulaklığımı taktım, bir sürahi kahvemi koydum ve yazmaya oturdum. Yazıyor, yazıyor, yazıyor… Nefes almadan sadece yazıyordum. Zihnim otomatik pilota geçmişti. Parmak uçlarımı hissetmiyordum. Beynimden parmaklarıma giden sinir ağı hızlanmıştı. Bu hızı tarif edemezdim. Fizik dersinden her zaman kötü not almıştım. Gerçi Einstein bile bu hızı açıklayamazdı. Bedenim mevcut dünyadan siliniyordu. Artık sadece sözcükler ile var oluyordum. İçime sözcük çekiyor, cümle soluyordum. Güneş ışınlarını bedenime alıp paragraf fotosentezi yapıyordum. Bu sona eremezdi. Sona ererse hapsi boylayacaktım. Yere düşen sabunları almak benim için namus davasına dönüşsün istemiyordum.
Ve olan oldu. Zor geçen bir gecenin ardından, sabah uyandığımda kendimi kimse tarafından okunmayan ve süpermarket raflarında bir paket cipsin yanında hediye olarak verilen ucuz bir roman olarak buldum. Tabii ki fiziken halen daha insandım. Fakat ruhen; nem alıp kabarmış ve kimse tarafından istenmeyen, kötü çevirisi olan, dandik bir yayınevinden çıkma Almanca bir deneme kitabıydım. Yazarım belli değildi, okuyucum da yoktu. Hiç değilse kapağı güzel diye alınan bir kitap da olamazdım. Bitiktim, tükenmiştim ve varoluşuma lanetler okuyordum.
Yine de tüm işleri tamamlamıştım. Bir hafta yememiş, içmemiş ve yazmıştım. Başarmıştım! Parmak uçlarım morarmış, gözlerimden kan akmış ve omurgam katlanmıştı. Tüm bu fedakarlıklar sayesinde hapisten kurtulmuştum. Birkaç parmağın, fıtıklı bir omurganın ve kör olmanın lafı mı olurdu? Bu performanstan sonra altı-yedi ay boyunca dinlenmeyi hayal ediyordum. Hiçbir şey yazmadan, kimsenin kölesi olmadan, sadece uyumak ve kitap okumak… Basit ama etkili bir hayaldi. Hepimizin hayalleri böyle değil miydi? Ama işte… Hayallerimin suya düşmesi, kapının çalması ve kim olduğuna bakmam arasındaki süre kadardı. Gelen Serkan’dı. Gördüğüm kadarıyla boş gelmemişti. Kollarından göğe kadar yükselen bir dosya kulesi vardı.
“Burada yüz on iki tane iş var. E-posta ile göndermeye üşendim. Al böyle oku ve yaz. Hepsi için sadece 2 haftan var. Durmadan hemen başla! Yoksa mahkemeye gideriz!” dedi ve gitti. Kısa ama etkili konuşmuştu. O an aklımdan sadece politikaya atılması gerektiğini önermek geçti. Bunun da sırası değildi. Sırası olan konu hakkında ise herhangi bir fikrim yoktu. Nasıl yazacaktım, ne yazacaktım bilmiyordum. Kendimden, her şeyden nefret ediyordum. Kaçıp kurtulmak istiyordum. Kaçacaktım. Evet, kesinlikle! İstanbul, Bulgaristan, İngiltere, İrlanda, Amerika… Hiç fark etmezdi. Şanslıydım ki tüm dünyada akrabalarım vardı. Elbet biri bana sahip çıkardı. En kötü ihtimal, Filipinler’de yaşayan, internetten tanıştığım dostum Reimond beni saklardı. Bu iyi bir fikirdi. Kesinlikle Avrupa’dan daha mantıklıydı. Kimsenin aklına Filipinler’in başkenti olan Manila’da olduğum ve arkadaşım Reimond ile tüm gün bilgisayar oyunu oynayacağım gelmezdi.
Türkiye pasaportumun süresi dolmuştu ve Bulgaristan pasaportum ile çift vatandaş olmanın faydasını görme zamanım gelmişti. İçimden, umarım Filipinler ile Bulgaristan arasında vize yoktur telkinini geçirerek pasaportumu aramaya başladım. Annemin zorlamasıyla pasaportumu evin en gizli bölmelerine saklamıştım. Elimde meşale ile karanlık dehlizlerde, kafamın dibinden geçen yarasa sürülerini kova kova hazineme ulaşmaya çalışıyordum. Evimin altını üstüne getirdim, ama sonradan farkettim ki pasaportum kitaplığımda ve annemin zamanında gazete kuponları ile satın aldığı evde sağlık ansiklopedilerinin arasındaydı. Her evde bulunan ve kimse tarafından okunmayan evde sağlık ansiklopedileri seti bu konularda çok kullanışlıydı. Hırsız girse bile en son bakacağı yer orasıydı. Ayrıca kimse karıştırmazdı. Biraz daha Türkiye’de kalırsam, benim de sonum evde sağlık ansiklopedisi yazarlığına kadar gidiyordu. Onlara saygıyla baktım.
Üç beş parça en sevdiğim gömleği, pantolunu ve iç çamaşırını çantama yerleştirdim. Manila’ya ilk uçak ne zaman bilmiyordum. Yakında uçak olduğunu da sanmıyordum. Direk giden uçak olma ihtimali olduğunu düşünmek de delilikti. Fakat Serkan benim kaçtığımı anlayana kadar ben Filipinler’in sınırsız adalarında keyif çatıyor olurdum.
Çantamı sırtladım, güneş gözlüğümü taktım ve kapşonumu kafama geçirdim. Ülkeden kaçma kılık kıyafet kombini de hazırdı. Çıkış kapısına vardığımda kapının kilitli olduğunu farkettim. Kapıyı kilitlediğimi hatırlamıyordum. Zaten en son Serkan çıkmıştı. Yine de bu aralar kafam pek güven vermiyordu. Anahtarımı aradım ve kilide taktım. Uymuyordu. Tekrar tekrar denedim. Bir türlü uyduramadım. Yüzlerce kez denedim. Olmuyordu! Eve tekrar girdim. Evdeki diğer anahtarların hepsini denedim. Büyüğünden küçüğüne hiçbiri uymuyordu. Sinirle elimdeki anahtarı fırlattım. Tam o anda kulağımda bir çınlama oldu ve kahkaha sesi duydum. Sanki birisi beni anıyordu. Bu Serkan’dan başkası olamazdı! Telefonum çalmaya başladı.
Kaçmaya çalışırken kapının kilitli olduğunu farkettim, Serkan’ın adını andım ve şimdi de Serkan arıyordu. Bu nasıl olabilirdi? Kamera şakası filan mıydı? Belki de evime ben yokken girip gizli kamera yerleştirmişti. Telefonu açmak zorundaydım. Açtım ve o her zamanki itici sesi duydum:
“Bir yere mi gidiyordun? Aklından bile geçirme!”
“Evime gizli kamera mı yerleştirdin?”
“Buna ihtiyacım yok. Seni görebiliyorum. Ayrıca duyabiliyorum da içinden beni anıp küfür ettiğini biliyorum” dedi. Şok olmuştum. Bu nasıl olabilirdi? Bu adam da neydi böyle? Kesinlikle tüm bunlar gerçek değildi.
“Tüm kapılarını kilitledim. Tüm pencerelerine parmaklık taktım. Hiçbir yere kaçamazsın!”
Pencerelerime dikkat etmemiştim. Ama haklıydı. Kontrol ettikten sonra anladım ki hepsinde parmaklık vardı. Bu yaptığı suçtu! Kesinlikle bunun adliyede bir karşılığı olmalıydı. Evime gizlice girmişti. Bağırmaya başladım. Tüm sinirimle, “Bu yaptığın suç! Seni ihbar edeceğim! Beni hemen bırak!” dedim.
Derinden ve çok güçlü kahkahalar atmaya başladı. “Suç mu? Bilmiyorsan söyleyeyim, şu anda benim evimdesin ve burada kuralları ben koyarım!” dedi.
Onun evinde miydim? Bu imkansızdı! Aileme ait, yıllardır yaşadığım evdeydim. Ailemden ayrı yaşıyordum ve burası doğup büyüdüğüm ev olmamasına rağmen kesinlike bizim evimizdi.
“Sen ne saçmalıyorsun! Burası benim evim!” dedim.
Kahkahalara devam ediyordu. Kahkahalarının sonu gelmiyordu. Biraz nefeslenmek için durdu ve “Emin misin? Benim evimde, hatta benim dünyamdasın!”
“Dostum (Bunu kinayeli söylemiştim)! Cidden sen ne içtin böyle? Neler saçmalıyorsun? Kafayı mı yedin?” dedim. Tahammülüm kalmamıştı. Adam birde deli çıkmıştı. Bir deli ile kontrat imzalamıştım. Bir deli ile iş yapmaya kalkmıştım. Kendime çok sinirlendim. Ama bu kısa sürdü. Çünkü sinirlenmem gereken Serkan adında bir pislik vardı. Konuşmaya başladı:
“Sözlerine hiç gücenmiyorum. Çünkü bilmediğin şeyler var. Sana bir şey göstereceğim; ister mucize de, istersen de halüsinasyon.”
Sözünü bitirmesiyle ne olduğunu anlayamadım ve her yer kararmaya başladı. Karanlık dağıldığında ise bomboş ve bembeyaz bir odanın ortasında duruyordum. Odanın duvarları yoktu. Varsa da o kadar uzaktaydı ki ben göremiyordum. Odanın ucu bucağı yoktu. Kafayı yemiştim. Alkol ve antidepresanlar sonunda zihnimi benden almıştı. En değerli varlığımı kaybetmiştim. Ben akli dengesi yerinde olmayan bir manyaktım. Gözlerimi kapattım ve içimden “Bunlar gerçek değil” sözünü defalarca tekrarladım.
Yüzlerce kez tekrardan sonra gözlerimi açtım. Yine aynı yerdeydim, tek bir farkla. Bembeyaz bir takım elbise giymiş olan Serkan tam karşımdaydı.
“Sana benim dünyamdasın demiştim” dedi ve devam etti:
“Burada ben ne istersem o olur!”
Korkudan kekeleyerek, “Sen nesin böyle? Bana ne içirdin? Kafayı mı yedim?” diye bağırdım veya bağırdığımı sanıyordum; çünkü sesim çıkmıyordu.
“Benim kim olduğumu görmek ister misin? Buna hazır mısın?” diye sordu. Resmen gözlerinde alev vardı.
“Neye hazır mıyım? Kimsen söyle!” dedim. Adrenalin seviyem tepeyi görmüştü. Bunun bir üstü kalp kriziydi.
“Sen bilirsin! İstersen gözlerini kapat!” dedi.
Neye dönüşecekti? Neden gözlerimi kapatıyordum? Sohbet iyice belediye çöplüğüne dönüşmüştü. Onun dediğinin tam tersini yaptım ve gözlerimi kırpmadan bakmaya başladım. Fakat bu uzun sürmedi. Çünkü fotoğraf makinelerindeki flaşa benzeyen ama neredeyse iki kat daha kuvvetli bir ışık patlaması yüzünden gözlerim yandı ve kapatmak zorunda kaldım. Gözlerim yanıyor ve acıyordu. Kuvvetlice ovalıyordum. Ben ovaladıkça Serkan da kahkaha atıyor ve “Ben sana demiştim!” diye gülmekten katlanıyordu.
Gözlerimi yavaş yavaş açtığımda karşımda devasa bir alev yığını vardı. Tam ortasında da Serkan… Serkan değildi. İnsan bile değildi; hayvan veya bugüne kadar gördüğüm herhangi bir canlı da… Gözlerimi tekrar tekrar ovuşturup baktım. Sonuç değişmedi. Karşımdaki neyse masal kitaplarından fırlamıştı.
Turuncu renkte, kafasında iki adet boynuzu olan, cinsel organı olmayan, kuyruklu, toynaklı, kaslı ve devasa bir yaratıktı. Eminim ki bu…
“Evet, ben şeytanım! Burası da cehennem! Aklını okuyabiliyorum. Çünkü sen benimsin!” dedi.
Cehennem miydi? Ben ölmüş müydüm? Ne zaman? Nasıl? Neden buradaydım? Neden tüm şeytanlar bu bayatlamış formda oluyordu? Şeytanlarda yaratıcılık yok muydu? Aklımı okuyordu ve bundan dolayı konuşmaya gerek duymadım.
“Evet, öldün. Yazar olacağım diye o kadar dünyadan koptun ki öldüğünün bile farkında değilsin! Ahmak! Birde sanane bizim şeklimizden. Sen kendi şekline bak. Sadece basit bir insansın” dedi ve kahkaha attı. Bu kahkahalardan sıkılmıştım. “Kahkahalarımdan sıkılma! Daha sonsuza kadar dinleyeceksin!” diye ekleyip tekrar kahkaha attı.
“Neden cehennemdeyim? Ben kötü biri miyim?” Kendimi sorgulama zamanım gelmişti.
“Neden mi buradasın? Dünyalı matematik sistemiyle ölçülemeyecek kadar uzun süredir şeytanım ve senin gibisini hiç görmedim. Belki, sadece Da Vinci’yi görmüş olabilirim. Neyse. Tanrı tanımıyorsun, çok meraklısın, alkol var, tütün var, zina var, kendi dünyalarını yaratıp tanrıya meydan okuyorsun, dedikodu yapıyorsun, ömründe herhangi bir ibadethaneye gezme amacı olmadan gitmedin… Daha saymamı ister misin?”
“Onca okuduğum evrim kitabı yalan mıydı? Tanrı var mı?” Bu soruyu sormam çok mantıksızdı. Fakat sormadan da edemedim.
“Evet çok saçma. Duymamış olayım. Şimdi gelelim cezana. Zaten onu çekmeye başladın. Yine de sana cehennem ambiansı yaratmak istiyorum” dedi ve sıkıcı, berbat kahkahalarından birini patlattı. Zihnimi okuduğunu bilsem de düşünmeden ve eleştirmeden yapamıyordum. Bunun bir hastalık olduğunu biliyor olmalıydı.
“Biliyorum. Merak etme. Yine de cezalandırmak zorundayım. Burada tanrının verdiği hastalıklar geçerli değil. Adaletsiz olduğunu düşüneceğini biliyorum”
Aslına bakılırsa bu tarz bir iletişim gayet verimliydi. Siz konuşmadan, ne diyeceğinizi bilen bir canlı… Belki de onu şaşırtabilirdim. Fakat… Bunu düşündüğüm için artık şaşırtamazdım. Şuna emindim ki buradan çıkınca buradaki her saniyeyi yazacaktım. Muazzam bir hikaye çıkacaktı.
“Buradan çıkmak mı? Ne saçmalıyorsun? Bu günahlarla on hayatın olsa hepsinde burada kalırsın.”
“Durumum o kadar kötü mü?”
“Daha bile kötü! Şimdi gelelim cezana! Başka işlerim de var.”
Ellerini çırptı ve benim de etrafımı bir ateş çemberi kapladı. İlginç bir ateşti. Beni yaktığını hissediyordum, acı çekiyordum ama aslında yanmıyordum. Derim aynıydı. Hatta biraz odaklanırsam ona alışabilirdim de. Burada sonsuza kadar durmak fikri ise berbattı. Bir ateş çemberinin içinde sonsuza kadar ne yapılırdı ki?
“Bu ateş çemberi sadece ambians içindi! Şimdi sıra gerçek cezanda!”
Ellerini tekrar çırptı; tam önümde bir masa, üzerinde bir top kağıt ve Tango 1301 model daktilo belirdi. Bu daktiloyu biliyordum. Tuşları çok sertti, bundan dolayı da el kaslarıyla parmak ucuna işkence eden bir aletti. Bunda yazmak devasa bir azaptı. Azap… Azap… Olamazdı! Benim cezam bu olamazdı!
“Evet! Cezan bu! Sonsuza kadar bu daktilo ile 21.yy’a uygun, yerli, bolca Karadeniz ile Ege şivesi olan, güldürmeyen, düşük bütçeli komedi filmi yazacaksın! Belki hoşuma gidersen, zengin oğlanlı ve fakir kızlı saçma aşk dizisi de yazabilirsin!”
Bana bu cezayı veremezdi. Bu çok korkunçtu. Buna dayanamazdım. Fakat bir dakika, nereden bilecekti ki ne yazdığımı? Koskocaman şeytanın başımda bekleyecek hali yoktu.
“Burası cehennem dostum! Burada her şey mümkün! Başına senden yazmamı istediğim senaryolar dışında bir yazı veya hiçbir şey yazmadığını görünce çıldıran ve arabesk rap söylemeye başlayan zebaniler dikeceğim. Sen bilirsin tercih senin!”
“Bunu yapamazsın! Acı bana! Ne olur! Söz, iyi biri olacağım! Veya başka bir işkence yap! Mesela derimi yüz veya yirmi dört saat kırbaçla! Ama bunları yaptırma!
“Çok geç dostum. Buraya kadar! Bana müsade! Ressam olmak isteyen bir kadına da sonsuza kadar dinci gazetelere uygun karikatür çizme cezası vereceğim (Onunki daha kötüydü. İyi ki ressam değildim). Hoşçakal!”
Işık patlaması yine oldu. Gözlerimi tekrar açtığımda gitmişti. Onun yerinde yeller esse de tam yanımda, kanlı gözler ile beni izleyen, insan bedeninde ve pitbull cinsi köpek kafasında iki zebani vardı. Tüm vücutlarında iğrenç bir mürekkeple gelişigüzel çizilmiş dövmeler vardı. Mecbur yazmaya oturdum.
Bunu yapamazdım. Bu tarz senaryolar yazamadım. Yapmamalıydım. Ellerim titriyor ve ateşin ortasında üşüyordum. Gözlerim kararıyordu. Bir tuşa bastım ve tüm bedenime dayanmanın olanaksız olduğu bir şok dalgası yayıldı. Acı o kadar güçlüydü ki dişlerimi ve yumruğumu sıkmak zorunda kaldım. İkinci tuşta ise mideme kramp girdi ve masanın yanına kustum. Zebaniler hiçbirine tepki vermemişti. Onların bu tepkisizliği zihnime, sadece korkutmak amacıyla birer süs oldukları fikrini getirdi ve elimi daktilodan çektim. Yanılmıştım. Ben elimi çeker çekmez karşıma geçip dans etmeye ve iğrenç sözleri olan, aşk acısını anlatan bir şarkı söylemeye başladılar. Şarkı ve iğrenç sözleri tüm zihnimi kaplıyordu. Tüm bedenimde hissedebiliyordum. Sanki damarlarımdaki alyuvarlar ve akyuvarlar karşılıklı düet yapıyordu. Ellerimle kulaklarımı kapattım. İşe yaramıyordu. Belki şarkı söyleyen zebanileri görmemek işe yarayabilirdi. Gözlerimi kapatıp, göz kapaklarımı sıkabildiğim kadar sıktım.
Ne kadar sıktığımı bilmiyordum fakat bir süre sonra tüm sesler sustu. İşe yaramıştı. Hafiflemiştim. Karanlık bir boşlukta uçuyordum. Birden boşluk televizyon ve akıllı telefonlardan oluşan bir kara deliğe dönüştü. Beni içine çekmeye başladı. Kurtulamıyordum. Boşlukta yüzmeye çabalıyordum, olmuyordu. Kaslarıma kramp giriyordu. Bel ağrılarım başlamıştı. Mecbur kendimi boşluğa bıraktım.
Gözlerim kapalı olmasına rağmen kara deliğin, kafam hariç tüm gövdemi içine çektiğini anlamıştım. Çünkü bedenimi hissetmiyordum. Ayrıca çok da üşüyordum. Başka çarem yoktu. Gözlerimi açtım.
Tam kafamın tepesinde, suratıma üfleyen bir klima beni donduruyordu. Cehennemde değildim. Bundan emindim. Fakat cehennemde değilsem, neredeydim? Bedenimi çok hissetmesem de rahat bir yerde yattığım kesindi. Kollarımı ve bacaklarımı oynatamıyordum. Sadece tavanındaki klimayı görebildiğim ve birilerinin söylediği iğrenç bir arabesk rap şarkısını duyabildiğim bir odadaydım. Başım çok ağrıyordu. Midem de bulanıyordu fakat baş ağrısı kadar kötü değildi. Ayrıca etrafı bulanık görüyordum.
Biraz kıpırdanmaya başladım. Benim kıpırdanmalarım artınca, kimin olduğunu göremediğim ve tanımadığım bir ses, “Durun, kıpırdamayın! Serum hortumunu çıkartacaksınız” dedi.
Serum hortumu mu? Hasta mıydım? Cehennemde hasta mı olmuştum? Kafamı yavaşça, olduğu kadar, sesin olduğu tarafa doğru çevirdim. Mavi renkte, bol gelen, rahat görünen kısa kollu ve pantolon olmak üzere bir takım giymiş; benim yaşlarımda, saçlarının omuzlarından kulaklarına kadar olan kısmı griyle açılmış, geriye kalanı ise parlak kestane renginde olan, maskesini çenesine indirmiş, tatlı yüzlü bir kadın telefonunda mesaj yazıyordu. Bu da kimdi? Başka bir zebani olamazdı. Zebanilerin bu kadar masum ve tatlı mesaj çekebileceklerini sanmıyordum. Olsa olsa doktor veya hemşireydi. Yine de işimi şansa bırakamazdım. Kim olduğunu soracaktım. Telefonuna o kadar dalmıştı ki sevgilisi veya eşiyle konuşuyor olması büyük ihtimaldi. Umarım ben ilişkisinden daha önemliyimdir, diye telkinde bulunarak hafifçe öksürdüm.
Kafasını kaldırdı ve gözlerinin yorgunluktan çökmüş olmasına rağmen dikkatle bana baktı. En zor koşulda bile kadınlara karşı kibardım. En kibar ses tonuma geçtim ve “Yanlış anlamayın ama ben neredeyim ve siz kimsiniz?” sorularını yönelttim.
Kadın doğruldu ve “Tepecik Hastanesinde’siniz. Ben de hemşirinizim ve adım Şükran. Bir şeye ihtiyacınız olursa bana söylemeniz yeterli. Geçmiş olsun” dedi ve telefonuna geri döndü. Demek ki ilişkisi benden daha önemliydi. Kadınlar ve ilişkileri…
Şükran Hemşire… Yeşilçam filmlerinden fırlamış bir isim ve meslek uyumuna sahipti.
Demek ki Tepecik Hastanesinde’ydim. Bir cehennemden çıkıp, başka bir cehennemin yatağında yatıyordum. Neyse ki burada tedavi olunca gönderiyorlardı. Bunun haricinde de doğduğum hastanede, ölümden sonra da bulunmam güzel bir rastlantıydı. Hayat böyle detaylarla çekilebilirdi.
Kızgın bir yüz ifadesi ve altın renginde oje sürülmüş bakımlı tırnaklarının olduğu narin parmaklarıyla, telefonu resmen döven hemşireye başka sorularım da vardı. Fakat telefondakini bırakıp bana patlamasından korktum. Merakım içimi kemiriyordu. Zaten perişan haldeydim. Ne kaybederdim? Hastanelik mi ederdi? Sanmıyordum. Korkumu yendim ve birden sorumu sordum, “Neden buradayım?”
Bana baktı ve kızgın ifadeyi yüzünden sildi. Buna sevinmiştim. Demek ki sinirini başka insanlardan çıkartan biri değildi. Ruj olmamasına rağmen parlak duran dudaklarıyla, “Sahte alkolden zehirlenmişsiniz. Bundan dolayı dün gece buraya getirildiniz. Sanırım Basmane’de bir kahvehanede fenalaşmışsınız. Mideniz yıkandı, geceden beri bilinciniz kapalıydı. Kimlik bilgilerinizden ailenize de ulaştık ama yurtdışındalarmış. Ondan ne zaman gelebilirler bilmiyorum. Birkaç gün müşahede altında kalacaksınız. Şanslıymışsınız ki kör olmaktan kurtuldunuz. Doktorunuz da birazdan gelecek” dedi.
Cehennem, Serkan, dijital çağ yazarlığı, şeytan, zebaniler… Hepsi birer rüyaydı. Şükran Hemşire tek seferde bütün bir hikayeyi özetlemişti. Bunlar ne ara olmuştu? Alsancak’ta viski içtiğimi hatırlıyordum ama gerisi yoktu. Demek Barcan da sahte içki satmaya başlamıştı. İyileşince, çocukluk arkadaşlarım olan it kopuklara Barcan’ın mekanını bastırtacaktım.
Tüm yaşadıklarım rüyaydı rüya olmasına fakat cehennem azabım nedense devam ediyordu veya bana öyle geliyordu. Halen daha arabesk rap şarkısı duyuyordum. Ses yatarak göremediğim kör bir noktadan geliyordu. Bu halde kalkıp nereden geldiğine de bakmama imkan yoktu. Mecbur hemşireyi bir kez daha rahatsız ederek sesin kaynağını ve kime ait olduğunu sordum.
Soruma cevap vermeden, hemen eline kumandayı aldı ve bir tuşa bastı. Ses susmuştu. Odada bulunan bir televizyonu kapatmış olabilirdi. Mahcup bir şekilde gülümseyerek, “Kusura bakmayın. Farkında değildim. Televizyon açık kalmış. Feridun Kaplıcalı’nın sunduğu yetenek yarışmasında, Almanya’dan gelen ve kendilerine ‘Dövmeli Pitbullcu Kardeşler’ diyen gurbetçi bir grup finale kaldı da onlar şarkı söylüyordu” dedi.
Zebanilerin sırrı da çözülmüştü. Hem hayatım hem de rüyalarım, her an yeni bir hikayeye gebeydi. Ben de bunun uğruna yaşıyordum. Her anımı ve başımdan geçen, geçmeyen her olayı yazmalıydım. Dijital çağ yazarı mıydım? Klasik ve tarihe iz bırakabilecek bir yazar mıydım? Bu soruya cevap veremezdim. Para kazanmak istiyorsam dijital çağ yazarı olmalıydım. İz bırakmak istiyorsam da klasik yazara dönüşmeliydim. Emin olduğum tek konu, yazmayı çok sevdiğimdi. Ne olursa olsun yazmaya devam edecektim. Birileri de, umarım, bir gün beni okurdu.
Hemşirenin sürekli rahat rahat kavga etmesini bölmekten ben de sıkılmıştım. Fakat elimde değildi. Son kez ondan bir şey istemeliydim. Kibar ses tonumu, Yeşilçam kibarlığı tonuna geçirerek seviye atlattım ve “Şükran Hemşire! Sizi sürekli rahatsız ediyorum. İnanın ki çok mahcubum. Son kez sizden bir şey rica edebilir miyim?” diye sordum.
Hemşire kafasını ağır ağır kaldırdı. İlginçti ki sadece telefona bakarken sinirli bir yüz ifadesine sahip oluyordu. Telefonla ilgilenmediği anda da yüz ifadesi değişiyordu. Gerçekten telefondakine aşık olmalıydı. Bunun başka açıklaması olamazdı. Neşeli bir ifade ve heyecanla, “Tabii ki! Buyrun!” dedi.
“Sizde orta uçlu, siyah mürekkepli dolma kalem ile deri kaplı ve şamua kağıdından defter bulunur mu? Aklımda çok güzel bir hikaye konusu var. Hatta belki ileride siz de okursunuz” dedim.
Neşeli yüz ifadesi anında sinirli bir hal aldı ve cevap vermeden telefonuna bakmaya devam etti.
“Ben de öyle düşünmüştüm. Teşekkürler” dedim ve gözlerimi kapatıp, adını “Dijital Çağ Yazarı” koyacağım hikayeyi kurgulamaya başladım.